Demokrasi Karşıtı Örgütlerin Demokrasideki Yeri: Demokrasi Paradoksu

Önceki başlıkta ‘Çoğunluğun Diktatörlüğü ve Temsilde Adalet Sorunu’ başlığı altındaki son sözlerimizde, demokrasi ile yönetilen toplumlarda karşı karşıya kalınan bir açmaza dikkat çektik. Her iki seçenek de demokratik yönetimleri ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakır denildiğinde, herhalde bu bir abartı olmaz. Genellikle paradoks olarak nitelenen, demokrasi ile işbaşına gelmiş yönetimlerin, hak ve özgürlükleri sınırlama yönlü tavırlarıdır. Hatta, demokrasi paradoksu, böyle bir tavrın, demokrasinin bir yasal sistem olarak sağladığı iddia edilen azami ölçüde hak ve özgürlükler ile çelişki olduğu eleştirisinden başka bir şey değildir.



Paradoks, ya da çelişki, bir şeyin aynı anda hem olup hem olamayacağını öne sürme anlamında kullanılan, Eski Yunanca kökenli bir terimdir. Demokrasi Paradoksu ise demokratik yönetimlerin demokrasiyi koruma adına özgürlükleri sınırlayıcı önlemleri yasalaştırdıklarında, demokrasinin vaat ettiği geniş hak ve özgürlükleri çiğnedikleri ve demokrasinin özüyle çelişkili bir tutumun ortaya çıktığı savının savunulmasıdır.



Madalyonun öteki yüzüne bakacak olursak demokratik yönetimlerin, demokrasinin özüne sadık kalma adına, kendilerini yönetime seçen toplumun hak ve özgürlükler bakımından geleceğini tehlikeye atma hakkı var mıdır? Söz gelimi, katı bir ideolojik temele dayanan ve toplumu totaliter esaslara göre yeniden yapılandırmayı amaçlayan bir grup insan parti kurduklarında, böyle bir siyasi partinin iktidara gelmek için demokrasinin tüm araçlarından faydalanmasına, demokrasiyi ortadan kaldırmayı vaat etmelerine ve/veya istediklerine ulaşmak adına toplumda barışı, huzuru bozacak eylemler yapmalarına izin vermek, demokrasiyle ne kadar bağdaşmaktadır? Başka türlü söyleyecek olursak, siyasal rakipleri veya mevcut seçilmiş iktidara yönelik yine seçilmiş muhalefeti ve tercihleri meclise yansımamış/yansıyamamış diğer toplum katmanlarını sindirme, susturma yahut yok etme gibi demokrasinin özüyle bağdaşmayan amaçlar taşımadığı sürece - demokratik yönetimlerin bir yönetim ve yasa yapma biçimi olarak demokrasiyi korumak adına aldıkları yasal önlemler, demokrasinin özüyle bağdaşabilir mi? Eğer bu soruya olumlu yanıt verilecekse demokrasinin sağladığı bireysel seçim olanakları ortadan kalktığında, halkı nelerin beklediği sorusuna da doyurucu bir yanıtın verilmesi gerekir.

Demokratik yönetimlerin sınırlayıcı önlem alması hakkını ve gerekliliğini demokrasinin sürdürülebilirliği uğruna savunanlar, demokrasi paradoksunun yalnızca görünürde bir paradoks olduğunu savunurlar ve demokrasinin yok edilmesi durumunda ortaya çıkması olası bazı etik sakıncalara işaret ederler. Bu sakıncaların başlıcaları, özgürlük ve sorumluluğun ortadan kalkmasıdır. Toplum Sözleşmesi adlı yapıtında, Jean-Jacques Rousseau, her ne kadar doğrudan bir demokrasi savunması yapmış olmasa da, onun toplum sözleşmesinden beklentileri ve ‘Genel İstenç’ kavramına yüklediği anlam(lar), demokrasi paradoksu olarak ifade edilen böylesi bir yönetim sorununda ortaya koyacağı tavır hakkında ipucu vermektedir. Rousseau’ya göre, toplum sözleşmesinden sonra ortaya çıkan yapının temel özellikleri şunlardır: 1. Herkes bireysel özgürlüğünün ve haklarının tümünü- koşulların herkes için eşit olduğu ve kimsenin bu koşulları başkaları adına değiştiremeyeceği- bir topluluğa devretmiştir (Rousseau 1968, s. 60); 2. Haklar herkes için eşittir ve asla bireyin istencine göre belirlenmez; çünkü böyle bir durum, toplumsal sözleşme ile ortaya çıkan birliği/bütünlüğü anlamsız kılar (a.y., s. 60-61); 3. Herkes-özgürlük ve haklar açısından-görünürde kaybettiğini telâfî eder, yani feda ettiğinden fazlasını elde etmiş olur (a.y., s. 61).; 4. Böylece, her birey, şahsını ve güçlerinin tümünü ‘genel istenç’in öngördüğü doğrultuda, topluluğa verir; topluluğun oluşturduğu bu yeni bütünde de topluluğun tüm üyeleri, bütünün ayrılmaz birer parçası olarak aynı/eşit davranışa tâbîdir (a.y.). Öyleyse genel istencin ne olduğunu sormak kaçınılmazdır. Rousseau’ya göre genel istenç, “...Doğası itibarı ile eşitliğe yönelik oluşundan ötürü, hükümdarlığın-zaten başka türlü olması mümkün olmayan- uygulamasıdır” (a.y., s. 69). Rousseau’nun şimdiye kadar ele aldığımız görüşleri, şöyle bir yoruma varmak için yeterli gibi görünmektedir: İçinde bulunduğu siyasal ve yasal sistemi yıkacak bir örgütlenmeye yeltenen her birey -hele hele bu sistem topluluğun barış içinde yaşadığı ve kimsenin birbirinin haklarını çiğnemediği, kendileri için çizilmiş olan özgürlük sınırlarını aşmadığı, hak ve özgürlüklerin toplumun her bireyi için azami ölçüde ve eşit tutulduğu bir birliği meydana getirmişse- varlığını genel istence borçlu yasaları uygulamakla yükümlü olan hükümdar/ yönetim erki tarafından cezalandırılabilir; çünkü insanların barış içinde yaşadığı bir sistemi kendi bencil istekleri ve/veya çıkarları doğrultusunda yıkmaya yeltenen her birey, aslında genel istence karşı hareket etmektedir ve çoğunluk tarafından bu istence uymaya zorlanmalıdır.



Rousseau’ya göre, ‘Genel İstenç’ ile ‘Herkesin İstenci’ birbirine karıştırılmamalıdır; çünkü genel istenç yalnızca kamu yararını gözetirken, ‘herkesin istenci’ özel/kişisel yararı gözetir, yani bireylerin istençlerinin toplamından başka bir şey değildir.

Toplum hâlinde yaşam açısından demokrasinin ve ‘açık toplum’un önde gelen çağdaş savunucularından biri, 20. yüzyılda bilim ve siyaset felsefecisi olarak adını duyurmuş olan Karl Raimund Popper’dir (1902-1994).

Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları adlı yapıtında, ‘totaliter’ olarak adlandırdığı yönetim biçimlerine ve bu yönetimin sonucu olarak ortaya çıkan ‘kapalı’ toplumlara şiddetli eleştiriler getirmiştir. Bu eleştirileri yöneltirken en çok hedef aldığı filozoflar da Platon, Hegel ve Marx olmuştur.



Popper’e göre, tarihsicilik adı verilen bakış açısı, demokrasiye yönelik şöyle bir eleştiri getirmiştir: “Demokrasi, totaliter rejim denemelerine karşı mücadele edebilmek için, totaliter yöntemleri kopya etmek ve uygulamak durumundadır; bunun sonucunda kendisi de totaliter olmaktan öteye gidemez” (Popper 1966, s. 2). Yine Popper’e göre, tarihsiciliğin en önemli özelliklerinden biri de ‘tarihin yasaları’nı bularak, geleceğin neler göstereceği hakkında öngörüde bulunulabileceğini ileri sürmesidir. Bu düşünce biçiminin felsefe tarihindeki ilk sistematik kaynağı ise - Popper’e göre- Platon’un Devlet adlı yapıtında ortaya koyduğu toplum ve yönetim anlayışıdır ve bu yönetim anlayışı, ‘kapalı toplum’a ve demokratik olmayan bir yönetime dayalı sistemi meydana getirmektedir, oysa Popper liberal demokrasi ve ‘açık’ toplum anlayışını savunmaktadır. Popper, karşıt anlayışlardan doğan toplumları kısaca şöyle karşılaştırır: Kapalı toplumun insanları, akrabalık, sürekli bir arada bulunma, çabaları, üzüntüleri ve coşkuları bakımından birbirlerine çok benzeme gibi özellikler taşırken açık toplumun bireyleri, kendi özgür istençleri ile verdikleri kararların her türlü sonucu ile yüzleşirler, yani sorumluluk alırlar (Popper 1966, s. 173). Kapalı toplumlardan açık toplumlara geçiş, Popper’e göre, insanlığın kat ettiği en büyük aşama, içinden geçtiği en derin devrim sürecidir (a.y., s. 175). Yani, demokratik bir yönetim esasına dayalı açık toplumun varlığını korumak adına yasal tedbirlere başvurmak, Popper’e göre, demokratik yönetimlerin bir çelişkisi olmayacaktır.



Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı