Marksizm, Sosyalizm ve Komünizm

Marksizm ve ona dayanarak ortaya çıkan sosyalizm ve komünizm ideolojileri, temellerini Karl Marx’ın (1818-1883) ve yakın dostu Friedrich Engels’in (1820-1895) felsefî görüşlerinden alır. Bu yüzden Marksizmi, sosyalizmi ve komünizmi tanımak için, öncelikle Marx’ın ve Engels’in felsefî görüşlerini, özellikle de ilerlemeci tarih anlayışlarını ana hatlarıyla tanımak yararlı olur.



Marx, Hegel’in diyalektik esaslara dayalı sistematiğini biçim olarak korusa da, bu sistemin içeriğini köklü biçimde değiştirerek kendi tarih felsefesini ortaya koyar.

Marx ve Engels, tarih felsefelerini geliştirirken, dizge kuruş biçimi bakımından öncelleri G. W.F. Hegel’den (1770-1831) etkilenmiş olsalar da, içeriği bambaşka bir öğreti ortaya çıkarırlar. Marx’a ve Engels’e göre Hegel’in tarih felsefesi, filozofun zihnindeki ilişkilerin, olgulara gidilerek saptanacak ilişkilerin yerini aldığı bir felsefedir (Özlem 2004, s. 154). Fakat yapılması gereken asıl iş, Hegel’in dizgesini gerçek ilişkileri temel alarak doldurmaktır. Bu da, varlık, toplum ve bilinç arasındaki ilişkiyi Hegel’in kurduğunun tersi yönde kurmayı, yani bilincin varlığı ve toplumu belirleyici olması yerine, varlık ve toplumun bilinci belirlediği düşüncesini gerektirir (Marx 1993, s. 29).

Marx ve Engels’in materyalist, ilerlemeci ve belirlenimci (determinist) bir tarih ve toplum anlayışı oluştururken dayandıkları temel ilke ve varsayımlar şöyle sıralanabilir:



• Tarihi toplumların sosyoekonomik yapıları, yani maddi ilişkiler ağı belirler.

• Maddi ilişkiler ağının en temel iki unsuru, üretim güçleri- yani makineler, teknolojik altyapı, insan becerileri vb. ve üretim ilişkileri- yani üretenle tüketenler arasındaki toplumsal ilişkilerdir.

• Özel mülkiyet ortadan kaldırılmadıkça, sınışı toplumlar son bulmaz, başka bir ifadeyle, sınıflar ekonomik temellidir ve özel mülkiyetin adaletsiz dağılımına bağlı olarak doğar.

• Tarihte, sınıf çatışmalarının devrimle toplum yapısının değişmesine neden olduğu aşamalar belirleyicidir.

• Proleteryanın (yani geçim kaynağı emeği olan işçi sınıfının) gerçekleştireceği devrimle birlikte, sınıflar ortadan kalkacak ve gerçek özgürlük gelecektir, bu da gerçek insanlık tarihinin başlangıcı olacaktır (Marx-Engels 1999, s. 111).

Bilincin ya da zihnin tek gerçek varlık olduğunu ileri süren idealistlere karşı materyalistler, maddi dünyanın ve ekonomiktoplumsal koşulların bireysel bilinçten bağımsız varolduklarını ve tek tek bireylerin bilinçlerini bu koşulların belirlediğini savunurlar. Marx ve Engels de bu materyalistlerdendir.



Marksist ideolojinin ve bu ideolojinin öngördüğü esaslara göre devlet kurmayı hedefleyenlerin başlıca kaynağı, Marx ve Engels’in birlikte kaleme aldıkları 1848 tarihli Komünist Manifesto’dur.

Marx ve Engels’in temsil ettiği bu materyalist anlayış, Alman İdeolojisi, Feuerbach Üzerine Tezler gibi yapıtlarında bir ideoloji eleştirisi olarak da karşımıza çıkar ve Marx ile Engels’in ideoloji kavramını, Napoléon Bonaparte dönemindekine benzer biçimde “yanlış bilinç”, “aslında olmayan şeylerden söz etme eğilimi” olarak yorumladıklarını ve ideolojiye eleştirel yaklaştıklarını görmek olanaklıdır (Mc Lellan 2005, s. 25).

Marx ve Engels’in en bilinen sözlerinden biri de, Komünist Manifesto’da dile getirdikleri, “Dünyanın bütün işçileri, birleşin”dir.



Bir ideoloji olarak Marksizmin temel amacının sınıfsız topluma ulaşmak, yani komünist aşamaya geçmek olduğunu söyleyebiliriz. Sosyalizm de, Marxist ideolojide, komünizme doğru ilerleyen tarihsel süreç içerisinde, henüz sınıfların tamamıyla yok olmadığı, fakat kapitalizme göre bolluğun olduğu bir geçiş aşaması olarak görülür (Yazıcı 2008, s. 178). Bilindiği gibi, komünist aşamaya geçiş de ancak bir devrimle mümkün olacaktır ve tarihsel süreç, sınıfsız topluma doğru evrildiğine göre, er ya da geç proleterya devriminin gerçekleşmesi de bir hayal ya da istek değil, bir tür zorunluluktur. İşte Marx ve Engels’in materyalist tarih felsefelerini aynı zamanda da belirlenimci kılan unsur, işçi sınıfı devriminin ve komünizmin gelişine atfettikleri zorunluluktur.

Fakat Marksizm ekseninde daha çok komünizme bir geçiş aşaması olarak değerlendirilen sosyalizmin temelini, yalnızca Marx’ın ve Engels’in felsefesinde bulan bir ideoloji olduğunu ileri sürmek doğru değildir. Platon’un Devlet ve Thomas More’un Ütopya adlı yapıtlarında sosyalizmi çağrıştıran pek çok unsur bulunmakla birlikte, “sosyalizm” sözcük olarak ilk kez Robert Owen, Saint-Simon ve Proudhon gibi eleştiri düşünürlerinin yapıtlarında kullanılmıştır (a.y., s. 179). Bu düşünürlerin sosyalizm anlayışlarına göre, özel mülkiyet kaldırılmalı, toplumun ürettiği gelir adaletli bir biçimde yeniden dağıtılmalı ve üretim araçları tamamen devlete devredilmelidir (a.y.). Sosyalizmde devlet, üretim araçlarının sahibi ve ekonomideki üretim ve yatırımların planlayıcısıdır. Ayrıca sosyalizmde, ekonomiyi yönetecek kimselerin demokratik seçimle, halktan yetki alarak göreve gelmesi gibi kısmen kapitalizmle de örtüşen görüşler de yer alır; zaten sosyalizmin komünizm gibi tek bir uygulama modeli yoktur, aksine her toplumun kendi koşullarına uygun farklı sosyalizmlerden söz edilebilir.



Komünizm Latincede “herkese ait olan” anlamındaki communis sözcüğünden gelir. Komünistler, devrim yoluyla herkesin ekonomideki toplam gelirden eşit pay aldığı bir toplum düzenini gerçekleştireceklerini vaat eder.

Sosyalizmin sözcük olarak ilk kullanımı, 1800’lerin ilk yarısında olmuştur. Sosyalizm, üretim araçlarına devletin sahip olduğu ve üretimde emeği geçenler tarafından devletin denetlendiği bir ekonomi yönetimi modelidir.


Marksizm, sosyalizm ve komünizm gibi ideolojilerin kendilerine taraftar bulması, ortaya çıktıkları 19. yüzyılda Avrupa toplumlarının eşitliğe duyduğu özlemin bir ifadesi olarak yorumlanabilir. Fakat özellikle komünizmin sınıfsız topluma dayandırdığı “gerçek özgürlük” vaatleri gerçekleşmemiş, aksine, bu ideolojinin 20. yüzyılda hayata geçtiği Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (1917-1992) ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi ülkelerde komünizm, proleterya diktatörlüğüne dayalı rejimlere dönüşmüştür. Bu da bizi, devletin ve düzenin yalnızca egemen sınıfların bir aracı olup olmadığını sorgulamaya davet eder. Şimdi de bu sorgulamayı yaparak devletin varlığına karşı çıkmak gerektiği sonucuna varmış düşünürlerin ortaya koydukları bir ideolojiyi, yani anarşizmi tanımaya çalışalım.



Sosyalizm de komünizm de Marx’ın ve Engels’in felsefelerinden önemli ölçüde beslenir. Bu yüzden, her ikisi de Marksizmle birlikte anılır ve bu ideolojinin türevleri olarak da yorumlanır.

Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı