Irkçılık Nedir?

Irkçılığın da günümüzde, en azından söylem düzeyinde, faşizm kadar lânetli bir anlayışa işaret ettiğini biliyoruz. Faşist ideolojinin dayandığı temel ilkeler arasında yer alan ırkçılık, benimsendiği ve uygulandığı toplumların hiçbirinde sorunları çözmemiş, aksine hoşgörüsüzlük, iletişimsizlik ve çatışma gibi demokrasinin ve insan haklarının idealleriyle bağdaşmayan bir toplumsal iklimin doğmasına neden olmuştur. Şimdi “Irk nedir, ırkçılık nedir ve temel kabulleri nelerdir?” gibi soruları yanıtlamaya çalışacağız. Öncelikle de ırkçılık yaklaşımının dayandığı temel kavram olan ırkı inceleyerek başlayacağız.



Sinan Özbek, Irkçılık adlı yapıtında, ırk kavramının kökeni konusunda iki farklı sav olduğunu dile getirir (Özbek 2003, s. 10). Bu savlardan birini öne süren Albert Memmi, ırk (race) kavramının Latince’deki ratio kavramından türediğini ve günümüzdeki kullanımında hâl⠓zamandizinsel düzen” yüklemini içerdiğini savunmuştur; fakat Özbek’e göre ırkın ratio kavramından türetilmesi yeterince gerekçelendirilmemiş, keyfî ve zorlama bir yaklaşımdır (a.y.).

Ratio, Latincede aklın hesap yapan, çıkarımlarda bulunan ve ilişkiler kuran çözümleyici yönüne işaret eden bir terimdir ve modern felsefede bilginin en temel kaynağının akıl olduğunu savunan akılcılık (rationalism) yaklaşımının kökenini oluşturur.

Özbek, Immanuel Geiss’ın (Gays diye okunur) kökenbilimsel çözümlemesini, yani kavramın kökenini Latince yerine Arapçaya, bu dilde “kafa”, “kabile şefi” anlamları taşıyan Ras sözcüğüne dayandırmasını daha ikna edici bulmuştur (a.y.). Avrupa’da bu kavramı ilk kullananların İspanyollar ve Portekizliler olduğunu, bu ulusların Araplar’la olan ilişkilerini göz önüne aldığımızda Geiss’ın tezinin güçlendiğini söylemektedir (a.y., s. 10-11).



Arapçada ras, “kafa”, “kabile şefi” anlamlarında kullanılır ve Geiss’a göre Batı dillerinde ırk anlamına gelen raza, raca, rasse, race gibi sözcükler de bu temele dayanır.

Araplar’da bedevîlik kültürünün etkileri düşünüldüğünde ve bedevîlerin soya verdikleri özel önem göz önünde tutulduğunda, Geiss’ın kökenbilimsel çözümlemesi daha ikna edici bir boyuta varıyor. Mukaddime’de dünya çapında yankı uyandıran bir tarih felsefesinin temellerini atan İbn Haldun da (1332-1406), toplum yaşamının ve siyasetin temelini dayandırdığı asabiyet kavramının soy ve neden asabiyeti olarak iki farklı biçimde anlaşılabileceğini, toplumların uygarlık düzeyinin bu asabiyet türlerinden hangisine daha fazla önem verdikleriyle ilişkili olarak belirlenebileceğini savunur (İbn Haldun 2005, s. 335, 378-379). Daha çok biyolojik- genetik özelliklere işaret eden ırk kavramının dilimizdeki geçmişine baktığımızda da “uruk” sözcüğüne rastlarız (Özbek 2003, s. 16-17).

İbn Haldun’a göre soy asabiyeti, aynı kabilede birbiriyle akrabalığı bulunan insanların birbirinin yardımına koşmaları ve birbiriyle dayanışmaları; neden asabiyetiyse, farklı kabilelerin ve aşiretlerin, soy birliğinden çok ülkü birliği, özellikle de aynı dine bağlı olmaları nedeniyle birbiriyle dayanışmalarıdır.



Toplumsal yaşamı biçimlendirmek için ırk kavramını temel alan ırkçılık, bir grup insanın diğer insanlardan biyolojik, zihinsel ve/veya ahlâkî bakımlardan yalnızca farklı değil, daha iyi, daha üstün, daha yaratıcı olduğunu savunan ve bu savunmayı genetik köklere dayandıran bir siyasi anlayıştır. 19. yüzyılda İngiliz biyolog Charles Darwin’in Türlerin Kökeni adlı yapıtında ileri sürdüğü doğal seçilimi temel alan ve toplumsal alana uyarlayan Sosyal Darwinizm’den de yararlanan ırkçı yaklaşım, daha önce İdeolojiler başlıklı ünitenin Faşizm altbaşlığında da kısaca değindiğimiz üzere, daha yüksek ırkların/halkların daha aşağı olanları egemenliği altına almasını, hatta köleleştirmesini normal karşılar. Böyle bir normalleştirmeyi şu kabuller izler:

1. Yüksek/ırklar aşağı ırklarla asla karışmamalıdır, yoksa üstün ırk bozulur.

2. Aşağı ırktan olanlar, doğaları gereği, üstün ırktaki halklardan zekâ, fiziksel özellik ve ahlâk bakımından geri kalmıştır.

3. Aşağı ırktaki halk toplulukları, ekonomik, toplumsal, hukuki haklardan, üstün ırka ait halklarla aynı düzeyde yararlanamaz, hatta yararlanamamalıdırlar.

Irk sözcüğünün Türkçedeki geçmişi “uruk” sözcüğüne kadar uzanır. Günümüzde hâlâ kullanılan “uyruk” sözcüğünün de kökeninin “uruk” olduğunu öne süren dilbilimciler vardır.



Irkçılığın bu temel önkabullerinin, günümüzde çokkültürlülük olgusu gözlenen toplumlarda önyargıları, karşılıklı düşmanlık ve nefreti körükleyici olduğunu söylemek, bilineni tekrardan öte bir şey değildir. Batı Avrupa ülkelerindeki, Avustralya’daki ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki örnekleri düşünecek olursak, yoğun göç alan ülkelerde çoğunluğu oluşturan grupların, ülkelerine yeni gelmiş ve uyum sorunu yaşayan göçmenlere karşı hoşgörüsüz ve toplumdan dışlayıcı-ötekileştirici davranışları, ırkçı yaklaşımın dışavurumu olarak nitelenebilir. Bu yaklaşımın en sert ve dehşet verici uygulaması, yine İdeolojiler başlıklı ünitemizin ‘Faşizm’ altbaşlığında değinilenlerden de hatırlayabileceğimiz üzere, Almanya’da 1933-1945 yılları arasında Hitler yönetiminde görülmüştür. Fakat II. Dünya Savaşı’nı bitiren ve tüm dünyada özgürlük rüzgarları estirdiği savıyla Batı dünyasının liderliğini üstlenen Amerika Birleşik Devletleri’nde de, özellikle Afrika kökenli vatandaşlara karşı uzun yıllar boyunca sergilenen ırkçı tutum ve önyargılar, son 30-40 yıl içinde alınan ve uygulamaya geçirilen tüm siyasi ve hukuki tedbirlere karşın, tamamen aşılabilmiş değildir.

Afrika kökenli Amerikan vatandaşları için siyah ya da zenci ifadesinin kullanımı, Amerika Birleşik Devletleri’nde kanunen yasaklanmıştır.

Irkçılıkla bağlantılı olarak görülen ve biyolojik-genetik temellerin ötesine geçerek halkları dil, din, kültür alanlarında da üstün-aşağı ayrımı eksenine oturtmaya çalışan etnosentrizm, bir grup insanın ya da halkın kendi ırk, din, dil, değer dizileri ve kültürlerinin diğer halklarınkinden üstün olmasının doğal olduğunu ve değerlendirme ölçütlerini koyması gerekenin üstün olan halk olması gerektiğini savunan yaklaşımdır. Böyle bir yaklaşımı benimsemek, farklı kültürleri aşağılamaktan ve değersizleştirmekten başka bir şey ortaya çıkarmaz; bu değersizleştirmenin de, ilkece ırkçılıktan hiçbir farkı yoktur. Günümüzde etkileri azalmış olsa da, 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyıl başlarında, Batı toplumlarının bu yaklaşımı benimsedikleri, hatta antropoloji biliminin, tam da bu zaman diliminde, Avrupa’da insan ırklarının araştırılması ve sınıflandırılması amacıyla oluştuğu, çeşitli insan fosillerine ilişkin kafatası ölçümleri yapıldığı da bilinmektedir. Batı Avrupa’nın, kendi oluşturduğu kültür ve uygarlık çevresinin dışında kalan diğer uygarlıkları küçümseyip, kendi üstünlüğünü bilimsel açıdan temellendirecek malzeme bulma arayışı biçiminde çeşitli yazılı yapıtlara yansıyan etnosentrizm, ünlü Fransız antropolog Claude Lévi-Strauss (1908-2009) ve ünlü bilim felsefecisi Paul Feyerabend (1924-1994) tarafından sert biçimde eleştirilmiştir. Lévi-Strauss ve Feyerabend, etnosentrizmin hiçbir bilimsel temele dayanamayacağı görüşünde tam bir fikir birliği içindedir.



Etnosentrizm, ırkçılık gibi belirgin olarak biyolojikgenetik özellikleri vurgulamasa da, insan topluluklarını birbirinden ayırırken ırk ölçütüne dil, kültür, din gibi diğer unsurların yanında yer vermekte ve yalnızca üstün olarak nitelediği topluluğa değerlendirme, değer ölçütü getirme hakkı tanımaktadır; bu da özünde ırkçılıktan farklı bir tutum değildir.

Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı