Çokkültürlülük ve Çokkültürcülük

Yeni Çağ’ın seküler Avrupa Medeniyeti -ya da kısaca “Batı”- ve bu medeniyet çerçevesinde oluşan Batı Avrupa ulus-devletleriyle Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya gibi ülkeler, Aydınlanma ve Endüstri Devrimi gibi önemli toplumsal dönüşüm süreçlerinden geçmiştir.



Bu süreçlerin sonrasında dünya çapında bir ekonomik ve siyasi üstünlük kuran “Batı”, “modern” ve hatta “postmodern” diye adlandırılan düşünme biçimlerinin ve değer anlayışlarının mimarı olmuştur. Özellikle 1945’ten sonra, Batı’nın gelişim ve dönüşüm süreçlerinden geçmemiş farklı kültür ve ulusal kimliklerden insanlar, daha insanca bir yaşam umuduyla Batı ülkelerine artan bir yoğunlukla göç etme eğilimi göstermiştir. Bu göçler, önemli sorunları da beraberinde getirmiş ve 20. yüzyılda özellikle yoğun göç alan ABD, Kanada, Avustralya, Fransa gibi ülkelerde siyaset felsefesi açısından da önem taşıyan çokkültürlülük, çokkültürcülük, ötekileştirme, yabancı düşmanlığı gibi pek çok yeni konu tartışmaya açılmıştır.

Bu başlığımızda, işe “çokkültürlülük” ve “çokkültürcülük”ten neyin anlaşıldığını, bu sorunların toplum ve siyaset gündemine nasıl oturduğunu anlamaya çalışarak başlayacak, bu iki kavramı birbirinden ayırt etmenin olanaklarını araştırarak hem çokkültürlülükle hem de çokkültürcülükle karşıtlık içeren bir kavramı, “ırkçılığı” çözümleyerek devam edecek, tüm bu kavramları siyaset felsefesi bakış açısından değerlendirmeye çalışacağız.

Konu Başlıkları:

- Çokkültürlülük nedir?
- Çokkültürcülük nedir?
- Çokkültürlülük-çokkültürcülük ilişkisi
- Irkçılık nedir?

Çokkültürlülük de çokkültürcülük de ırkçılık da 20. yüzyılda ortaya çıkmış siyasi sorunlardır ve bunların felsefe temelinde değerlendirilmesi de aynı yüzyılda başlamıştır. 20. yüzyıldaki gelişmelerin günümüz yaşam koşulları üzerindeki belirleyici etkisi göz önüne alındığında, çağdaş felsefenin başlangıcını 20. yüzyıl başlarına kadar geri götürmek ve içinde bulunduğumuz 21. yüzyılı da hâlâ çağdaş felsefenin bir uzantısı olarak görmek olanaklıdır. Çokkültürlülük, çokkültürcülük ve ırkçılık, bundan dolayı, çağdaş siyaset felsefesinin sorunlarıdır ve tüm bu kavramlar üzerinde tartışmalar günümüzde de sürmektedir.



Çokkültürlülük, çokkültürcülük ve ırkçılık sorunları, 1. Demokrasi ve insan hakları açısından, 2. Siyaset felsefesinin daha temel ve genel sorunları açısından değerlendirilebilir.

Hatta bu tartışmaların, geçen yüzyıldan bu yüzyıla taşınan iki ana siyasi ideal eksenine oturmakta olduğunu söyleyebiliriz. Bu eksenlerden birini demokrasi ve demokrasiyle gerçekleştirilmesi hedeflenen eşit ve özgür bireyler topluluğuna dayalı toplum düzeni, diğerini de demokrasinin sıkı bir ilişki içerisinde bulunduğu evrensel insan hakları oluşturur. 2011 yılının ilk ayı içerisinde Mısır halkının 30 yıllık devlet başkanını görevden çekilmeye zorlaması, Yemen’deki isyanlar ve ilerleyen aylarda Suriye halkının kendi devlet başkanlarına yönelik isyanı, demokrasinin ve insan haklarının küreselleşen bir talep ve aynı zamanda yerel kültürleri aşan boyutta bir insanlık sorunu olduğuna işaret ediyor. Öyleyse bizim de bu ünitenin başlığını oluşturan çokkültürlülük, çokkültürcülük ve ırkçılığı, öncelikle demokrasi ve insan hakları açısından değerlendirmemiz uygun olur. Değerlendirmemizin ikinci ve son aşamasınıysa, genel siyaset felsefesi sorunları odağında gerçekleştireceğiz.



İlkin, demokrasi ve insan hakları eksenli bir değerlendirme için, “Siyaset Felsefesi I” adlı kitabın “Demokrasi ve Sorunları” başlıklı ünitesinde de yer alan liberal demokrasinin özelliklerini yeniden hatırlatmak yararlı olacaktır. Söz konusu ünitede, liberal demokrasiyle ilgili şunları görmüştük:

1. Liberal demokrasi, bireyi temel alan, hak ve özgürlüklerin en geniş biçimde yaşanmasını savunan bir görüştür.

2. Bunun yanında, liberal demokrasi, çoğulculuğu, serbest piyasa ekonomisini, sivil toplumu, özel yaşamın dokunulmazlığını ya da bireyin özerkliğini ve karşılıklı hoşgörüyü de- savunur ve vazgeçilmez görür (Yazıcı 2008, s. 172).

3. Günümüzde çoğu Batı ülkesi liberal demokrasi anlayışından doğan çeşitli sistemlerle yönetilir, hatta Avrupa Birliği’nin siyasi temelini de bu demokrasi anlayışının temsil ettiği değerler oluşturur (a.y.).



4. Demokrasi ile yönetilen toplumlarda, seçilmiş yöneticilerin, toplumun bütünü için refah seviyesini, bireysel hak ve özgürlüklerinin tümünü korumak, güçlendirmek ve geliştirmek gibi temel yükümlülükleri söz konusudur. O halde, demokrasiyle yönetilen günümüz çokkültürlü toplumlarında, çokkültürcülük de sine qua non bir siyaset anlayışı olarak demokrasiye eşlik eder.

Latincede conditio sine qua non, “onsuz olmaz koşul” anlamında kullanılan mantık temelli bir terimdir ve mantıksal bir ilişkiyi dile getirir. Günümüzün çokkültürlü toplumlarında da demokratik bir devlet için çokkültürcü bir siyaset anlayışını benimsemek olmazsa olmaz bir koşuldur.

Ayrıca demokrasi, insanlara yönetimde yapılan hataları düzeltme olanağı tanıması bakımından, en erdemli yönetim biçimidir (Cevizci 2005, s. 446). Mevcut siyasi sistemler arasında en çok demokrasinin tercih edilmesi, onun yalnızca hataları düzeltme olanağı sağlamasından mı kaynaklanmaktadır? Hiç kuşkusuz, bu soruyu olumlu biçimde yanıtlamak çok güçtür, çünkü demokrasiyi yalnızca siyasetteki hataların düzeltilmesine indirgemek, demokrasinin diğer ideallerini dışarıda bırakmak olur ki bu da haksız bir değerlendirme olur.

Demokrasinin bir başka olumlu yönü, inançları, kültürleri, dünya görüşleri ve yaşam tarzları birbirinden önemli ölçüde farklılık gösteren bireylerin ve toplulukların, tek bir toplum/devlet çatısı altında birarada barış içinde yaşamasını sağlayacak yasal düzenlemelerin de yapıldığı bir siyasal sistem olarak, çoğulcu bir anlayışa sahip olmasıdır. Demokrasi tek ya da özel bir kişinin, grubun, sınıfın toplumda üstünlüğü düşüncesinden değil, hak ve özgürlükler bakımından insanlar arasında bir eşitlik olduğu düşüncesinden beslenir. Demokrasi uygulamalarında, 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından da kabul edilen ve tüm dünyaya duyurulan, hatta çağın gereksinimleri çerçevesinde sürekli yeni bildirgelerle desteklenen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni temel alır. İşte demokrasi ve insan haklarının çokkültürlülük ve çokkültürcülükle bağlantısını liberal demokrasinin bu özellikleri aracılığıyla kurduğumuzda, demokrasi ve çokkültürcü siyaset arasında az önce değindiğimiz sine qua non ilişkisi, bir “olması gereken” olarak daha açık biçimde görülür.



Demokrasinin idealleri, yalnızca yöneticilerin siyasette yaptıkları hataları düzeltmekle sınırlandırılamaz.

Demokrasiyle çokkültürlülük ve çokkültürcülük arasında bir başka güçlü bağlantı da, 17. yüzyıl sonlarında Locke ve 19. yüzyıl ortalarında Mill’in açtığı özgürlük anlayışı yolundan yürüyen İngiliz liberallerinin 20. yüzyılın başlarında, geliştirmiş oldukları çoğulculuk görüşü üzerinden kurulabilir: Temel olarak azınlıkların ya da azınlıkta kalmış etnik toplulukların haklarının, yalnızca sayısal çoğunluk olmak bakımından kendilerine göre daha güçlü grup ya da gruplar karşısında korunması gerektiğini savunan siyasi çoğulculuk (pluralism), iktidarın da olabildiğince çok toplum katmanına yayılması gerektiğini vurgulamıştır (Güçlü vd. 2008, s. 320). Bu toplum katmanları, dinsel, ekonomik sınıflardan, meslek ve eğitim kurumlarına, sivil toplum örgütlerine kadar pek çok unsuru içerecek biçimde anlaşılır ve iktidarın bu katmanlara yayılmaması durumunda, tek elden yönetimden doğan sorunların ortadan kalkmayacağı öne sürülür (a.y.). Çokkültürcülüğün ortaya çıkmasına yol açan talepler de, temelde çoğulcu yönetim anlayışına yönelik bir talep olarak yorumlanabilir.

Çokkültürcü siyaset anlayışının ortaya çıkmasına zemin hazırlayan talepler, temelde çoğulculukla (pluralism) ilişkili taleplerdir.

Bu iki bağlantı, demokrasi ve insan haklarıyla ırkçılık arasında da kurulabilir; fakat bu durumda ırkçı siyaset anlayışıyla hedeflenenin, demokrasi ve insan haklarıyla öngörülene tam ters bir toplum modeli olduğunu söylemek uygundur. Hatı rlayacağınız gibi, Karl Popper, böyle bir toplumu “kapalı toplum” kavramıyla ifade etmiştir. İster ırk, ister dil, din ya da kültür temelinde bir ayrım olsun -yani ister ırkçılığı ister etnosentrizmi değerlendiriyor olalım- insanları kendi seçimleri olmayan özelliklerinden dolayı ayrımcılığa ve aşağılanmaya tâbî tutmak, azınlıktaki bir kültürün üyesi olmasına bağlı güçsüzlüğünü fırsat bilerek bir insanı ya da etnikkültürel grubu toplum yaşamının bütünlüğünden koparmak, yani ötekileştirmek, yalnızca demokrasinin ideallerine ters düşmekle kalmaz, aynı zamanda insan hakları temelli yurttaşlık haklarına yönelik tehdit de oluşturur. 1945’ten günümüze faşist ideolojinin en azından söylem boyutunda sürekli kötülenmesinin nedenlerinden belki de en önemlisi, ırkçılığı ve/veya etnosentrizmi temel alarak çokkültürlü toplumlardaki azınlıkları tekkültürcülüğe, tek biçimliliğe uyum sağlamaya zorlamaları olmuştur.



Irkçılığı ve etnosentrizmi temel alan faşist siyaset anlayışı, tekkültürcülüğü toplumun tüm üyelerine dayatır ve politikalarını benimsemeye direnen azınlık unsurları üzerinde ya temel yaşam haklarını çeşitli biçimlerde tehdit ve gasp ederek, ya da ötekileştirip toplumsal yaşamdan koparmaya çalışarak baskı oluşturur.

Demokrasi ve insan hakları temelinde çokkültürlülüğü, çokkültürcülüğü ve ırkçılığı değerlendirdikten sonra, bu kavramlar üzerinde siyaset felsefesinin daha genel sorunlarını tekrar göz önüne alarak bir değerlendirme yaptığımızda, ilkin toplumsal yaşamın örgütlenişi, devlet ve egemenlik sorunuyla karşılaşırız. “Siyaset Felsefesi I” adlı kitabın ilk ünitesinden de hatırlayacağınız üzere, siyaset felsefesinin iki temel sorusu olduğu kabul edilen “Kim hangi haklara sahip olacak?” ve “Egemenlik kimde olacak?” soruları, siyaset felsefesi için uygun bir başlangıç noktası oluşturur (Wolff 1996, s. 1). İlk soru toplumu meydana getiren yurttaşların birbirlerine karşı hak ve ödevlerinin dağılımı ve bu dağılımın dayandığı temellerle ilgiliyken, ikinci soru siyasal egemenliğin nasıl düzenlenmesi gerektiğiyle ilgilidir. Bu iki soru, aslında devletin varlığıyla ilgili temel sorundan doğan, yani “Devlet nedir?” ya da “Devlet ne içindir?” sorusuna indirgenebilecek sorulardır. Bu durumda siyaset felsefesinin en temel sorununun, devletin varlığı ve varoluş amacı sorunu olduğunu söyleyebiliriz.

Devletin hangi amaçla varolduğu sorusu, en temel siyaset felsefesi sorusuysa, çokkültürlülük, çokkültürcülük ve ırkçılık da, devletin varoluş amacına ne ölçüde hizmet ettikleri sorusu üzerinden değerlendirilebilir.

Bu temel soruları ünitemizde ele aldığımız kavramlara uyarladığımızda, çokkültürlü bir toplumda demokratik ve insan haklarını temel alan bir devlet örgütlenmesinin neden ırkçı ya da etnosentrik değil de çokkültürcü bir siyaset anlayışını benimsemesi gerektiği sorusuyla karşılaşırız. Yukarıda kavramların çözümlemeleri sırasında anlatılanlar ve demokrasinin idealize ettiği toplum modeliyle ilgili hatırlatılanlar, bu soruyu yanıtlamak için yeterli malzemeyi vermektedir. Fakat şunun da gözden kaçırılmaması gerekir: Geçmişi bakımından ne kadar yeni ya da çağdaş olursa olsun, çokkültürlülük, çokkültürcülük ve ırkçılıkla ilgili siyaset gündemini meşgul eden tüm soru ve sorunlar, siyaset felsefesi söz konusu olduğunda, “Nedir?” ya da “Ne içindir?” gibi yapısal sorulara indirgenerek veya insanın değerine ilişkin olması gerekenlere-yani genel geçer/evrensel ahlâk ilkelerine- indirgenerek, kısacası, olması gereken hakkında sağlam temelli bir bilgi ortaya konarak yanıtlanabilir.



Siyaset felsefesi, çokkültürlülük, çokkültürücülük ve ırkçılığı, olması gereken açısından, yani genel-geçer ilkeleri temel alarak ya da “Nedir?”, “Ne içindir?” gibi öze ilişkin sorular sorarak değerlendirir. Her iki tür değerlendirme de bir bilgi ortaya koymayı amaçlar.

Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı