Klasik Liberalizmde Devlet-Birey-Toplum İlişkileri

Liberalizme genel karakterini veren ilkelerin pek çoğu, klasik liberal görüşlerden kaynaklanır. Farklı ağırlıklarla da olsa hemen hemen liberal düşünürlerin tümünün eserlerinde beliren ortak bazı temalar söz konusudur.

Her şeyden önce hemen tüm klasik liberal düşünürler, belirli bir insan doğası anlayışına sahiptir. Klasik liberalizmin bireye ilişkin ayırt edici algısı, insanın bencil bir varlık olduğuna ilişkin Hobbesçu saptamaya dayanır. Buna göre insan, rasyonel olarak bencil çıkarları üzerine yaptığı hesapların peşinden koşan bir varlıktır. İnsan doğasına ilişkin bu saptama klasik liberal kuramın dayandığı faydacı ve iktisadi kuramlarla da desteklenir.

James Mill ve Jeremy Bentham tarafından insan doğasına ilişkin etkili bir alternatif kuram olarak ortaya koyulan faydacılık, özellikle John Stuart Mill’in eserlerinde siyasal bir içerik kazanır. Faydacı ahlaka göre insanların yöneldiği seçimler haz ve acı ilkesinden hareketle şekillenir. İnsanlar hazza yönelirken, acıdan kaçınmayı isterler. Ancak faydanın arttırılması anlık hazlara değil, uzun vadeli doğru hesaplara dayanır. Kısa vadede haz getiren kimi eylemler, uzun vadede olumsuz sonuçlara neden olabilir. Bu nedenle faydacılık, eylemlerin değerini rasyonel bir hesaba uygunlukla belir.



Faydacılık: Ahlak bakımından doğru eylem ya da siyasetin toplumun üyelerine en büyük mutluluğu getiren eylem ya da siyaset olduğunu savunan görüş (W. Kymlicka 2004, s. 13).

Faydacılara göre doğru eylem, insanın refahını arttıran eylemdir. Faydayı genel olarak arttıran bir eylem, bazı insanların tercihleriyle çatışabilir. Bu durumda bazı insanlar tercihlerini yaşarken, bazı insanların tercihleri tatmin edilemeyecektir; ancak bu bir tesadüfün yarattığı talihsizliktir. Kazananların sayısı kaybedenlerin sayı- sından yüksek oldukça, kaybedenlerin tercihlerinin, sayısal bakımdan daha fazla olanların tercihlerinin önüne geçmesi için hiçbir neden yoktur. Bu durumda faydacı bir siyaset anlayışının, çoğunluğun mutluluğunu sağlamaya yönelik bir siyaset algısı yaratması kaçınılmazdır. Ancak faydacı argümanların yarattığı bu çoğunlukçu demokrasi anlayışı, liberal kuramı, içkin ve aşkın eleştirilerin hedefi haline getirir. Nitekim faydacılığın siyasal savunusunu yapan John Stuart Mill, faydacılığın çoğunlukçu anlayışla bozduğu birey ve toplum arasındaki dengeyi yeniden kurma girişiminde bulunarak Hürriyet Üzerine adlı eserinde bireyler arasındaki eğitim farklarının gözetilmeksizin herkese tanınan eşit oy hakkının sakıncalarını tartışır.



Öte yandan bireyin kendi bireysel çıkarlarının peşinden koşan bir varlık olduğuna ilişkin saptama, klasik liberal kuramın iktisat anlayışını da biçimlendirir. Klasik liberalizmin iktisat anlayışı üzerindeki en etkili isim hiç kuşkusuz Adam Smith’tir.

Adam Smith (1723-1790). İskoç iktisatçı ve filozof. Adam Smith çoğu kez “kasvetli bilim” olarak da adlandırılan iktisat kuramının kurucusu olarak anılır. 1759’da yazdığı Ahlaki Duygular Kuramı adlı eserinde insanın bencil doğası ile herhangi bir müdahaleden uzak olarak kurulan sosyal düzen arasındaki bağları kuran bir güdüleme kuramı ortaya koyar. Smith’e iktisadın kurucusu unvanını kazandıran en önemli eseriyse 1776’da yazdığı Ulusların Zenginliği’dir. Eserin önemi ilk kez sistemli bir şekilde ekonominin işleyişini piyasa terimleriyle açıklama girişimi olmasından kaynaklanır.

Adam Smith, insan doğasına ilişkin rasyonalist ve liberal varsayımları kullanarak, liberal kuramın temel argümanlarından biri olan sınırlı devlet anlayışına, devletin sivil toplum üzerindeki rolü tartışması yoluyla katkıda bulunmuştur. Devletin müdahale etmediği serbest piyasanın kendi iç dengesini bulacağı inancına dayanan bu kuramda, devlete biçilen rol, Locke’un kullandığı mecazi ifadeyle “gece bekçiliği”dir. Başka bir deyişle, devletten tek beklenilen güvenliği sağlamasıdır. İleride yeniden değinileceği üzere bu türden bir devlet anlayışının daha sofistike izleri 20. yüzyılda yeniden gündeme gelecektir.



Faydacılık ve iktisadi liberalizmin katkılarıyla biçimlenen klasik liberal kuram, devletle ilişkilerin düzenlendiği kamusal alanı, zorunluluk alanı olarak tanımlanırken, özel alan hane içi ilişkilerin düzenlendiği mahremle sınırlar. Ancak kamu-özel dikhotomisinde iktisadi faaliyetlerin yürütüleceği ve bireylerin özgür anlaşmalar yoluyla refah düzeylerini arttırma yolunda çaba gösterecekleri bir alanın olmaması, liberal kuramcıları özel ve kamu arasında bir de toplumsal ilişkilerin sürdürüldüğü sivil toplum alanını varsaymaya yönlendirir. Sivil toplum alanı, devlet alanıyla karşılaştırıldığında, bireylerin yalnızca özgür iradeleriyle ilişki kurdukları ve herhangi bir müdahale görmeksizin kendi çıkarlarını takip ettikleri bir özgürlük alanı olarak kalmaz; aynı zamanda piyasanın da müdahale görmediği takdirde kendi iç dengesini sağlayacağı alandır. Adam Smith’in görünmez el olarak adlandırdığı piyasanın müdahale görmediğinde kendiliğinden bir iç dengeye ulaşacağı görüşü, toplumda çıkarları doğrultusunda çatışan bireylerin bu çatışmalarının sonucunda piyasanın doğal bir uyuma ulaşacağını varsayar.

Görünmez El Kuramı: Adam Smith’in 1776’da yazmış olduğu Ulusların Zenginliği eserinde ortaya koyduğu “görünmez el kuramı”, herkesin bencil olduğu bir toplumda, bilinçli bir dış müdahaleye maruz kalmayan piyasa ilişkilerinin kendiliğinden oluşacağına dair inancın ifadesidir. Kurama göre bireylerin çatışan çıkarları, bütünüyle serbest piyasada kendilerini ifade olanağı bulduğunda, piyasadaki fiyatlar ve kaynakların verimli kullanımı azami düzeyde gerçekleşme olanağı bulur.

Görünmez el kuramı, piyasa koşullarının serbest bırakıldığı bir sivil toplum alanında, kendi çıkarlarını önceleyen bencil bireylerin müdahale görmeden etkinlikte bulunabilecekleri bir özgürlük ortamı sağlandığında gerçekleşebilecek öngörülere sahiptir. Buradan hareketle klasik liberal kuramın, ahlaki ya da toplumsal belirlemelerden uzak, atom halinde hareket eden ve rasyonel hesaplamalar yapan bir birey anlayışına dayandığı söylenebilir. Klasik liberal kuramın iktisadi sonuçları, özellikle dönemin etkili kuramlarından Sosyal Darwinizm’le bütünleşerek bireylerin, kişisel kendi yetenek ve çalışkanlıklarına göre konumlandıkları bir toplumsal örgütlenme biçimine neden olur. Sosyal Darwinizm’e göre bireyler, kendi hayatlarında ne yapmak istiyor ve yapabiliyorlarsa, onu yaparlar. Buna göre yetenekli ve çalışma isteği olanlar refah içinde bir yaşam sürerken, yetersiz ve tembel olanların benzer bir refah düzeyine ulaşmaları imkânsızdır.



Bu noktada klasik liberallerin, bireylerin refahını bütünüyle tesadüfî bir etken olan yeteneklerine bırakarak, onların kişisel tarihleri sonucunda içinde bulundukları ekonomik ve toplumsal koşulları da olumladıkları ileri sürülebilir. Başka bir ifadeyle, klasik liberal görüş, piyasada, aynı yetenek ve aynı koşullarda bulunmayan insanları, devlet müdahalesinin sınırlanması adına aynıymış gibi değerlendirecektir. Dikkat edilirse devletin müdahalesini bütünüyle reddetme eğiliminde bulunan klasik liberal görüşün savunucuları, özgürlük adına eşitliği ve adaleti göz ardı etmiş olurlar.

Sonuçta klasik liberaller özgürlük-eşitlik paradigmasında, seçimlerini birey özgürlüğünden yana kullanırlarken, devletin eşitlik adına bile müdahale etmesini onaylamayacaklardır. Klasik liberal kuramcıların hedefleri, bireylerin özel anlaşmalar yoluyla ilişkili oldukları ve ekonomik etkinliklerini yürüttükleri toplumsal alanı genişletmek, devletin müdahale alanını daraltmak ve bu yoldan bireylerin daha geniş bir toplumsal alanda iradi eylemlerinin artmasını sağlamaktır. Tek tek bireylerin bir aradalığından oluşan toplum ise bireylerin özgür iradelerine dayalı, “(...) en azından ilke olarak dışsal bir gücün sürekli müdahalesine ihtiyaç duymaksızın kendiliğinden örgütlenme yeteneğine sahip” bir oluşumun ifadesidir (Üstel 1999, s. 77).

Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı