Tümeller Tartışması

Tümeller, skolastik felsefede varlıkların özleri sayılan genel idealara verilen bir ad olarak ortaya çıkmıştır. Tümeller; geneller, evrenseller ve genel kavramlar deyimleriyle de anlamdaştır.



Tümeller tartışması, özellikle 11 ve 12. yüzyıllarda doruk noktasını bulmuş bir problemler yumağıdır. Problemin asıl kaynağı Porphyrios’un Isagoge adlı eseridir. Porphyrios bu eserinde, tümel (katholou) olarak anılan ve Aristoteles’in ikincil töz adını verdiği tür ve cinslerin durumunu sorgulamaktadır. Tümelin var olup olmadığı, var ise nerede bulunduğu, maddi olup olmadığı türünden soruları içinde barındıran Isagoge’nin çeşitli yorumları tümeller tartışması denilen ayrışmayı ortaya çıkarmıştır.



Tümeller terimi, Orta Çağın en büyük felsefî tartışmalarına ve skolastiğin temellerini sarsmaya neden olmuş bir terimdir. Platon, ideaların, nesnelerin özleri olduğunu, nesnelerden önce ve nesnelerin dışında var bulunduğunu, nesnelerden ayrı ve nesnel bir varlık taşıdıklarını ileri sürmüştür. Orta Çağın skolastik Hristiyan felsefesinde Platon’un bu görüşünü sürdürenlere Gerçekçiler (çünkü ideaların gerçek varlıklar olduklarını söylüyorlardı), Platon’un bu görüşüne karşı çıkanlara ise adcılar (çünkü ideaların gerçek olmayıp birer addan ibaret bulunduğunu söylüyorlardı) denir. Bunların arasındaki tartışmalar, skolastiğin temellerini sarsmış ve çöküşünün ön koşullarını hazırlamıştır, çünkü tümeller gerçek sayılmazsa başta Tanrı kavramı olmak üzere dinsel dogmaların hiçbir gerçeklikleri kalmaz.

Tümeller tartışması esas itibarı ile, tümellerin varolup olmadığı ile değil, nesnel gerçekliklerinin olup olmadığı ile ilgilidir. Diğer bir deyişle tümellerin varlığı her durumda kabul edilmiş; ancak onların nerede olduğu ve insanın onlara nasıl ulaştığı tartışma konusunu yapılmıştır. Konuyu örneklerle açıklamayı deneyelim: yan yana duran biri sarı, diğeri lacivert olmak üzere iki ayakkabı düşünelim. Bu iki ayakkabı, gerek fiziksel özellikleri, gerekse mekanda kapladıkları yer bakımından birbirinden ayrılır. Ne var ki bu iki nesneye işaret etmek için kullandığımız “ayakkabı” sözcüğü ile de bir birlik kazanırlar; çünkü biçimsel olarak ne kadar farklı olsalar da işlevsel olarak aynıdırlar ve aynı ad altında birleştirilirler. Bu durumda bu iki farklı nesne arasında “ayakkabı” sözcüğü ile sağladığımız birlik, bu iki ayakkabıda gerçekten de bulunur mu? Ayakkabı ifadesinin sağladığı teklik ve aynılık durumu, bu iki nesneyi birden ifade edebilir mi? Yoksa bu “ayakkabı” olarak adlandırılan birlik fizik dünyada bulunmayan, “ayakkabı olma” özelliğinde ayrı bir varoluşa mı sahiptir? Ya da bu ayakkabıların her ikisinin de birbirinden tamamen farklı olduğunu ve bizim onları kendisi altında topladığımız birliğin aslında bir nesnel gerçeklik olmadığını, yani “ayakkabı” kavramının her iki ayakkabı için de kullanılamayacağını mı söylememiz gerekir?



İşte Orta Çağ düşüncesinde tümeller tartışması söz konusu olduğunda yukarıda andığımız türden iki temel yaklaşım bulunmaktadır. Düşünce tarihinde tümellerin nesnel gerçekliğinin olduğunu, yani örnekten yola çıkarsak, “ayakkabı” kavramının kendi kendine sarı ve lacivert ayakkabıdan bağımsız olarak bulunduğunu ve varolduğunu savunan anlayışa ‘gerçekçilik’, bu “ayakkabı” kavramının herhangi bir nesnel gerçekliğinin bulunmadığını savunan anlayışa ise ‘adcılık’ adı verilir.

“Tümeller (Universaliae) nedir?”, “Nerede bulunurlar?” ve “Dışardaki nesnelerden bağımsız olarak mevcutlar mıdır, yoksa değiller midir?” gibi sorular çerçevesinde cereyan eden tümeller çatışması sonucunda, yukarıda bahsettiğimiz kavram gerçekçilerinin (realistler) ve adcıların (nominalistler) taraf oldukları muhtemel üç yanıt grubu ortaya çıkmıştır:

Bunlardan birincisi, tümellerin, nesnelerden bağımsız olarak varolduğunu ve onların dışında veya üstünde bulunduğunu savunan, Platon’un yolundan giden Augustinus ve Anselmus gibi düşünürlerdir. Bu görüşe ayrıca kavram realizmi adı da verilmektedir.

İkinci grup, tümellerin varolduğunu ama nesnelerin dışında veya üstünde değil, içinde bulunduğunu ve onlara bağımlı olduğunu savunan, yani nesnelerle ilişkileri bakımından, tümellerin aşkın (transcendent) olmayıp içkin (immanent) olduklarını öne süren ve  Aristoteles’in yolundan giden Abaelardus, Albertus Magnus ve Thomas Aquinas gibi düşünürlerdir. Bu görüşe de kavramcılık ya da konseptualizm adı verilmektedir.

Bu ilk iki grubun temsilcileri, gerçekçiler ya da realistler olarak bilinirler ve tümellerin şu veya bu biçimde gerçekten varolduğuna inanırlar. Ancak birinci grup aşırı gerçekçi, ikinci grup ise ılımlı gerçekçi olarak nitelendirilir.

Üçüncü grup ise sadece nesnelerin varolduğunu, tümellerin ise benzer nesnelere vermiş olduğumuz adlardan ibaret bulunduğunu savunur. Bu görüşün adı, adcılıktır ve bu görüşe mensup olanlar, Roscelinus ve Ockhamlı William gibi düşünürlerdir.



Tümeller çatışması bütün Orta Çağ boyunca sürmüş ve bu çağın sonlarına doğru önde gelen İngiliz adcılarından Ockhamlı William’ın etkisiyle adcıların lehine sonuçlanmıştır. Bu ne anlama gelmektedir? Gerçekten varolanlar, adcıların dedikleri gibi, tümeller değil de tikeller olduğuna ve tümeller, birbirlerine benzeyen tikelleri gösteren işaretlerden başka bir şey olmadıklarına göre, bilgi arayışı tikellere, yani tek tek bireylere yönelmeli ve onlardan yola çıkarak geliştirilmelidir. Tikellerin bilgisine ulaşmanın tek yolu ise gözlem ve deney yapmaktır. Böylece gözlem ve deney yöntemi adcılar sayesinde güvenilir bilginin bir aracı hâline getirilmiş veya başka bir deyişle sağlam bir felsefî zemine oturtulmuştur

Bilgi arayışında yöntem olarak gözlem ve deneyin güçlü bir biçimde gündeme gelişi ve yaygınlaşması, doğa bilimlerinin doğuşunu hızlandırdı. Bir felsefî yaklaşım, yani adcılık, doğa bilimlerinin önündeki en büyük engellerden birini ortadan kaldırmış ve böylece güvenilir bilgi edinme sürecinin yolunu açmıştır. Bu gelişme, bilim tarihinde ve genel olarak bakıldığında düşünce tarihinde gerçekten de çok önemli bir dönüm noktasına gelindiğini gösterir.



Adcılığın, din alanındaki etkisi de olağanüstü olmuştur; çünkü bu etki, din-bilim ayrışmasının gerçekleşmesinde önemli bir role sahip olmuştur. Ockhamlı William’a göre, sadece tek tek bireyler varolduğu için, her türlü bilginin kaynağı deney, yani iç ve dış deney olmalıdır; bu yüzden önermeleri deneyle denetlenemeyen bir rasyonel teolojinin veya ruhun ölümsüzlüğünü kanıtlamak isteyen bir psikolojinin olamayacağı ortadadır; dolayısıyla Tanrı’nın birliği, sonsuzluğu ve hatta varlığı bile akıl yoluyla kesin olarak kanıtlanamaz. Tanrı ile, gerçeği aşan şeylerle ilgili bilgimiz, inanca dayanır veya inanç önermelerinden oluşur. Kutsal Kitap’ın otoritesi ile Kilise Geleneği, bu önermeleri belirlemiştir; ancak bunlar kanıtlanamaz ve kanıtlamalarda kullanılamaz; bunlara sadece inanılır; yani kanıtlanarak değil inanılarak benimsenir.

Öyleyse, adcılık akıl-inanç çatışmasının veya başka bir biçimde ifade edersek bilim-din ve felsefe-din çatışmalarının giderilmesi için en uygun çözümün, bunların yollarının birbirlerinden ayrılması olduğu sonucuna varmış ve böylece düşünce tarihinin en büyük açmazlarından birini gidermek suretiyle özgür inancın ve özgür aklın yollarını açarak, bütün Orta Çağ boyunca nafile yere gerçekleştirilmeye çalışılan akıl-inanç uzlaşmasının epistemolojik açıdan olanaksız olduğunu göstermiştir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı