Kültürel Görecilik ve İnsan Hakları

Bugün insan haklarının “evrenselliği” düşüncesine yapılan itirazların başında kültürel göreciliği savunanların yaptığı itiraz gelmektedir. Bu ise temelde insan hakları düşüncesinin belirli bir kültürün, Batı kültürünün ürünü olduğu ve her kültür için geçerli olamayacağı düşüncesidir. Bir yandan, düşüncenin kaynağının belirli bir kültür olduğu vurgulanırken öte yandan bu düşüncenin geçerliliğine ya da genel- geçerliğine karşı çıkılmaktadır. Genel-geçer olamama ise düşüncenin belli bir kültürde ortaya çıkmış olmasına dayandırılmaktadır. Kimi zamansa teorik olarak anlaşılması çok daha güç olan bir yol tutularak insan hakları düşüncesinin evrenselliği kabul edilmekle birlikte, toplumdan topluma, kültürden kültüre değişen koşulların da hesaba katılması gerektiği söylenerek adeta kültürel görecilik ile insan haklarının evrenselliği arasında bir orta yol bulunmaya çalışılmaktadır.



Kültürel görecilik hiçbir ilke ve değerin genel geçer ya da “evrensel” olmadığı, onların kültürlere ya da toplumlara göre değişiklik gösterdiği düşüncesidir.

Kültürel görecilik, benzer göreciliği savunan görüşler gibi “etik doğru”lara ve etikte genel geçerliliğe karşı çıkmaktadır. Bu nedenle, tartışma özünde bir etik tartışması, etikte doğrunun olup olmadığı, etik normlarının kültürler üstü geçerliliğinin olup olmadığı tartışmasıdır. Kültürel göreciliği savunanlar, insan hakları normları için söylenegeldiği gibi, “evrensel geçerli”, yani her kültürde ve zamanda geçerli ilkelerin, normların olabileceğini yadsırlar. Farklı türden ve farklı derecelerde kültürel göreciliği savunan görüşler olmasına karşın, bunların ana savları değer, etik ilke, etik norm gibi şeylerin, bir kültürün ürünü olduğu, bir kültürün damgasını taşıdığı, ancak o belirli kültürün ya da benzer toplumların koşulları içinde “geçerlilik” ve “doğruluk” taşıdığıdır. Genel kimi ilkeler olsa bile bu ilkeler her kültürün kendi bakış açılarına göre anlaşılacak ve uygulanacaktır. Her kültürün kendi etik ilkeleri olacak ya da başka kültürlerin ilkeleri bu kültürde farklı bir biçimde yorumlanıp uygulanacaktır.



Uluslararası düzeyde yürütülen insan hakları tartışmasında “kültürel görecilik”, bireylerin yararlandıkları sivil ve siyasal hakların olup olmamasını ve genişliğini tamamen (dinsel, siyasal ve yasal uygulamalar da içinde olmak üzere) kültürel geleneklerin belirlediği, evrenselliğin söz konusu olmadığı düşüncesidir. Bu nedenle, bir toplumda insan hakları ihlali olan bir eylem, bir başkasında tamamen yasaya uygun ya da meşru bulunabilmektedir. Bunun sonucu olarak, Batı toplumunun insan hakları düşüncesinin Üçüncü Dünya ülkelerine dayatılmasına karşı çıkılmaktadır (Teson 2001, s. 380).

İnsan haklarına ilişkin “evrenselcilik” düşüncesi ise en azından üç farklı biçimde anlaşılabilir. Kimi kez bununla insan haklarının ahlaksal temellendirilmesine (haklılaştırılmasına) veya evrensel geçerliliğine ilişkin bir talep dile getirilmekte, kimi kez evrensellik, insan haklarının uluslararası hukuktaki statüsünü dile getirmek için kullanılmakta, kimi kez de “evrensellik” insan haklarının genelliğine ilişkin bir sav olabilmektedir. İnsan hakları teorik tartışmalarının çoğu geçerlilik sorunu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Buna göre insan hakları zamandışı ve mutlak ahlaksal doğruları yansıtmaktadır, buna karşın kültürel göreciliği savunanlara göre, ahlaksal doğruluk veya geçerlilik belirli bir kültürün inanç ya da değerlerini ifade etmektedir. Kısaca kültürel göreciliği savunanlara göre böyle zamanüstü, toplum ve kültürüstü doğrular, ilkeler yoktur (Goodhart 2005, s. 353-356).



Kültürel görecilik eğer yalnızca insan haklarının belirli bir kültürde ortaya çıktığı savı olmakla yetinseydi, bunda itiraz edilecek hiçbir şey olmazdı. Her düşünce, bilgi ya da sanatsal ve teknik başarı belirli bir kültürde ortaya çıkmıştır. Bunun başka türlü olması da zaten mümkün değildir. Öte yandan yine bu anlamda kültürlerüstü, tarihüstü bir düşünceden de söz edilemez. Her düşünce belli bir dönemin düşüncesidir, belli bir zaman diliminde, belirli bir kültür ortamında ortaya çıkmıştır. Bu nedenle böyle anlaşılan bir “mutlaklık” talebi de anlamsızdır. Ama kültürel görecilik bununla yetinmemektedir, daha ileri giderek etik doğruların ve etik ilkelerin geçerliğinden söz edilemeyeceğini iddia etmektedir. Bu ise etik olguların olmadığı ve bir ortak insan “doğası”ndan söz edilemeyeceği varsayımına dayanmaktadır. Kültürler arasındaki önemli farklılıklara, insan türünün bireyleri arasındaki büyük farklılıklara karşın, insanlarda kimi ortak özellik ve olanakların olduğunu, aynı şekilde farklı toplum ve kültürlerde ortak kimi etik ilkelerin olduğunu görmek güç değildir. Sorun etik ya da ahlak sözcüğünün tek anlamlı görülmesinden, ahlaksal ilkeler denen ilkelerin homojen ilkeler olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır. İnsan yapısından türetilen, bu nedenle de farklı dönem ve kültürlerde ortak olan kimi etik ilkelerden, bunların geçerliliğinden söz edilebilir. İnsan hakları normları, eğer bu adı hak eden normlarsa işte bu türden ilkeleri dile getirmektedirler. Bu nedenle onların “evrensel oldukları”, ortaya çıktıkları kültürün dışında da geçerli oldukları ileri sürülmektedir.

İnsan hakları pratiğine bakıldığında da gerek son üretilen insan hakları dökümanlarının, gerekse insan hakları aktivistlerinin eylemlerinin kültürel görecilikle ilgili tezlere prim vermedikleri görülür. Kültürler arası farklılıkların vurgulanmasına karşın, ortak insan değerlerinden de söz edildiğini, insan onuruna ters düşen eylemlerin ve kültürel pratiklerin eleştirildiğini görüyoruz. Başka bir deyişle, ülkemizde de zaman zaman yaşandığı gibi, dinsel ve kültürel pratikler (örneğin kız-erkek arasında ayrım yapan gelenekler) temel haklarla (örneğin eğitim hakkının kullanılmasıyla) çatıştığında, uyulması gerekenin temel haklar ya da insan hakları olduğu kabul edilmektedir. 1993 tarihinde Viyana’da yapılan İnsan Hakları Dünya Konferansı da sonuç bildirgesinde kültürel farklılıklara karşın insan haklarına verilen önceliğe vurgu yapılmaktadır: “Ulusal ve bölgesel farklılıklar, değişmez tarihsel, kültürel ve dini geçmişin öneminin göz önünde bulundurulmasının gerekliliğine karşın, siyasi, kültürel ve ekonomik sistemleri ne olursa olsun, temel özgürlükleri ve bütün insan haklarını korumak ve yükseltmek devletlerin görevidir” (UN 1993, madde 5).



Kültürler arasındaki önemli farklılıklara, insan türünün bireyleri arasındaki büyük farklılıklara karşın, insanlarda kimi ortak özellik ve olanakların olduğunu, aynı şekilde farklı toplum ve kültürlerde ortak kimi etik değer ve ilkelerin olduğunu görmek güç değildir.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı