Liberalizm Nedir? Toplulukçuluk Nedir?

Günümüzün siyaset felsefesine karakterini veren tartışmaların başında kuşkusuz liberal ve toplulukçu düşünce biçimleri arasındaki tartışma gelmektedir. Bu tartışmanın öne çıkışındaki en önemli etken, 20. yüzyılın son çeyreğine değin hâkim olan liberalizm-Marksizm ideolojik kamplaşmasının, 1980’lerin sonunda sosyalizmin uygulama alanında güç kaybetmesiyle son bulmasıdır. Liberalizm-Marksizm tartışmasının yarattığı iki kutuplu dünya anlayışının sona ermesi ve Marksizm’in bundan böyle salt kuramsal alandaki tartışmaların bir parçası olarak değer bulması, uygulamada, liberalizmin koşulsuz üstünlüğünü ilan etmesine neden olmuştur. Bu aşamada tüm dünyanın artık liberalizmin yörüngesine girdiğini ifade eden Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi (Fukuyama 1992), liberalizme yönelen eleştirel hiçbir görüşün artık olanaklı olmadığının haberciliğini üstlenir.



Ancak liberalizm-Marksizm kutuplaşması sırasında giderek değerini yitiren ve yerini reel siyasetin planlanması görevini üstlenen uluslararası ilişkiler disiplinine bırakan siyaset felsefesinin, sosyalizmin gerilemesinin ardından geri dönüşü, Fukuyama’nın tezini yanlışlayan yeni eleştiri odaklarını da beraberinde getirir. Böylece siyaset felsefesinin yarattığı eleştirel gelenek, liberalizme yönelik içkin ve aşkın yeni tartışmaların yolunu açar.

Liberalizmin içkin eleştirisinin en sarsıcı olanı, özellikle 1970 yılında Bir Adalet Kuramı eseriyle John Rawls’tan gelir. Rawls, ideolojik kamplaşmalarla geçen yaklaşık yüzyıl boyunca bilinçli olarak bazı sorunları görmezden gelme eğiliminde olan liberalizmi, özellikle adalet kavramı konusundaki eksiklikleri nedeniyle eleştirir. Klasik liberalizmin temelini oluşturan faydacı bakış açısının eksikliklerini dile getiren Rawls, liberalizmin yenilenmesine yol açmakla kalmaz, aynı zamanda liberalizmin ihmal ettiği temaları ortaya koyan alternatif düşüncelerin olanaklılığını gözler önüne sererek siyaset felsefesinin geri dönüş yolunu açar.

Liberalizme yönelik aşkın eleştirileriyse büyük ölçüde, 20. yüzyılın başında, sosyal bilimcilerin “metodolojik çaresizliği”yle (Üstel 1999, s. 10) açıklamak olanaklıdır. Bu çaresizliğin kaynağında, 19. yüzyılın sonlarından başlamak üzere 20. yüzyılın ortalarına değin hüküm süren liberalizm-Marksizm eksenli siyasal açıklama modellerinin, modernliğin kimliklere ve etnisiteye karşı mesafeli tutumunu ortak bir bakış açısı olarak benimsemiş olmaları yatar. Gerek Marksizmin gerekse liberalizmin “(...) ahlak alanındaki kusurları ve başarısızlıkları (...) ayırt edici ölçüde modern ve modernleştirici dünya ethos’unu cisimleştirmesinden kaynaklanmaktadır” (MacIntrye 2001, s. 10-11). Modernliğin olanaklarının, etnik olsun dinsel olsun her türden bölünmeyi ortadan kaldıracağına dair derin inanç besleyen her iki kuram da, toplumsal ve tarihsel olana aşkın kategorilerden hareket ederek, Batı dışına ait olan yargıları, Batı’nın değerlendirme süzgecinden geçirerek üretirler (Tunçel 2010, s. 5). Bu açıdan Batı’nın ulus-devlet sürecinde mücadeleye girdiği ve modernlik dışı olarak değerlendirdiği din ya da etnisite gibi sadakat odakları, bu kuramlar açısından patalojik olguların ötesinde bir değere sahip değildir (Üstel 1999, s. 10-11).



Ancak 1980’lerin sonlarına gelindiğinde, siyasal yaklaşımlarını, dünyanın iki kutuplu olarak bölünmüşlüğünden hareketle oluşturan sosyal bilimcilerin ön kabullerini yeniden gözden geçirmeye zorlayan değişimler yaşanır. Özellikle Avrupa’nın önemli bir kesiminde siyasal istikrarı sağlayan sosyalist sistemin çökmesiyle, etnik ya da dinsel kökenli çatışmalar görünür hâle gelir. Söz konusu gelişmeler iki yönde değişim yaratır. Bunlardan ilki, sosyal bilimlerde yöntemsel bir yenilenme ihtiyacıyla birlikte ortaya çıkar. Bir önceki paradigmaya hâkim olan pozitivizmin bilim anlayışında yeri bulunmayan tarih ve toplumsal içkinliğe dair yargılar, artık birer sav olarak tartışma alanında kendilerine yer bulurlar. Bunun iki anlamı vardır. Öncelikle tarihten ve topluluktan bağımsız yargıların imkânsızlığı, modernliğin tarihüstü kategorilerini boş birer iddiaya dönüştürür. Her türden yargının tarihsel ve toplumsal bakış açısından üretildiği iddiası ikinci olarak ise, tarih dışı bir varsayımlar zinciri öne süren ideolojik bakış açılarının yetersizliğini ortaya koyar (Tunçel 2010, s. 6). Bu nedenle ideolojilerin toplumu “açıklama” iddialarının yerine, artık felsefenin özne-nesne ilişkisi bağlamındaki yöntemsel aracılığını şart koşan “anlama” kategorisi, sosyal bilimlerin odağı haline gelir. Bu açıdan uzun zamandır unutulmuş olan siyaset felsefesinin olanakları, sosyal bilimlerin yöntemsel yenilenmesiyle yeniden belirir.

1980’lerde yaşanan değişimlerin ikinci önemli sonucu ise liberal geleneğin eleştirisinin, sosyalist gelenekten farklı kavramsal çerçevelere sahip olmakla birlikte, özellikle onun soyut bireycilik eleştirisine sahip çıkan toplulukçuluk, çokkültürlülük ve feminizm gibi yeni yaklaşımlarca üstlenilmesidir. Böylece liberal yaklaşımların metodolojik bireyciliğine karşın, ortak iyi, kolektif bilinç ve toplumsal sorumluluk gibi konularda birer yanıt (Audier 2006, s. 10) niteliği taşıyan eleştirel kuramın yeni tartışma odakları, bir yandan siyaset felsefesinin de yeni tartışma konularını belirler, diğer yandansa Fukuyama’nın iddiasının aksine, tarihin sonunun henüz gelmediğini ispat ederler (Tunçel 2010, s. 6). Bu durumda çağdaş dünyanın siyaset felsefesinin yeni dikhotomisi, liberalizm ve toplulukçu düşünce biçimleri arasındaki tartışmada belirginleşir.



Liberal sözcüğü, pek çok farklı anlamı içerecek biçimde 14. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Latince liber, köle ya da serf olmayan özgür insanları işaret etmek üzere kullanılır. Ayrıca sözcük, zaman zaman açık görüşlülük zaman zaman da cömertlik anlamlarını içeren kullanımlara sahiptir. Sözcüğün siyasal bir içerik kazanması ise 19. yüzyıl sonrasındadır. İlk kez 1812’de İspanya’da kullanılan siyasal içerikli liberal sözcüğü, 1840’lardan sonra ise Avrupa’da geniş ölçüde belli bir tür siyasal eğilimi imlemeye başlar.

Konu Başlıkları

- Liberalizm nedir?
- Toplulukçuluk nedir?

Özetle;

Liberalizm ve toplulukçuluk, çağdaş siyaset felsefesini tartışma konularının başında yer alır. Liberalizmin görece olarak uzun tarihselliği içerisinde, farklı düşünürlerce farklı ağırlıklarla öne çıkartılan temel dayanakları ve ilkeleri bireycilik, negatif özgürlük, sınırlı ve yansız devlet, akılcılık, hoşgörü, adalet ve fırsat eşitliği olarak özetlenebilir. Özellikle Soğuk Savaş döneminde ideolojik gerekçelerle tartışılmasından özenle kaçılan liberalizm, sosyalizm tehdidinin son bulmasıyla bir yenilenme dönemine girmiştir. Bu yenilenmenin gerçekleştirilmesinde kuşkusuz en önemli isim John Rawls’tur. Rawls bir liberal olmasına rağmen, liberalizmi adalet anlayışındaki eksiklikler nedeniyle eleştirerek, “hakkaniyet olarak adalet” kuramını ortaya koyar. Rawls’un açtığı bu yolda, pek çok eleştirel bakış onu takip eder. Bu eleştirilerin içerisinde en etkili olanı, toplulukçuların görüşleridir. Toplulukçular liberalizmin temel argümanlarına saldırırken liberal düşünürlerin ihmal ettiği tarihsellik ve toplumsallık kavramlarını siyasetin birer değişkeni haline getirirler. Toplulukçular eleştirilerini antropolojik, normatif ve sosyolojik boyutlarda ortaya koyarlarken, demokrasi anlayışının da tartışılmasına neden olurlar.



Liberal ve toplulukçu düşünce biçimleri karşısında eleştirel bir tutum takınmak

Toplulukçuluğun ya da liberalizmin tamamlanmış birer düşünce biçimi olduğu inancı, bizleri hataya sürükler. Her iki düşünme biçimi de hâlihazırda değişim göstermekte ve güncel siyasal sorunların çözümü için birer aday olduklarını ispat için yarışmaktadırlar. Liberalizmin topluluk, toplulukçularınsa birey açısından tatmin edici sonuçlara ulaşıncaya kadar da bu tartışmanın süreceği açıktır. Bu noktada her iki görüşe de mesafeli ve eleştirel bir tutum takınarak bakmak bir gerekliliktir. Liberalizm her şeyden önce bireylerin varoluşsal bir deneyimi olarak kültürel değerlerini takdir etmekten uzak görünmektedir. Bireylerin, toplumsal ve kültürel değerleriyle tanınmayışı, kendilerini ifadeleriyle ilgili ciddi sorunlara yol açmaktadır. Dahası liberal devletin yansız olduğuna ilişkin yarattığı “mit”, toplumsal tanınma taleplerinin dile dahi getirilmesini güçleştirmekte ve çoğunluk tarafından yok sayılan bir azınlık algısı yaratmaktadır. Böylesi bir durumun, uzun vadede çatışmalara yol açması kaçınılmaz olduğu gibi sosyal haklar açısından belirli dezavantajlı gruplara da neden olmaktadır.



Ancak liberalizmin alternatifi olarak kendisini ortaya koyan toplulukçuluk da her şeyden önce bütünlüklü bir siyasal proje ortaya koymaktan uzaktır. Dahası kültürel değerlerin öne çıkışı ve bireylerin bu kültürel değerler içerisinden tanımlanışı, bireylerin farklı yaşam biçimlerini benimseyebilmeleri konusunda da engeller teşkil etmektedir. Ancak toplulukçuların karşılaştığı en önemli sorun, insan haklarıyla ilgili olarak belirir. Kültürel dünyanın insanın temel haklarıyla uyuşmayan uygulamaları karşısında, devletin takınması gereken tutumun ne olması gerektiği, kuramcılar arasında ciddi tartışma ve eleştiri konusudur. Son olarak toplulukçu görüşler, modernizmin yarattığı ulus-devlet projesini büyük ölçüde aşındırmakla kalmaz, toplulukların haklarını tanırken mikro-milliyetçiliklerin de önünü açabilecek tehlikeler barındırır.

Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı