Jean-Jacques Rousseau: Sözleşmeye Dayalı Halk Egemenliği

Jean-Jacques Rousseau (1712-1778) halk egemenliğini toplum sözleşmesine dayandıran düşünürdür. Toplum sözleşmesini egemen güce bir boyun eğme ilişkisine değil, ortaklık anlaşmasına dönüştürerek hükümdarın egemenliğini halkın istencine bırakmıştır (Kriegel 2010, s. 142). İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Toplum Sözleşmesi adlı yapıtlarında toplum ve devlet görüşünü özgürlük ve eşitlik kavramlarından hareketle ortaya koymuştur. Rousseau’nun devlet öğretisi doğal hukuk kavramına dayanır (Dinçer 2010, s. 195).



Rousseau’ya göre ilk insan doğa durumunda tam bir eşitlik ve özgürlük durumunda mutlu bir şekilde yaşamıştır. Bu özgürlük ve eşitlik durumu toplumun kuruluşuna kadar devam etmiştir. Rousseau doğa durumunun sona ermesini mülkiyetin ortaya çıkmasına ve eşitliğin ortadan kalkmasına bağlar. “Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip ‘bu bana aittir’ diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun kurucusu oldu” (Rousseau 1982, s. 155) der. Özel mülkiyetin doğuşu böylece doğal eşitliğin, dolayısıyla da doğa durumunun sona ermesine neden olmuştur.



Böylece “hak” ve “haksızlık” kavramları ortaya çıkmıştır. İnsanın doğa durumunda zararsız olan kendini sevmesi egoizm biçimini almıştır ve bu da eşitsizliği artırmıştır. Doğal eşitliğin ortadan kalkması insanları bir sözleşmeyle bir araya gelmeye zorlamıştır ve “uygar toplum” ortaya çıkmıştır. Ama toplum sözleşmeyle bir kez kurulunca özgürlük de tamamen ortadan kalkmıştır. Bu sözleşmeyle mülkiyet ve eşitsizlik sonsuz olarak pekişmiştir. Bir devletin kurulması başka devletlerin de kurulmasına yol açarak devletler arasında savaşlar başlamıştır. Oysa Rousseau’ya göre bütün bunlar doğa yasasına aykırıdır; eşitsizlik doğal hukuka uygun değildir. Doğa yasasına göre bütün insanlar eşit ve özgürdür. İnsanlar doğaları gereği eşit ve özgür doğarlar. Bu yüzden eşitsizlik hâli doğal hukuka aykırıdır. Bununla birlikte bir daha doğa durumuna dönmenin bir olanağı yoktur. Ne kadar kötü olsa da kültürün ortaya çıkması kaçınılmaz bir olgudur. Bu yüzden yapılması gereken şimdiye kadar kültürün ortaya çıkışının kötü sonuçlarını elden geldiğince ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Bunu yapmanın yolu da uygar toplumun kültür yaşamını elden geldiğince doğa durumuna yaklaştırmaktır. Modern uygar toplum da sadece bireylerin birleşmesinden ortaya çıkan bir şey değildir, yasalı düzeni olan bir bütündür.

Rousseau toplum sözleşmesiyle ortaya çıkan durumu şöyle betimliyor: “Üyelerden her birinin canını, malını bütün ortak güçle savunup koruyan öyle bir toplum biçimi bulmalı ki orada her insan hem herkesle birleştiği hâlde yine de kendi buyruğunda kalsın, hem de eskisi kadar özgür olsun “İşte, toplum sözleşmesinin çözüm aradığı ana sorun budur” (Rousseau 1986, s. 334). Rousseau’ya göre bu ortaklık biçiminde her bir kişi herkesle birleşse de yalnızca kendisine boyun eğer ve bu yüzden de özgür kalır. Böyle bir ortaklıkta her ortak tüm haklarıyla topluluğa eksiksiz biçimde bağlanır, o topluluğun bir parçası olur. Rousseau “Kendini herkese veren hiç kimseye vermiyor demektir.” der. Her bir kişi:



• kendi varlığını ve tüm gücünü genel istence bırakır. Bu durumda her üye bütünün bölünmez parçasıdır. Rousseau’ya göre böyle bir sözleşmeyle ortaya çıkan bu kamusal kişiye politik bütün ya da devlet denir. Bu ortaklık anlaşmasını yapan ortakların toplu adı halktır. Yönetme yetkisine katılanlar olarak ele alındıklarında yurttaş, devletin yasalarına boyun eğenler olarak görüldüklerinde uyruk adını alırlar.

Rousseau’ya göre doğa durumunda insanlar tam bir eşitlik hâlinde özgür olarak yaşarlarken, mülkiyetin ortaya çıkışı bu doğal eşitliği de ortadan kaldırmıştır.



Rousseau devletin kökeni ve meşruluğu sorununa Toplum Sözleşmesi’nde değinir. Rousseau’ya göre toplumsal ve siyasal yaşam doğal bir durum değildir, sözleşmelere dayanmaktadır. Toplumsal ve siyasal düzen bütün diğer hakların temeli olsa da doğal bir düzen değildir. Rousseau’nun toplum sözleşmesi kuramı da diğer sözleşme kuramları gibi doğa durumu varsayımına dayanmaktadır. Toplum sözleşmesiyle kurulan birlikte herkes her şeye sahip olacaktır, çünkü herkes bütün haklarını koşulsuz olarak kendi isteğiyle bu toplumsal birliğe devredecektir. Böylece tek tek bireylerin istençlerinin bir araya gelmesinden bir genel istenç ortaya çıkacaktır. Rousseau’da bu genel istenç çoğunluğun istenci olarak düşünülmemelidir, genel istenç bütün toplumun tam istencidir ve gücünü sözleşmeden almaktadır.

Rousseau’ya göre genel istenç toplumun bütününün istencini yansıtır, bir kısmının değil.

Her kim genel istence itaat etmezse, bütün topluluk bu bireyi genel istence boyun eğmeye zorlayacaktır. Rousseau’ya göre topluluğun bir bireyi genel istence boyun eğmeye zorlaması, onu özgür olmaya zorlaması demektir. Çünkü toplum sözleşmesi bir boyun eğme değil, ortaklık anlaşmasıdır ve bu sözleşmeyle her yurttaş bütün kişisel haklarını kamuya devreder. Eğer bazı haklarını kamuya devretmeseydi, bireylerle kamu arasındaki anlaşmazlıkları yargılayacak bir üst makam da anlamsız olacağı için doğa durumu devam etmiş olurdu. Bu yüzden sözleşme sonucu ortaya çıkan genel istence boyun eğme zorunludur. Toplumsal ve siyasal düzen içinde bütün varlıklarını ve güçlerini genel istence bağlayan herkes genel istencin ayrılmaz parçası olacak ve hep birlikte bir bütün oluşturacaklardır.

Rousseau’nun devlet tasarımı da özgürlük ve eşitlik kavramlarına dayanır. Doğa durumunda söz konusu olan doğal özgürlük ve eşitliğin yerini toplumsal düzen içinde hukuksal eşitlik ve siyasal özgürlük alacaktır. Doğa durumunda varolan doğal eşitsizlik ise toplum durumunda yerini hukuksal eşitliğe bırakacak ve böylece bireylerin doğa durumunda sahip olduklarını kaybetmelerine karşın toplum durumunda kazançları çok daha büyük olacaktır.



Rousseau’nun toplum sözleşmesi sonucu ortaya çıkan genel istenç ile bireylerin özel istençleri arasında kurduğu ilişki onun halk egemenliği anlayışını da oluşturur. Buna göre toplumun ortaya çıkışıyla ve toplumsal düzenin kurulmasıyla inşa edilen devlet genel istencin otoritesini yansıtmaktadır. Bu yüzden egemenlik kayıtsız şartsız halka aittir ve hiçbir kimseye veya hiçbir kuruma da devredilemez. Devletin varlığının koşulu genel istençtir, halk istencidir. Bu noktada Rousseau egemenliğin iki ögesi olan “iktidar” ve “istenç” arasında bir ayırım yapar. Buna göre iktidar devleti temsil etse de genel istenci temsil edemez; öyleyse iktidar halkın temsilcilerine geçebilse de genel istenç geçemez. Egemenlik devredilemeyeceği gibi aynı zamanda bölünemez olmalıdır. Çünkü istenç ya geneldir ya da değildir; bütün halkın istenci olabileceği gibi bir bölümünün istenci de olabilir. Dolayısıyla egemenliğin yasama, yürütme ve yargı olarak bölünmesi ise aslında bir bölünme değildir, egemenliğin devletin farklı organları tarafından uygulanmasıdır sadece.

Rousseau’ya göre halkın genel istencinden çıkan egemenlik yalnızca halka aittir ve hiçbir kişiye ya da kuruma devredilemez, bölünemez.

Yasa doğrudan doğruya yasama gücü demektir ve yasama gücü de halkın istenci olduğundan sadece halka aittir, bölünemez. Oysa yürütme ve yargı gücü yasaların uygulanmasından sorumludur ve bu organlar halkın elinde olamaz. Sonuç olarak devlet, yurttaşlarla egemen varlığın karşılıklı ilişkilerini yürütmek üzere kurulmuş olan, yurttaşların toplumsal ve siyasal haklarını koruma amacında olan, yurttaşları varlıklarının temeli olarak genel istenci görecek şekilde eğitme amacında olan bir araçtır. Rousseau’ya göre devlet toplumun her parçasını bütüne en uygun biçimde kullanmak için genel ve zorlayıcı bir güce sahip olmalıdır. Toplum sözleşmesi siyasal organa kendi üyeleri üstünde eksiksiz bir yetki verir ve egemenlik denilen şey de genel istencin yön verdiği bu yetkidir. Bireyleri toplumun bütününe bağlayan anlaşmalar zorunluluğunu karşılıklı olmasından alırlar. Bu anlaşmaların koşullarını yerine getiren insan kendisi için çalışmadan başkası için de çalışamaz.



Rousseau’ya göre istenci genel yapan şey de oy sayısından çok, oyları birleştiren ortak çıkardır. Toplum sözleşmesi yurttaşlar arasında öyle bir eşitlik kurar ki hepsi aynı koşullarda bağlılık altına girerler ve hepsi aynı haklardan yararlanır. Bu yüzden de egemen sadece halkın tümünü tanır, ama bu bütünü oluşturan bireylerin hiçbirini diğerlerinden ayırt edemez. Egemen güç ne kadar dokunulmaz olursa olsun bütünü oluşturan genel uzlaşmaların sınırını aşamaz. Dolayısıyla bu koşullar altında yurttaşların toplum sözleşmesinden vazgeçmesi yanlış olur, çünkü sözleşmeden dolayı konumları artık doğa durumundaki konumlarına göre daha tercih edilir bir hâl almıştır.

Rousseau’ya göre egemenlik anlaşması bütünün kendi yurttaşlarının her biriyle yaptığı bir uzlaşmadır ve yurttaşlar bu uzlaşmadan başka bir şeye boyun eğmedikçe, kendi özel istençlerinden başka bir şeye bağımlı değildirler.

Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı