Milet Okulu, İyonya Okulu, Miletos Okulu Filozofları

Milet Okulu
Milet Okulu

Milet Okulu, Antik Çağ Yunan felsefesinin özdekçi felsefe okuludur. İyonya okulu deyimi; Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes gibi ilk üç Yunan düşünürünün Milet okuluyla Efes’li Herakleitos’un öğretisini kapsar. Felsefe tarihinin ilk okul veya düşünce geleneğini oluşturan İyonyalı filozoflar ThalesAnaksimandros ve Anaksimenes olarak sıralanır.

Kendilerini çevreleyen dünyaya özdeksel bir temel arayan İyonya okulu karşısında, idealist bir temel arayan Elea okulu yer alır. Antik Çağ Yunan felsefesinde bu iki okul, özdekçilikle ruhçuluğu simgeler. Kendinden önceki felsefeyi anlatan Aristoteles, Metafizik’inin birinci kitabında şöyle demektedir:

“İlk olarak felsefeyle uğraşanlar, bütün nesnelerin ilk temelinin yalnız özdek biçiminde olduğunu sanıyorlardı. Bu çeşit felsefenin asıl başı olan Thales bunun su olduğunu söylüyor.”

İyonya okulu, geleneksel kanıtlarla uyuşup donmuş olan insan düşüncesine, yepyeni ve bilimsel bir dünya görüşü getirmesi bakımından çok önemli bir düşünce hareketidir. İnsan, bu hareketle, geleneksel dogmaların karşısına kendi usunu çıkarmıştır. Bu, insan yaşamında, temel bir değişikliktir.

İnsan düşüncesi, iyonya okuluyla, çevresindeki sırlara başkaldırmış ve özgürlükle bu sırları usavurmaya başlamıştır. İyonya okuluyla başlayan bu usavurma, insanı gerçek insan etme yolunda, her an biraz daha gelişerek, günümüze kadar sürüp gelmiştir. İnsanoğlu, İyonyalılardan beri, doğanın yapısına her gün biraz daha sokulmaktadır.

İyonya veya Miletos Okulu, felsefenin ilk okulu olarak ortaya çıkarken, Batı Anadolu kıyılarındaki İyonya da Antik Yunan felsefesinin ilk merkezi olarak seçkinleşir. İyonya Okulu (Milet Miletos Okulu)nu meydana getiren bu üç filozofta, bugünden geriye dönüp baktığımız zaman ortak bazı özellikler tespit edebiliyoruz.

Söz konusu üç filozof bir kere her şeyden önce, mitopoetik düşünceden kopuşu ve felsefi düşünüşe geçişi simgeler. Buna göre, dünyayı açıklamanın biri doğaüstü güçlere gönderimle gerçekleşen mitik veya mitolojik diğeri ise doğal nedenlere başvurmaktan meydana gelen doğal yol olmak üzere, iki yolunun bulunduğunu kabul ettiğimizde, physici ya da physiologi adıyla sınıflanan Miletoslu doğa filozoflarının, mitolojik açıklama tarzına alternatif bir açıklama tarzı geliştirmiş ve böylelikle, felsefenin kendisini öne sürmesinin temsilcisi olmuş oldukları söylenebilir.

İkinci olarak bu filozoflar, herhangi bir çıkar, pratik amaç gözeterek değil de salt bilmek ya da anlamak için felsefe yapmışlardır. Öte yandan, Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes, her ne kadar felsefede onların yaşadıkları çağda madde ile ruh arasında bir ayrım yapılmamış olsa da felsefe tarihinin ilk materyalistleri olarak bilinirler. Nitekim, nedensel bir varlık anlayışı ortaya koyan ve varlığa ilişkin doğru bir açıklamanın maddi, fail, formel ve ereksel olmak üzere, dört ayrı nedeni ortaya koyması gerektiğini belirten Aristoteles’e göre, Miletoslu filozoflar yalnızca maddi neden üzerinde yoğunlaşmışlar ve varolan her şeyin kendisinden türediği arkhe ya da maddi nedeni belirledikleri zaman, varlığı açıklayacaklarını, neyin gerçekten var olduğunu belirleyeceklerini düşünmüşlerdir.

Onlar, bundan dolayı aynı zamanda iki ayrı anlam içinde monist filozoflar olarak sınıflanırlar. Bu filozofların monist olarak sınıflanmalarının nedeni, öncelikle onların maddeyi evrendeki tek gerçeklik olarak görmeleri, yani dış dünyayı meydana getiren çokluğun gerisinde bir birlik aramaları ve madde söz konusu olduğunda da daha sonraki plüralistler gibi, varlığın temeline birçok arkhe ya da maddi neden değil de tek bir madde yerleştirmeleridir.

Miletoslu filozoflar, maddi neden dışında bir neden, fail veya final neden düşünmedikleri ve özellikle de maddeye hareket verecek, onu harekete geçirecek bir dış güç tasarlamadıkları, maddenin kendisi de cansız ve hareketsiz bir kütle olduğu için arkhe olarak, kendi kendisini harekete geçirecek, kendi hareketini yine kendisinin açıklayacağı bir ilk madde aramışlardır. Bundan dolayı, onlar aynı zamanda hilozoistler olarak sınıflanırlar.

Miletoslu filozoflarda ortak olarak sergilendiğini gördüğümüz başka bir nokta da onların “hiçten hiçbir şey çıkmayacağı”(nihil ex nihilo fit) ve dolayısıyla madde ya da dünyanın ezeli olduğu inancıdır. Aynı zamanda tüm Yunanlı filozoflar tarafından paylaşılan bu inancın bir gereği olarak, hiçten yaradılış veya maddi dünyanın zaman içinde bir başlangıcı olduğu düşüncesi, onların akıllarının ucundan dahi geçmemiştir.

THALES ve MİLET OKULU

Miletli Thales (M.Ö. 640 – 550) olarak da anılan Thales, eski bir İonia kolonisi olan Milet’te yaşamış ve Milet Okulu’nun temsilcilerinden birisi olmuştur. Milet, Batı Anadolu kıyılarının zengin bir ticaret kentidir.

Bir söylentiye göre Thales 585 yılında güneşin tutulacağını önceden haber vermiş. Eğer söylenti doğru ise, Thales’in düşünüş biçimiyle ilgili bir kaynak bazı geometri konularını Thales’in bulmuş olduğunu haber verir. Bu söylenti, bizi Thales’in Mısırlıların geometrisini bildiği ve belki de Mısır’da bulunduğu düşüncesine götürüyor. Tüm bu bildirilenlere inanmak gerekirse; Thales’i, pek çok geziler yapmış ve bu gezileri rast gele değil de bilgi edinmek için yapmış bir insan olarak benimsemek gerekir. Belki de bu gezilerinde Thales, zamanının uyu iki büyük bilim merkezine, yani geometrinin vatanı olan Mısır’a ve zengin astronomi gözlemleri olan Babil’e de gezi yapmış olabilir. Mısırlıların geometrisi ile Babillilerin astronomisi, Yunanlıların eski Doğu kültüründen miras olarak aldığı iki önemli bilimdir. Yunan düşüncesinin gelişmesinde bu iki bilimin çok büyük etkisi vardır.

Thales’in felsefesi ile ilgili olarak Aristoteles tek bir yargıdan söz eder: “Her şeyin kaynağı su’dur.” Bir başka deyişle: Her şey ıslak bir maddeden çıkmıştır. Thales acaba bu yargıya nasıl ulaşmıştır? Aristoteles bu konuda bazı tahminlerde bulunuyor. Çünkü o Thales’in yapıtlarını kendisi görmüş değildi. Aristoteles’in tahminine göre Thales bu tezini doğanın gözlemlerinden çıkarmış olsa gerekir. Aristoteles’in bu tahmini büsbütün yanlış sayılmaz. Çünkü Thales, büyük bir olasılıkla, Mısır’da bulunmuştur. Mısır’daki tüm yaşam, bilineceği gibi, her yıl yinelenen Nil’in taşkınlarından etkileniyordu. Belki de Thales Nil’in taşkınlarından sonra bitki ve hayvan yaşamlarının nasıl birdenbire fışkırdığına kendisi tanık olmuştur. İşte bu gözlemdir ki Thales’e suyun yaratıcılığını ilham etmiş olabilir.

Ayrıca Thales’in kendisi de bir sahil kenti olan Miletlidir. Bu ve benzeri tezlerin eski dönemlerden beri var olduğunu da dikkate almak zorundayız. Nitekim Homer, her şeyin temelinde okyanusun bulunduğunu savunuyordu. Başlangıçta yalnız su vardı, kayalar sonradan oluşmuştur. İşte eskiden beri var olan bu düşüncelere, Mısır’daki gözlemlerini de eklersek Thales’in her şeyin aslının “su” olduğu tezine nasıl ulaştığını anlamak daha bir kolaylaşır. Burada şu noktaya dikkat etmelidir: Thales tüm varlığı, temel görevini üstlenen tek bir temel unsura “Arche”ye, yani suya dayandırmaktadır. Bu temel unsur yalnızca her şeyin başlangıcında bulunmaz, aynı zamanda tüm varlıkları da oluşturur.

Thales’e göre her şeyin başlangıcı belirli bir unsurdur. Gerek sonraları ve gerekse günümüzde bu madde, bu unsur, edilgen bir şey olarak anlaşılmaktadır. Edilgen maddenin karşıtı olan etken maddeyi, “canlı” olarak benimseyebiliriz. Ancak Thales için maddenin karşısına konacak başka bir şey yoktur. Çünkü ona göre, maddenin kendisi, doğal olarak canlıdır. Nasıl canlı bir varlık hareket eder ve biçimini değiştirirse, canlı olan bu madde de hareket eder ve değişim halinde bulunur. Bunun içindir ki Thales: “Nasıl oluyor da sudan tüm varlıklar meydana gelebiliyor?” sorusunu sorma gereksinimi duymaz. Çünkü temel olan unsur “su”dur ve de su canlıdır. Her canlı gibi o da öteki varlıkları kendisinden yaratmak gücüne sahiptir.

Daha sonraları bu maddeyi canlı ve yaratıcı var sayma görüşüne “Hylozoizm” denmiştir. Aristo’nun aktardığına göre bu görüş, aynı zamanda, her şeyde Tanrıların gizli olduğuna da inanır. Yani her şey Tanrılarla dolu demek, her şey canlı demek oluyor. Thales’de farklı olan şey; birtakım gözlem ve düşüncelere dayanarak evrenin kaynağını açıklamak için, bir denemeye girilmiş olmasıdır. Bu açıklama, suyun organik yaşam için gerekliliğiyle ilgili gözlem ve deneylere dayanır. Bu dönemde yapılan gözlemlerden başka, Thales’in kendine ait, tümüyle teorik olan düşünceleri vardır. Bu teorik görüşler, evrenin bir başlangıcı olması gerektiği düşüncesinden hareketle: “Hiçten hiçbir şey meydana gelmez” kuramına dayanır.

Hiçten hiçbir şey meydana gelmeyeceğine göre bu evrenin başlangıcında yaratıcı bir varlığın bulunması gerekir. Thales’in evrenin oluşumu ile ilgili başlıca görüşleri bunlardır. Onun bu görüşlerini bir yana bırakırsak, Thales’in evren düşüncesi eski şairlerinkinden pek farklı değildir, Thales’te de aynı eski şairler gibi, evreni bir okyanusun kapladığı ve dünyanın bu okyanus ortasında düz bir tekerlek (kurs) gibi yüzdüğü görüşü, güçlü bir olasılık olarak vardır.

ANAKSİMANDROS ve MİLET OKULU

MiletAnaksimandros (M.Ö. 610 – 545) Yunan felsefesinin başlangıcında yaşamış olan ikinci düşünürdür.

Anaksimandros ile felsefe ileri bir adım atmıştır. Aristoteles’in anlattığına bakılırsa, Anaksimandros Thales’in öğrencisidir. Aristoteles, Anaksimandros’un eserini görmüş ve bu eseri inceleme imkânı bulmuştur. Anaksimandros’un coğrafyaya aşırı ilgi duyduğunu, dünya ve gökyüzünün haritasını yapmayı denediğini, dünyanın büyüklüğünü ve yer ile gök arasındaki uzaklığı belirlemeye çalıştığını bilmekteyiz. Bunun için, Anaksimandros’un yapıtına “Doğaya Dair” adını vermesini çok haklıdır. Çünkü onun öğrenmek istediği doğanın kendisidir.

Milet Antik Kenti
Milet Antik Kenti

Anaksimandros ile Babillilerin doğa görüşleri arasındaki farklılığa özellikle dikkat etmek gerekir. Babilliler kuşkusuz mükemmel astronom idiler. Güneş ve ay tutulmalarına ait çizelgeleri çok dikkatli gözlem ve hesaplar sonunda düzenlemişlerdir. Fakat Babilliler hiçbir zaman evrenin yapısı ve biçimi ile ilgili bir görüş elde etmeye çaba göstermediler. Gözlem ve hesap konusunda Babilli astronomlar kesinlikle Yunanlılardan çok ilerideydiler. Ancak Yunanlara göre eksiklikleri ve yetersiz kalışları; bu gözlem ve hesaplardan evrene ait bir görüş çıkarmamaları ve bunlardan yararlanma yoluna gitmemiş olmalarıdır. Oysa Yunanlar sürekli olarak evren konusunda somut ve canlı bir görüş elde etmeye çalışmışlardır. Yunan düşünüşünün özelliği de burada gizlidir. Babillilerde matematik bilgisi yalnızca bir hesap olarak kalmış olmasına rağmen, Yunanlılarda matematik bilgisi geometri biçimine dönüşmüştür.

Bu konuda Yunanlılar kuşkusuz Mısırlılardan çok yararlanmışlardır. Ancak Mısırlılarda geometri pratik gereksinimlere bağlı olan bir teknik olmaktan öteye gidememiştir. Oysa Yunanlılar geometriyi teorik bir bilim haline getirmişlerdir.

Anaksimandros’un felsefesine ait bilgileri Aristoteles’ten öğreniyoruz. Thales her şeyin temeline “su”yu, okyanusu koymuştur. Onun bu düşüncesinde, kuşkusuz denizin büyüklüğü ve uçsuz bucaksız olması önemli rol oynamıştır. Okyanus sonsuz ve sınırsız olduğundan sonsuz sayıda yeni varlıklar yaratma gücüne sahiptir. Anaksimandros okyanusun bu özelliğini ele alıyor ve özellikle bu niteliğinden yararlanıyor. Her şeyin başlangıcında bitmez tükenmez sınırsız bir şeyin, “Apeiron”un bulunması gerekir. Her şeyin kendisinden çıktığı temel madde, hiçbir zaman soyut bir şey olarak düşünülmemelidir; onun tek bir özelliği vardır: Sonsuz ve sınırsız olması.

Anaksimandros’un bu görüşü bir başka görüş ile ilgidir: Spinoza’ya göre bir şeyi tam olarak belirlemek istersek, sürekli bu şeyin olumsuzu ile karşılaşırız. Bu durumu somut bir örnekle açıklayalım. Bir şeye kırmızıdır derken, bu şeyi yeşilden ve sarıdan ayırmış oluruz. Bir şeyin sıcak olduğunu söylemek, onun soğuk olmadığını da söylemek demektir. Sonuç olarak, bir şeyi belirlemeye kalkıştığımızda karşımıza sürekli olarak onun karşıtı çıkar. Bu şeyin olumsuz olarak da belirlenmesi gerekir. Bir başka deyişle; her nitelik zorunlu olarak karşıtı bir niteliğin de varlığını gerekli kılar. Yani bir şeyin var olabilmesi için bunun karşıtının da var olması gerekir. Anaksimandros felsefesinin kaynağını işte bu görüş oluşturur. Ona göre: Suyun var olması için mutlaka kara parçasının da var olması gerekir. Çünkü bunlar karşıttırlar. Bu nedenledir ki her şeyin başlangıcında var olan temel maddenin sonsuz olması gerekir. Aksi halde bu temel mad-denin kendisi de bir nitelik olarak kalır ve her nitelik gibi onun da bir karşıtı bulunur. Anaksimandros’a Apeiron’u ana madde olarak kabul ettiren, bu türden soyut düşünceler olmuştur.

Çeşitli maddelerin Apeiron’dan nasıl meydana geldiğini de Anaksimandros açıklamak durumundadır. Ona göre: Tek tek şeylerin meydana gelmesi için Apeiron o şeylerin karşıtlarına bölünür. Bu bölünme olayından önce karanlık ile soğuk olanlar ve aydınlık ile sıcak olanlar ayrılmıştır. Toprak karanlık ve soğuk, hava aydınlık ve sıcaktır. Anaksimandros’a göre dünya evrenin merkezindedir. Dünya durgun ve düz olmayıp, eni boyundan daha büyük olan bir silindir biçimindedir. Hava boşluğunda hiçbir şeye dayanmaksızın yüzer. Evrenin merkezini oluşturan şeyin hiçbir şeye dayanmaması gerektir.

Aristoteles Anaksimandros’u fizikçilerden saymakta, onu eski din bilimcilerin karşıtı bir düşünür olarak benimsemekte haklıdır. Anaksimandros’un yapıtlarından pek azı bize ulaşmıştır. Yine de onun evren konusundaki görüşünün deneye dayandığını düşünmek mümkündür. Onun evren görüşü içinde eski dini düşüncelerden hemen hiçbir iz yoktur. Dünyanın haritası ile birlikte gökyüzü biçiminin bir modelini yapmaya çalışan Anaksimandros aynı zamanda ilk kez şimşeğin, yer sarsıntılarının, ay ve güneş tutulmalarının nedenlerini de bulmaya çalışmıştır. Onun zamanına kadar şimşek, Tanrı tarafından fırlatılıp atılan bir silah, yer sarsıntısı ise Tanrının kızmasıyla oluşan bir cezalandırma olarak algılanıyordu. Ay ve güneş ise birer Tanrı olarak kabul görüyordu.

Anaksimandros güneşi, ayı ve yıldızları havanın sıkışmasından oluşan, içleri ateş ile dolu birer tekerlek olarak düşünmüştür. Bu hava tekerleklerinde içinden ışık ve ateş fışkıran, delikler bulunur. Bu delikler tıkandığı zamanlarda güneş ve ay tutulmaları olur. Anaksimandros’un bu görüşü basit ve ilkel düşünüştür. Ancak doğa olaylarını bilimsel olarak açıklamak açısından ileri bir adım sayılır, çünkü bu düşünceye mitoloji hiç mi hiç karıştırılmamıştır. Bir silindir gibi olan ve hava boşluğunda hiçbir şeye dayanmaksızın özgürce yüzen dünya, başlangıcında tümüyle sularla kaplıydı. Bu düşünceden hareketle Anaksimandros bir sonuca ulaşır: Başlangıçta tüm yaratıklar, suda yaşayan varlıklardı. Sonradan suların çekilmesi, kara parçalarının oluşması ile bu sularda yaşayan yaratıklar karada yaşayan canlılar biçiminde değişim geçirdi. Bu teori, evrim teorisinin ilki ya da başlangıcı sayılabilir. Nitekim Anaksimandros’a göre insan başlangıcında bu suda yaşayan hayvanlara dönüştürülebilir. İnsanın tüm öteki hayvanlara göre en son gelişimde ortaya çıkmış olması, evrimin en son yara-tığı olduğunun kanıtı sayılmalıdır. Görüldüğü gibi bu düşünce dini bir düşünüşten tümüyle farklıdır, bunun içindir ki, haklı olarak, bilimsel düşünüşün başlangıcı sayılabilir.

Anaksimandros’un metafizik düşüncelerine gelince, bunlar arasında özellikle iki tanesi önemlidir: Birincisi, her şeyin başlangıcında sonsuz olan bir şey, Apeiron vardır. İkincisi, bu Apeiron belirli bir şey, belirli bir madde olamaz. Çünkü bu belirli şey olursa, zorunlu olarak karşıtının da olmasını gerektirir. Bunun içindir ki başlangıçta, tüm niteliklerden arınmış bir şey vardır. Ancak sonraları bu belirli ol-mayan şeyden zıtlar halinde tüm varlıklar ve nitelikler oluşmuştur. O bu düşünceleriyle, oluş halinde bir evren kavramı elde etmek istemiştir. Evrenin bu oluş aşamasında ilk basamak; karanlık ile soğuk olanın ve aydınlık ile sıcak olanın ayrılmasıdır. Anaksimandros’un karanlık ve soğuk dediği şey toprak, aydınlık ve sıcak dediği şey havadır. Karanlık ve soğuk olan toprak, aydınlık ve sıcak olan hava ile çepeçevre kuşatılmıştır. Bunun içindir ki dünya evrenin merkezinde yer alır ve bir ateş küresi ile kuşatılmıştır. Dünya üzerindeki toprak ve su sonradan birbirinden ayrılmıştır.

Sulardan yayılan buharlar dünyayı kuşatan ateş küresine de sokulmaya olanak bulur ve böylece onu çeşitli parçalara böler. Gökteki cisimler böylece oluşurlar. Anaksimandros’un bu düşüncelerine, kendisinden günümüze kadar ulaşan bir yazıtta bulunan görüşlerini de eklemeliyiz. Apeiron’un oluşturduğu her şey günün birinde yok olmak zorundadır. Ancak bazı varlıkların Apeiron’dan oluştuktan sonra yok olmaları belirli bir yasaya göredir. Anaksimandros bu görüşünü açıklamak için devletin yapısıyla ilgili dikkat çekici bir karşılaştırma yapmıştır: Suç işleyen biri ceza görür, çünkü devletin yasaları bunu böyle belirlemiştir. Nasıl devlette yasalar varsa, evrenin de bir yasası vardır. Evrende var olmuş ne varsa hepsi yok olur ve Apeiron’a zorunlu olarak yeniden geri döner. Evren düzenli bir bütündür. Bu kozmos’da zorunlu olan yasa, Apeiron’dan oluşan her şeyin yine Apeiron’a geri dönmek zorunda olmasıdır. Anaksimandros’un felsefesi, aslında bir fiziktir. Onu öncelikle ilgilendiren şeyler fizik ve astronomi problemleri olmuştur. Aynı ilgiyi Aristoteles’in Milet okulunun üçüncü önemli düşünürü olarak sunduğu Anaksimenes’te de görüyoruz.

Lütfen bakınız:

MİLET OKULU HAKKINDA KONU BAŞLIKLARI

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 3. Sınıf “Çağdaş Felsefe Tarihi” Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı; “İnsanın Dört Zindanı” Ali Şeriati

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*