Eşitlikle İlgili Başlıca Fikir Akımları

Eşitlikle ilgili başlıca düşünceleri, eşitlik tiplerini ortaya koyan düşünceler ile eşitliğe karşı, yani eşitliğin günümüz siyasal ve toplumsal koşullarında gerçekleştirilebilir bir ideal olmadığını savunan düşünceler olmak üzere ikiye ayırmak olanaklıdır. Eşitliğin, varlıksal/özsel eşitlik, fırsatta eşitlik, şartlarda eşitlik ve sonuçlarda eşitlik olmak üzere dört temel tipte görüldüğünü savunan Bryan Turner’a (1945-) göre, varlıksal/özsel eşitlik, en çok dinlerde ve ahlak geleneklerinde rastlanan bir eşitlik tipidir (Turner 2007, s. 36). Her ne kadar modern dünyada sekülerleşme (laikleşme) ve doğal hukukun insan doğasıyla ilgili tartışmanın ahlâkî çerçevesini çizme özelliğini yitirmesinin sonucu olarak önemini yitirmiş görünse de, Marxist felsefî antropolojide de bu kabul temellendirilmeye çalışılmıştır. Bu temellendirmeye göre, insan özü gereği, doğa karşısındaki egemenliğini giderek arttıran, daha genel bir etkileşime, özerkliğe, bilince ulaşmaya yönelen ve bu doğrultuda kendi yapıp etmeleriyle kendini biçimlendiren evrensel ölçekte özgür bir varlıktır (a.y.).



Din ve ahlak geleneklerinde karşımıza çıkan varlıksal/özsel eşitlik, Marxist insan felsefesinde, insanların doğa karşısındaki egemenliğini giderek arttıran, daha genel bir etkileşime, özerkliğe, bilince ulaşmaya yönelen ve bu doğrultuda kendi yapıp etmeleriyle kendini biçimlendiren evrensel ölçekte özgür varlıklar olmak bakımından eşit oldukları düşüncesine dayanarak temellendirilmeye çalışılmıştır.

Ne var ki günümüzde varlıksal/özsel eşitliği savunanlara pek rastlamıyoruz. Diğer yandan, modern düşüncede eşitlik, karşımıza daha çok fırsatta eşitlik ve şartlarda eşitlik biçiminde çıkmaktadır (a.y.). Fırsatta eşitlikle işaret edilen, önemli toplumsal kurumlara girme hakkı, kaliteli eğitimden yararlanma hakkı gibi hakların herkese tanınması ve çalışkanlık, başarı, yetenek gibi genel-geçer ölçütlere bağlı olması gerekliliğidir. Şartlarda eşitlik de bu bakımdan, fırsatta eşitlikten ayrı tutulamaz; fakat şartlarda eşitlik, fırsatta eşitliğe ek olarak yarışa katılanların yarışa aynı noktadan, yani ekonomik ve toplumsal şartlar eşitlenmiş olarak ve abartısız engellerle başlamasının sağlanması gerektiğine de işaret eder: Hatta şartlarda eşitlik sağlanmadan, fırsatta eşitliğin de sağlanmış olamayacağı öne sürülür (a.y., s. 37).



Şartlarda eşitlik ve fırsatta eşitlik birbirine sıkı sıkıya bağlıdır; ilki sağlanmadan ikincisi sağlanmış olmaz. Her iki eşitlik anlayışına göre de, toplumda sunulan belirli olanaklara erişim, bir yarışı/rekabeti gerektirmektedir. Dolayısıyla modern düşüncenin ürünü olan bu eşitlik anlayışlarının temelinde liberal-kapitalist bir zihniyet vardır.

Sonuçlarda eşitlik ise başlama noktası ve koşulları, doğal yetenek gibi unsurlar gözetilmeksizin, yasama veya diğer siyasal araçların kullanılarak sonuçlarda eşitliğin sağlanmasını esas alır (a.y.). Kadınlar, çocuklar, etnik azınlıklar gibi ayrıcalıksız ya da avantajsız gruplar için olumlu ayrıcalık (pozitif ayrımcılık) güden toplumsal programlar, Turner’a göre, şartlarda eşitsizliği toplumsal eşitliğe dönüştürmeyi amaçlar (a.y.). Sonuçlarda eşitlik düşüncesi, dile getirilen bu özellikleri, fakat bundan da çok rekabete ve piyasaya özgü eşitsizlikleri gidermeyi amaçlaması bakımından sosyalist politika programlarına ilham kaynağı olmuştur (a.y., s. 38).

Ne var ki eşitliği savunulabilir bulmayan, böyle bir idealin gerçekleştirilmesinin günümüz koşullarında neredeyse olanaksız olduğunu, eşitliğin sağlanmasının bedelinin bireysel özgürlüklerin sınırlandırılması olacağını ileri sürenler de bulunmaktadır. Eşitliğe karşı ileri sürülen savları şöyle özetleyebiliriz: 1. Farklı eşitlik tipleri çoğu kez bağdaşmaz. Söz gelimi fırsatta ve şartlarda eşitlik, sonuçlarda eşitsizlik doğurabilir (a.y.). 2. Toplumsal eşitliği sağlamaya yönelik bir program uygulanabilir olmaktan uzaktır, çünkü şartlarda ve sonuçlarda köklü bir eşitlik meydana getirmek, devletin toplumu totaliter bir yapıya dönmeye zorlayıcı araçlar kullanacak siyasi bir tutuma girmesine yol açabilir. Böylelikle yeteneği, başarıyı ve bireyden kaynaklanan diğer özellikleri ikincil kılacak bir tür siyasal despotluk tehlikesi bulunmaktadır (a.y.). 3. Bazı köktenci eşitlik biçimleri istenebilir değildir, çünkü eşitliği sağlamak başka istenen değerlerle bağdaşmayabilir. Hatta eşitlik, kişisel özgürlük idealiyle bağdaşmaz, yani eşitlik idealiyle kişisel özgürlük ideali birbirini dışlar (a.y., s. 39).



Sonuçlarda eşitlik, yasama, pozitif ayrımcılık güden toplumsal programlar gibi araçlardan yararlanılarak eşitsizliğin giderilmesini amaçlar ve böyle bir amaç koyması bakımından, sosyalist siyasetçiler için bir ilham kaynağıdır.

Eşitliğe karşı savların eksenini liberal düşünce oluşturmaktadır. Liberaller bir yandan eşitliğin gerçekleşmesi için devletin devreye girmesi durumunda ortaya siyasal despotluğun çıkacağını, diğer yandan eşitliğin gerçekleşmesinin bireysel özgürlükleri ikinci plana atarak değersizleştireceğini savunarak, eşitliğin gerçekleştirilebilir bir ideal olmadığını temellendirmeye çalışırlar.




Eşitliğe karşı ileri sürülen görüşlerden bazıları da ideolojik bir yöne sahiptir. Turner bunları “eşitsizlik ideolojileri” olarak adlandırmış ve dinsel, doğal ve ekonomik eşitsizlik olarak üç ana başlık altında incelemiştir (a.y., s. 79-101). Dinsel eşitsizlik, geleneksel biçimde kişiler arası eşitsizliği meşrulaştıran ideolojilere kaynaklık eder, fakat her din geleneği, böyle bir meşrulaştırmaya aynı ölçüde yatkın değildir (a.y., s. 80). Söz gelimi, Max Weber’e göre modernizmi kolaylaştıran Kalvinci Protestanlık ile modernizme karşı olarak konumlanabilecek Hinduizm, Konfüçyüsçülük, Budacılık gibi Asya tipi dinler eşitsizliği temellendirme bakımından eşdeğer tutulamaz (a.y.). Özellikle dinin özü itibarı ile sorgulanamadan inanılan dogmalarla örülü olması, insanlar arasındaki eşitsizliğin Tanrı’nın bir buyruğu olduğu yorumunu yapanların işini kolaylaştırmaktadır. Oysa eşitlikle ilgili düşünceleri tartışmaya açtığımız bu başlığın ilk cümlelerinde ifade ettiğimiz gibi, modern düşünceden çok önce, tek tanrılı dinlerde eşitliği temellendirici unsurlar bulmak da olanaklıdır. Örneğin Hıristiyanlığa göre, tüm insanlar, Tanrı’nın çocukları olmak bakımından eşittir.

Eşitsizliği dinsel, doğal ve ekonomik açılardan temellendirmeye çalışan ve bu temellendirmelerle eşitsizlik ideolojilerine yol açan düşünme biçimleri de vardır.

Doğal eşitsizlik, Endüstri devrimi sonrasında Darwin’in geliştirdiği Evrim kuramını temel alır. Yalnızca ekonomik değil, ırksal eşitsizliğin de doğal temelleri (doğal seçilim/ayıklama süreci) olduğunu öne sürmüş olan doğal eşitsizlik/Sosyal Darwincilik, 19. yüzyıl sonlarında özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde popüler hâle gelmiş, emperyalizmin ve ırkçılığın temellendirilmesinde sıklıkla başvurulmuş bir görüş olarak düşünce tarihindeki yerini almıştır (a.y., s. 86).



Doğal eşitsizlik, insanların ekonomik ve ırksal açıdan eşit olamayacaklarını, bunun da temelinde doğal seçilim/ayıklama sürecinin bulunduğunu savunan bir görüştür. Darwin’in geliştirdiği evrim kuramını temel aldığından, toplumsal alanda bu görüşleri savunanlara Sosyal Darwinciler de denir.

Ekonomik eşitsizlik ise faydacılığı, sekülerliği, modern kapitalizmin klasik ekonomi anlayışını temel alır ve mülkiyeti, mülk üzerindeki eşitsiz dağılan hakların doğal olduğunu savunur. Liberal düşüncenin öncülerinden Locke’a göre insanın emek verdiği şeyler üzerindeki mülkiyet hakkı, doğal bir haktır ve kimsenin elinden zorla alınamaz. Sivil çıkarlar “Hayat, özgürlük, sağlık ve bedenin dinlenmesi; para, arazi, ev, eşya ve benzeri dışsal şeylerin mülkiyetidir” (Locke 1995, s. 27). Bu anlayışa göre, sahip olunan mülkiyetin miktarına ve değerine bağlı olarak ekonomik- toplumsal sınıf ayrımlarının olması, toplumun doğal düzeninin bir parçasıdır. Modern kapitalizmin klasik ekonomi anlayışı ise en yetkin ifadesini Adam Smith’in (1723-1790) Ulusların Zenginliği (The Wealth Of Nations) adlı yapıtında bulur.

Ekonomik eşitliğin dayandığı düşünsel temeller arasında faydacılık, sekülerlik (laiklik, dünyevilik) ve modern kapitalizmin klasik ekonomi anlayışı yer alır.



Tüm bu eleştirilere ve ideolojik temellendirme çalışmalarına karşın, toplumsal ve ekonomik eşitliğin siyasal eşitlikten daha önemli olduğu düşüncesi, genel kabul görmektedir; çünkü toplumda eşitsizliğin azaltılması yönündeki çabaların artması hem çatışma ve gerilim ortamının azalmasına hem toplumu oluşturan gruplar arasında işbirliğine hem de yönetime ilişkin meşruiyet duygusunun artmasına yol açar (a.y., s. 46). Başka bir söyleyişle, insanlara yalnızca yasalarla ve ilkece tanınmış eşit haklar, toplumsal yaşamda karşılığını bulmadıkça yani hayata geçmedikçe bir anlam ifade etmez ve böyle bir ortamda özgürlük de içi boşaltılmış bir ideal durumuna düşebilir.

Ekonomik eşitsizliği temellendiren başlıca liberal düşünürler olarak Locke ve Smith sayılabilir.

Şimdiye dek söylenenlerden, özgürlük ve eşitliğin toplumsal düzen içerisinde ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu-en azından oluşturması gerektiğini-, daha da önemlisi bu iki olgunun birbiriyle sıkı bir ilişki içinde olduklarını çıkarmak mümkündür. Öyleyse “Özgürlük ve eşitlik arasında nasıl bir ilişki vardır?” sorusunu sormak kaçınılmazdır.

Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı