Edward Said’in Oryantazlim Anlayışı

Geleceğin bilim adamları XX. yüzyılın son çeyreğinin entelektüel tarihine dönüp baktığında, Columbia Üniversitesi Profesörü Edward Said’in çalışmaları “çok önemli ve etkili” olarak tanımlanacaktır.

Özellikle Said’in 1978’de yayımladığı “Oryantalizm” adlı kitabı son derece önemli sayılacaktır. Bu eser, Orta Doğu araştırmaları alanında devrim yaratmış ve Postkolonyal teori gibi tamamıyla yeni araştırma alanları oluşturmanın yanı sıra İngilizce, Tarih, Antropoloji, Siyaset Bilimi ve Kültür Araştırmaları gibi birçok alanı etkilemiştir. Bu kitap 26 dile tercüme edilmiş olup birçok üniversite ve yüksekokulun ders müfredatında yer almaktadır. Ayrıca son otuz yılın en çok tartışılan ve yoğun münazaralar ve ihtilafları ateşleyen ilmi kitaplardan biridir.

‘Oryantalizm’ kitabı, bizim örneğin Ortadoğu’da hiç bulunmamış ve oradan hiç kimseyle tanışmamış olmamıza rağmen, orada yaşayan insanların nasıl inandığı ve nasıl davrandıkları hakkında peşinen bir düşünceye nasıl sahip olduğumuz sorusuna cevap vermeye çalışıyor. Daha genel olarak ‘Oryantalizm’ kitabı, bize farklı gözüken insanları yani yabancıları nasıl olup da ten rengi sebebiyle anlamlandırabildiğimiz sorusunu soruyor. ‘Oryantalizm’ kitabının ana iddiası, bu bilgiyi elde ettiğimiz yolun, masum ve objektif olmayıp belli menfaatleri yansıtan bir sürecin sonucu olduğudur. Yani son derece hedef odaklıdır.

Edward Said, Batının yani Avrupa ve ABD’nin, özellikle Ortadoğu ülkeleri ve halklarına, bu bölgelerin ve buradaki insanların asıl gerçekliğini çarpıtan bir mercekten baktığını ileri sürmektedir. Edward Said, dünyanın o kısmına baktığımız bu merceğe oryantalizm ismini veriyor. Ona göre oryantalizm, bilinmedik ve yabancı olanı anlamak için kullandığımız ve Ortadoğu halklarını farklı ve korkutucu olarak gösteren bir çerçevedir. “Kalıp yargı haline getirmek” (stereotyping) olarak adlandırabileceğimiz bu genel süreci anlamamıza Profesör Said’in katkısı çok büyük olmuştur. Bu yayının amacı, onunla yapacağımız bir röportaj yoluyla bu konuları ele almaktır. Said, röportajımıza kendisinin oryantalizmi fark ettiği bağlamı müzakere ederek başlamaktadır:

Oryantalizme olan ilgimi iki sebep ortaya çıkardı. Bunlardan birincisi, ani olarak karşılaştığım bir olaydı. 1973’teki Arap-İsrail savaşı ve bunun öncesinde Batı medyasında Arapların ne kadar yüreksiz olduklarını, savaşmayı bilmediklerini, modern olmadıkları için daima mağlup olacaklarını konu edinen birçok görüntü ve tartışmalar yer aldı. Ancak Ekim 1973´ün başında Mısır ordusu kanalı geçip herkes gibi savaşabildiğini gösterdiğinde herkes şaşırmıştı. Bu bende ani bir uyarı etkisi yapmıştı. İkincisi ise kendi hayatımda çok daha uzun bir hikâyeye sahip olan bir durumdu. Bu ise, bir Arap olarak kendi edindiğim deneyim ile bunun Batı’daki sanattaki yansıması arasında sürekli olarak gördüğüm uyumsuzluktu. Delacroix, Ang ve Gerome gibi çok iyi sanatçılardan ya da Disraeli ve Flaubert gibi Doğu hakkında yazan romancılardan bahsediyorum. Doğu hakkındaki bu temsillerin, kendi geçmişim hakkında bildiklerimle neredeyse hiçbir alakasının olmadığını görüyordum. Böylece bunun [oryantalizmin] tarihini yazmaya karar verdim.

Örneğin 1850’lerde veya 1860’larda Paris’te veya Londra’da yaşayan birisi, Hindistan, Mısır veya Suriye hakkında konuşmak veya okuma yapmak isteseydi, bizim tahmin edeceğimizin aksine, bu ülkeleri özgür ve yaratıcı bir tarzda ele alma şansı çok azdı. Çünkü, öncesinde bir hayli eser kaleme alınmıştı ve bu organize bir yazım faaliyeti idi. Bu organize bir bilim gibiydi ve ben buna ‘oryantalizm’ diyordum. Sanki karşımıza sürekli çıkıp duran bir nevi görüntü arşivi söz konusuydu. Mesela erkek tarafından adeta kullanılmak için var olan duygusal kadın tipi; sırlar ve canavarlarla dolu bir nevi gizemli bir yer olan Doğu. Bildiğiniz gibi “Doğu’nun harikaları” (the marvels of the East) o dönemde kullanılan bir ifadeydi. Baktıkça, bunun kendi içinde gayet tutarlı olduğunu fark ettim. Oluşturulan bu imajın gerçekten o ülkelerde bulunmuş insanlarla neredeyse hiç ilgisi yoktu. Bazı yazarlar orada bulunmuş olsalar dahi, değişen pek birşey yoktu. Diğer bir deyişle, ne edebiyatta ne resimde ne müzikte ne de diğer sanatlarda, Doğu’nun “gerçekçi” diyebileceğimiz bir tasvirine rastlayabiliyordunuz. Üstelik bu durum, Arapları bizzat incelemiş olan uzmanların tanımlamalarına kadar da uzandı. XX. yüzyılda dahi XIX. yüzyıla ait imgeleri bulabiliyorsunuz. Mesela 1830’lu yılların başında modern Mısırlılar hakkında bir kitap yazan Edward William Lang gibi uzmanların yazdığını okuyorsunuz, daha sonra 1920’lerden birini okuyorsunuz ve onlar da aşağı yukarı aynı şeyi söylüyorlar.

Her zaman verdiğim müthiş bir örnek, Fransız şair Gerard de Neval’dir. Kendi tabiriyle “Doğu’ya (Orient) seyahate çıkan” bu zatın, Suriye seyahati hakkında yazdığı kitabını okurken onda bir şeyler bana çok tanıdık geldi. Sanki önceden okumuş olduğum bir şeymiş gibiydi. Sonra anladım ki, o neredeyse hiç farkında olmaksızın, Edward W. Lane’in Mısırlılar hakkındaki kitabında (Manners and Customs of the Modern Egyptians) söylediklerini tekrarlamaktaydı. Zira Doğu’nun hepsinin aynı olduğu, neresi olursa olsun, ister Hindistan, Suriye ister Mısır olsun, aynı malzemenin bulunduğu anlayışına sahipti. Böylece zaman üstü bir Doğu tasviri gelişiyor. Sanki Doğu, Batı’nın aksine gelişmeyip hep aynı kalıyormuş gibi. Zaten Oryantalizmin problemlerinden biri de budur. Tarihin dışında kalan, durağan, hareketsiz ve ebedi bir Doğu imajı oluşturmasıdır. Bu ise tarihi olgularla açıkça çelişmektedir. Bir açıdan da bu, Avrupa için ideal bir ‘öteki’nin oluşturulmasıdır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı; Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 41, 2016, s.167-.178

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*