Küreselleşmenin Ortaya Çıkışı, Çeşitli Boyutları ve Günümüzdeki Etkisi

Küreselleşme ya da Avrupa dillerindeki karşılığıyla “globalizasyon”, Ali Osman Gündoğan’ın “Devlet ve Milliyetçilik” te dile getirdiği gibi, devleti küçültüp şirket yapılanmalarını geliştirmek, serbest ticareti teşvik etmek gibi unsurlardan yararlanarak, ulus-devlete ve milliyetçiliğe karşı adeta bayrak açmış bir ideolojidir (Gündoğan 2002, s. 200). Hatice Nur Erkızan, “Küreselleşmenin Tarihsel ve Düşünsel Temelleri Üzerine” başlıklı çalışmasında, küreselleşmenin tek başına ekonomik ya da sosyolojik özelliğe sahip olmadığını, bu olgunun ardında gerçekleştirici bir özne ya da özneler bulunduğunu ve bu öznenin tarihsel, ekonomik ve düşünsel açılardan bakıldığında Batı’dan başkası olmadığını savunur (Erkızan 2002, s. 61-62).



14. ve 15. yüzyıllarda kendini belli eden ve 16.-17. yüzyıllarda ivme kazanarak yükselen dindışı Yeniçağ Avrupa kültürü ve medeniyetine, günümüzde Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya gibi İngilizce konuşulan ülkeleri de kapsayacak biçimde, “Batı” terimiyle göndermede bulunulmaktadır.

Küreselleşme konusunda dikkate değer çözümlemeler yapan Anthony Giddens ve Roland Robertson gibi düşünürler de bu olgunun çok boyutluluğunu gözler önüne sermişlerdir. Giddens küreselleşme çözümlemesinde kapitalist ekonomiye ağırlık verirken, Robertson, Küreselleşme: Tarih Kuramı ve Küresel Kültür adlı yapıtında, küreselleşmenin açıklayıcı nedenleri arasında sosyo-kültürel süreçleri temel almış, bu süreçleri devletlerarası etkileşimin yerine koymuştur (Robertson 1999, s. 98 vd.). Robertson’ın yaklaşımına göre, küreselleşme ex nihilo -yani hiçten- ortaya çıkmıştır ve aslında Batı medeniyetinin dünyayı yeniden biçimlendirme istencinin ve bu doğrultudaki girişimlerinin tarihsel bir sonucudur (a.y.). Özü bakımından, küreselleşmenin, gelişmiş ülkelerce başlatılan ve kendisini ekonomik, toplumsal ve düşünsel olarak “azgelişmiş” diye nitelediği ülkelere dayatan olaylar zincirinden örülü bir bütün olduğu söylenebilir (Erkızan 2002, s. 62). Bu dayatmanın da merkezinde Avrupa toplumları olduğu göz önüne alındığında, küreselleşmenin ilk somut izlerine-Robertson’ın da belirttiği gibi- 1400 ila 1750 yılları arasında rastlandığı, ayrıca, küreselleşmenin ilk işaretleri olarak yorumlanabilecek Yeniçağ dindışı Avrupa söyleminde ağırlığın bireyselcilikte, hümanizmde ve ulusalcılıkta olduğu kolaylıkla söylenebilir (Robertson 1999, s. 98-102).



Latincede ex nihilo, hiçlikten, hiçten, yani yokluktan anlamında kullanılan bir terimdir. “Ex nihilo nihil fit”, yani “hiçten hiçlik çıkar”, Hıristiyanlığın temel dogmalarından birini, tüm bu evren düzeninin ardında bir yaratıcı gücün - yani Tanrı’nın- olması gerektiğini temellendirmek üzere sıklıkla dile getirilen bir söz olmuştur.

Gelişmiş ülkeler denildiğinde genellikle Avrupa ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) akla gelir. Böyle bir çağrışımda, ABD’nin 1945’ten sonra dünya siyasetine koyduğu ağırlığın da büyük bir payı vardır.


Küreselleşme olarak nitelendirilen genel kavramlaştırma içinde onun yenilikçi doğası ve benzemezliğine vurgu yapan görüşlerin olumlu ve iyimser yorumlarına tanık olunmaktadır. Bu açıklamalarda küreselleşmeden bir süreç, olgu, söylem ve kuramsal yapılandırma olarak farklı biçimlerde bahsedildiğini söyleyebiliriz. Eleştirel tutum alanlar içinse, küreselleşme, sermayenin söylemi, kapitalist mit, ideoloji, yeni-liberalizm, yeni sömürgecilik gibi olumsuz anlamlar yüklü ve özellikle de kapitalizmle ilişkisine vurgu yapan değerlendirmelere konu olmuştur. Böylece birbirinden çok farklı, bambaşka unsurların öne çıkarıldığı küreselleşme açıklamaları ve bunun uzantısı olan düşünce ürünlerine rastlanılmaktadır.



Küreselleşme, kendisine yönelik yaklaşımlara göre farklılaşan pek çok açıklama biçimine sahiptir.

Küreselci bakış açısını benimseyenler, çağdaş dünyayı şekillendiren ana dinamik olarak küreselleşmeye “yadsınamaz, kimsenin kaçmayacağı, karşısında durulamaz ve geri döndürülemez bir olgu ve hakikat” anlamlarını yükler. Bu anlam yüklemesine bağlı olarak, küreselleşmenin kurallarına ve sonuçlarına uyum sağlamanın zorunluluğuna gönderme yapılır. Ekonomik bloklara, askerî kamplara, rakip ideolojilere bölünmüş geçmişin silikleşmesi neticesinde tek ideoloji olarak liberalizmin (yeni ya da neo-liberalizm), tek siyasal görüş olarak demokrasinin, tek iletişim aracı olarak İngilizce’nin, tek ekonomik sistem olarak kapitalizmin ve piyasa ekonomisinin egemenliği ve alternatifsizliği vurgulanır. Bu yaklaşıma göre, ekonomik gelişmeler ve dinamikler yalnızca ekonomiyle sınırlı kalmazlar; siyasal, ideolojik, toplumsal, kültürel sonuçlar üzerinde de belirgin etkide bulunurlar.

Küreselciler ya da küreselleşmeciler, küreselleşmenin getirdikleri hakkında deyim yerindeyse bir “toz pembe tablo” çizerler. Bu yaklaşıma göre, küreselleşme, dünya insanlığının belki de tek kurtuluş aracıdır ve insanlık için gelecek güzel günlerin habercisidir.



Küreselleşmecilerin idealize bir durum ve yeni bir enternasyonalizm bildirisi olarak da görülebilecek küreselleşme yorumlarına itirazları şüpheci bakış açısı olarak nitelendirmek mümkündür. Bu söylem türü ağırlıklı olarak küreselleşmeye karşı olumsuz bakışa sahip, kötümser ve küreselleşme karşıtlığı üzerine kurulu çevrelerin görüşlerini barındırır. Bu görüşler içinde sol-sosyalist akademik görüşlerin ve siyasal çevrelerin belirgin bir yoğunlaşmasına dikkat çekmek gerekir. Gelişmiş- zengin ülkelerin, çok-uluslu şirketlerin, büyük sermayenin dünyayı kendileri için sınırsız pazar ve kârlarını artırmak için propagandasını yaptıkları yeni bir sömürü yöntemi, siyasal proje ya da ideolojik tahakküm aracı olduğunu ileri sürerler. Bu bakış açısını benimseyenlere göre küreselleşme, kapitalizmin/liberalizmin genişlemesi, derinleşmesi ve kılık değiştirerek maskelenmesini içerir. Marxist/sosyalist düşünsel mirasın kavramlarına yaslanılarak yeni emperyalizm veya yeni sömürgecilik olarak da adlandırılır. Tek bir kültürün (özünde Amerikan kültürünün) tüm dünyaya yayılması (McWorldization), ağırlığı Batılı şirketlerin elinde bulunan medya, film endüstrisi, eğlence, yaşam stili, kültürel meta, moda yaratımı aracılığıyla ulusal kültürlerin hızla Batılılaşması söz konusudur. Küresel kültür yerel değerleri, gelenekleri, kültürleri ve inançları silikleştirerek dünyanın tektipleştirilmesi tehlikesini ortaya çıkarmaktadır. Hükümetler, siyasi partiler dışarıdan gelen, kontrol edemedikleri ve/veya muhtaç oldukları sermaye karşısında acizlik ve meşruiyet krizi içine girmektedir. Bu aynı zamanda siyasetin, siyaset yapmanın, demokratik katılımın da içeriğini boşaltan hatta altını oyan bir etki yapmaktadır. Benzer şekilde devletler de ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirmek zorunluluğuyla sermayenin istediği şartları kabul ederek (ucuz ücret, sendikasızlaştırma, bedava arsa, vergi imtiyazları vb.) ve onları cezb etmek için âdeta birbirleriyle kıyasıya rekabete girerek sermayenin kârını artırma oyununa ortak olmaktadır. Kendi siyasal kararlarını alma, toplumsal dengeleri sağlama, ülke içi kutuplaşmaları/eşitsizlikleri önleme konusunda devletlerin özgürlük kaybı, devlet-vatandaş, parti-seçmen arasındaki geleneksel bağı zayıflatmaktadır.



Marksist eğilimli solsosyalist akademik ve siyasî çevrelere göre, küreselleşme şüpheyle yaklaşılması gereken bir tür sömürgeleştirme aracıdır. Bu yaklaşıma göre küreselleşmenin amacı, önce ekonomik sonra da toplumsal ve siyasi alanda küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda dünyayı tektipleştirmektir.

Birbirine rakip/karşıt iki söylem türünün dışında kalan görüşleri dönüşümcü söylem başlığı altında toplamak mümkündür. Bu söylem biçimi, olumsuzlukları, aşırılıkları ve ideolojik yükleri bertaraf etme girişimi olarak görülebilir. Küreselleşmeyi fırsatlar kadar riskler de taşıyan, olumlulukları olduğu kadar olumsuzluklar da barındıran bir süreç olarak görme eğilimi taşırlar. Bu yönüyle akla uygun bir yol bulma, bir uzlaşıya varma arayışı olarak görülebilir. Dönüşümcü söylemde, olumsuzluk ve tehdit potansiyeli taşıyan unsurların kontrolü, fırsat ve olanakların uygun koşullarda kullanılması durumunda, küreselleşmeden yararlanılabileceğine yönelik örtük bir iyimserlik söz konusudur. Küreselleşmenin tamamlanmamış bir süreç, bir proje olmasından hareketle, onun müdahale edilebilir ve yönlendirilebilir olma niteliği öne çıkarılır. Aslında bu pragmatist-gerçekçi görünümlü iyimser tutumun altında, örtük bir küreselci yaklaşım bulmak da mümkündür; çünkü bu yaklaşım insanlara “Dünyayı değiştirecek gücün yoksa, değişime ayak uydurmaktan başka çaren de yok demektir” ifadesiyle özetlenebilecek yaklaşımı kabul ettirmeye kadar vardırılabilecek ipuçlarını içerir.



Dönüşümcü söylemin karşıt görüşler arasında uzlaşma arayışı kılıfı altında açıkça dillendirmediği fakat insanlardan kabul etmesini beklediği yaklaşım, “Dünyayı değiştirecek gücün yoksa, değişime ayak uydurmaktan başka çaren de yok demektir” biçiminde dile getirilebilir.

Küreselleşme ve küreselleşmenin beraberinde getirdiği değerler, “öteki” kavramını küreselleştirerek yabancılaştırmış ve düşman haline getirmiştir. Bu aynı zamanda öteki olanın, yabancı ya da düşman olarak bir korku putu haline dönüştürülmesi sürecinin de yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Yapılarla özne arasındaki bu ilişki, devletin korku kültürünü siyaset alanında da kullanmasıyla birlikte “küresel düşmanlar” ve “onlara karşı üretilen savaşlar”ı ortaya çıkarmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleleri’ne gerçekleşen saldırıları bahane ederek, “İslâmî terörizme karşı topyekûn savaş” gerekçesini öne sürerek önce Afganistan’ı sonra da Irak’ı işgal etme girişimlerinin altındaki zihniyet tam da budur.

Aslında küreselleşmenin felsefî temelleri, Antik Yunan bilgeliğini ve düşünce ürünlerini yeniden hatırlayarak bir Rönesans yaşayan Avrupa’nın on yedinci yüzyıldan günümüze yücelttiği akılda aranabilir; çünkü küreselleşmenin öznesi olarak işaret edilen Batı medeniyeti, kendi özne görüşünü yalnızca on yedinci yüzyılda Descartes’tan itibaren değil, Antik Yunan’da Sokrates, Platon ve Aristoteles’ten bu yana “akıl sahibi varlık” olarak tanımladığı bir insan modeline dayandırır. Batı medeniyetinin yeniden keşfederek yükselişe geçtiği Antik Yunan kültürünün en önemli sistem filozoflarından biri olan Aristoteles (M.Ö. 384-322), insanın özünü, benliğini, kimliğini ören en önemli yetisi olarak aklı gördüğünü Metafizik’te şu sözlerle dile getirmiştir: “Gerçek ben akıldır ve gerçek ben etkin olandır” (Aristoteles 1996, 1072b19-26; 1186b35; 1169a2). İşte size küreselleşmenin öznesi Batı’nın yüzyıllardan beri üzerinde durduğu evrensel aklı vurgulayan, İlkçağ düşüncesinden bir izdüşüm örneği!



Rönesans, Fransızcada “yeniden doğuş” anlamına gelir ve Avrupa’nın Ortaçağ’dan sonra Antik Yunan bilgeliğini ve düşünce ürünlerini yeniden keşfederek kültürel bir yenilenmeye geçiş sürecinin adıdır.

İnsanın bilgiyi akılla elde edeceğini savunan önemli filozoflar arasında Platon’u (M.Ö. 427-347), René Descartes’ı (1596-1650) ve Immanuel Kant’ı (1724-1804) özellikle anmak gerekir. Descartes, “Cogito ergo sum” (“Düşünüyorum o hâlde varım”) sözüyle modern düşüncenin öncüsü kabul edilmiştir.


Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı