Sosyal Adalet ve Ekonomik Adaletin Uygulanması: Çağdaş Devlet Anlayışı

Önceki konularda sosyal adaleti, o toplumdaki tüm sosyal değerlerin, aynı toplumda yaşayan fakat farklı dünya görüşlerine sahip insan gruplarına adil bir şekilde paylaşımı olarak tanımladık. Ama bunun ekonomik adaletten de ayrılamayacağını, o toplumdaki ekonomik zenginliğinde yine toplumdaki en az avantajlının yararına olacak şekilde dağıtılması gerektiğinden söz ettik. Peki, bu dağıtım nasıl olacak, kim yapacaktır? Elbette ki bu dağıtım hukuki alanla başlayıp siyasi alanda gerçekleşecektir. Bir başka deyişle, devlet ve hukuk sosyal ve ekonomik adaletin uygulayıcısı ve garantörü olmalıdır. Ancak Hobbes ile başlayan toplumsal sözleşme düşüncesinin temel ilkeleriyle beslenen klasik devlet anlayışı bu amacı gerçekleştiremezdi.



Zira o dönemde devletin temel amacı özgürlük ve mutlak eşitliği sağlayarak sosyal düzeni kurmaktı. Her ne kadar Fransız Devrimi ve sonrasında yapılan anayasada, yukarıda belirttiğimiz gibi, sosyal ve ekonomik haklardan bahsedilmiş olsa da, devletin temel amacı öncelikle hâlâ temel kişi haklarını korumaktı. Bu klasik devlet anlayışının değişmesi için sosyal ve ekonomik adalet anlayışının da iyice yerleşmesi gerekiyordu. Bu durum, sosyal ve ekonomik adalet anlayışı ile çağdaş devlet anlayışının gelişimi arasında paralellik olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, 19. yüzyıldan itibaren yeni bir düzen, yani yeni bir hukuk ve devlet anlayışından söz edilebilir. Devletin bu yüzyılda toplumsal yaşama daha fazla müdahalesi gerekmektedir. Bu müdahalenin de nasıl ve ne kadar olması gerektiği de ayrı bir sorun olmuştur. Zira yukarıda sözünü ettiğimiz gibi radikal sosyal adalet teorilerinde devletin müdahalesi sınırsız olabilir. Yine totaliter devlet anlayışı ile birlikte özgürlüklerin tamamen ortadan kalktığı bir devlet müdahalesi tipi de görülmüştür. Ancak 20. yüzyıla gelindiğinde “sosyal devlet” denen çağdaş devlet anlayışında gerçek anlamda sosyal ve ekonomik adaletin uygulandığından söz edebiliriz.

Sosyal devlet ilk olarak “refah devleti”dir. “Özel mülkiyet ve piyasa ekonomisi ilkelerini ihlal etmeden, devlet eliyle bazı zorunlu gelir ve servet transferlerine başvurulan ekonomik sisteme” (Savaş 2001, s. 127) dayalı bir devlet tipidir sosyal devlet. Dolayısıyla, sosyal ve refah devleti arasındaki ilişki sosyal ve ekonomik adalet arasındaki ilişki gibi birbirini gerektirmektedir. Öyleyse “sosyal devlet” şöyle tanımlanabilir:



“Belirli halk gruplarının sosyo-ekonomik durumların ıslahı yoluyla sosyal düzenin sağlanması amacı ve bu temel ilkenin gerçekleştirilmesi için toplumsal yaşantıya çeşitli kamusal tedbirlerle müdahale eden demokratik devlet tipi” (İzveren 1991, s. 102).

Bu tanıma dayanan sosyal devlet anlayışı aynı zamanda “sosyal hukuk devleti” olarak da tanımlanabilir. Zira sosyal hukuk devleti, sosyal ve ekonomik adalet gereği uygulanması gereken amaçların hukuksal olarak da garanti altına alındığı devlet biçimidir. Sosyal hukuk devletinde, her kişi “ devlete karşı bir talep hakkı olarak subjektif kamu hakkına” (İzveren 1991, s. 103) sahiptir. “Subjektif kamu hakkı”, hukuksal anlamda teknik bir ifade olsa da, en genel anlamıyla kişinin sosyal ve ekonomik adalet talebinin gerçekleşmediği durumlarda devlete karşı savunabileceği bir hakkının olduğunu ifade etmektedir.

Peki, tanımlanan bu refah, sosyal, hukuk devleti sosyal ve ekonomik adaleti nasıl gerçekleştirecektir? Öncelikle bu yeni devlet anlayışında sosyal ve ekonomik adalet bir sosyal politika ilkesi ve sosyal hukuk devleti kuralı olarak ele alınmalıdır. Toplumun bütün bireylerini kapsayan, asgari bir gelir ve yaşam düzeyinin sağlanması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi yoluyla işgücünün korunması, ulusal gelirin adaletli bir biçimde dağıtılması, sosyal güvenliğin sağlanması gibi ilke ve kurallarla sosyal ve ekonomik adalet kamusal, hukuksal ve politik düzlemlerde uygulanacak, bu uygulamanın başında da devletin kendisi olacaktır. Sosyal ve ekonomik adaletin egemen olduğu sosyal devlet anlayışı katı sınıfsal farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışır. Siyaset felsefesi terimleri ile konuşursak, sosyal devletin amacı burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki farklılıkları azaltarak orta sınıfları güçlendirmektir (İzveren 1991, s. 103). Böylece çağdaş toplumlarda devletin görevi artık yalnızca temel haklar ve özgürlükleri korumak değil, bu hakları ve özgürlükleri koruyarak, toplumun bütün üyelerine, bütün sosyal, kültürel, ekonomik zenginlikleri adil bir şekilde dağıtımını sağlamaktır. İşte buradan itibaren de sosyal ve ekonomik adalet çağdaş devletin, yani çağdaş sosyal ve hukuk devletinin dayanağı olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

Türkiye’de de 2001 yılında Adalet Bakanlığı tarafından yayımlanan genelgede “mülk” kelimesi “devlet”le değiştirilmiş, “Adalet devletin temelidir” yazılması talimatı verilmiştir. Her ne kadar bu karar daha sonra tekrar değiştirilip “Adalet mülkün temelidir” özdeyişine geri dönülse de, bu tartışma “mülk” ve “devlet” kelimeleri ile ilgilidir. Buradan anlaşılması gereken adaletin, özellikle de sosyal ve ekonomik adaletin devletin temelini oluşturduğudur.



Şimdi sosyal ve ekonomik adaletin uygulanmasına dair atılan bazı adımları inceleyelim. Aslında sosyal ve ekonomik adalet her zaman sadece devlet tarafından ele alınmamıştır. Örneğin 1931’de Papalık makamının Encyklia (Quadragessimo) denen bildirisiyle sosyal adalet düşüncesi teoride kalan bir ilke olmaktan çıkıp, politik alana geçmiştir. Zira bu bildiride “herkese dünya nimetlerinden düşen payın sağlanması, dünya nimetlerinin bölüşümünde toplum yararının veya sosyal adalet kurallarının ölçü olarak göz önünde tutulmasına özen gösterilmesi” istenmektedir (aktaran İzveren 1991, s. 102). Böyle bir bildiriyle Papalık makamı, doğrudan işçi-işveren arasındaki ilişkiye olumlu bir müdahalede bulunmakta, çağdaş toplum politikası çerçevesinde ücretlendirmenin adil olması gerektiğinden söz etmektedir. Ancak asıl beklenen bu uygulamanın dinin de etkisinden sıyrılıp hukuksal ve politik düzlemde gerçekleşmesidir. Nitekim bu geçiş de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geliştirilen toplum düzenlerinde ve anayasalarda görülmektedir. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti’nin 1961 anayasasının 41. maddesi şöyle demektedir: “Maddesel (ekonomik değerlerin) çeşitli halk gruplarının arasında adaletli bir biçimde dağıtılması, işin teşkilatlandırılması ve emeğin karşılığı adaletli bir ücretin sağlanması..”(aktaran İzveren 1991, s. 102). Ama 1961 anayasasında yer alan bu ileri kazanımlar, sosyal devlet olma yolunda atılan adımlar, ne yazık ki 1982 anayasasıyla sekteye uğramış, liberal politikaların öne çıkmasıyla da son yıllarda sosyal devlet daha çok yaralar almıştır. Ama sosyal devlet konusu bugün de tartışmaların odağındadır. Zira günümüzde sosyal ve ekonomik adaletin gerçekleşmediği bir toplum düzeninde toplumsal dengesizlikler ve çalkantılar hüküm sürecek, bu da o toplumun barış ve huzur içinde yaşamasının ve ilerlemesinin önündeki en büyük engel olacaktır.

Böylece hem çağın gerisinde kalmamak hem de vatandaşlarının her birinin yararı için çağdaş devletin temel amacı sosyal ve ekonomik adaleti sağlamak olmalıdır. Ancak W. K. Frankena’nın vurguladığı gibi, “sosyal adalet ne sadece bireyin faaliyetlerine özgü, ne de sadece devletin kamusal faaliyetlerinin bir niteliğidir, o aynı zamanda toplumun kültürel kurumları, adetleri ve gelenekleri ile ahlaki kural ve mukaddes saydığı değerler gibi kamusal olmayan vechesi ile de ilgilidir.” (Frankena, The Concept of Social Justice, aktaran Balı 2001, s. 203) Dolayısıyla sosyal devlet bütün bu alanları hesaplamalı ve ona göre hukuksal ve siyasal bir yol izlemelidir.



Özetle;

Sosyal ve ekonomik adaletin gerçekleşmesi için hukuki ve siyasal alana ihtiyaç vardır. Bir başka deyişle, sosyal ve ekonomik hakların uygulanması öncelikle hukuka ihtiyaç duymaktadır. Bu hakların gerçekleşmesini sağlamak devletin görevidir. Ancak klasik devlet anlayışı sosyal ve ekonomik adaleti gerçekleştirmeyi kendi işi olarak görmez. Dolayısıyla yeni bir devlet anlayışına geçilmesi gereklidir. İşte 20.yüzyılın ikinci yarısından sonra ilk olarak karşımıza piyasa ilkelerini bozmadan toplum yararına ona müdahale etmeye izin veren “refah devleti” bunu yapmaya çalışmaktadır. Ancak “refah devleti”nde de sosyal ve ekonomik adaletin tam olarak sağlandığı söylenemez. Zira bunun için “sosyal ve hukuk devleti”ne ihtiyaç vardır. Sosyal hukuk devletinin görevi, artık yalnızca temel haklar ve özgürlükleri korumak değil, bu hakları ve özgürlükleri koruyarak, toplumun bütün üyelerine, bütün sosyal, kültürel, ekonomik zenginliklerin adil bir şekilde dağıtılmasını sağlamaktır. Ancak bu yeni devlet anlayışında sosyal ve ekonomik adaletin gerçekleşmesinden sözedilebilir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra birçok ülke sosyal ve hukuk devleti olma yolunda anayasalar yapmıştır. Türkiye ise 1961 Anayasası ile bu yolda ilerlerken sonrasında gelen darbe anayasaları ile bu amacına ulaşamamış, bugün tekrar sosyal ve hukuk devleti olma idealinden daha sık söz edilmeye başlanmıştır.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı