Çokkültürcülük (Çok Kültürcülük) Nedir?

Önceki başlıklarda, çokkültürlülüğün de çokkültürcülüğün de Batı toplumlarında ortaya çıktığını dile getirmiştik. Bir olgu olan çokkültürlülük kendi “ideolojisi”ni çokkültürcülüğü doğurmuştur. Durum, somut durumundan kaynaklanan sorunlar, bir teorik temeli gerekli kılmıştır. Kullanım geçmişi postmodern olarak nitelenen 1950 sonrasına kadar geri götürülebilecek olan çokkültürcülük, 1960’larda Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygınlaşmaya başlayan bir söylem olmuş, sonrasında Batı Avrupa’ya yayılmış olup günümüzde göçmen grupların kültürel farklarını korumada uygulanan politikaları da kapsayacak biçimde kullanılmaktadır.



Christian Joppke’ye göre çokkültürlülük, ulus-devletin homojenleşmesinin bir ürünü olup çevre ülkelerden merkez ülkelere göçler, etnik ve ırksal çeşitlilik oluşturarak çokkültürcü talepleri beraberinde getirir (Joppke 1996, s. 451-453). Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya gibi yoğun ve artan göçmen nüfusuna sahip ülkelerde bir siyaset modeli olarak başlayıp sonra Batı Avrupa ülkelerine yayılan çokkültürcülüğün söylemlerindeki temel hedef, Cemal Yalçın’a göre, farklılıkların tanınıp hoşgörülmesi sayesinde daha uyumlu bir toplumun oluşturulmasıdır (Yalçın 2002, s. 46). David Bennett’a göre, çokkültürcülük, asimilasyon ve kültürel ayrımcılık, Marksizm, etnik milliyetçilik, uluslararası pazar stratejileri, devlet kaynakları için azınlık rekabeti, radikal demokrasi ve liberal-demokratik statükoya göstermelik düzenlemeler gibi anlamlarda da kullanılmıştır (Bennett 1998, s.1-2). Çokkültürcülük, çeşitli biçimlerde “ulus” tanımında bir krize işaret etmekteyse de kendiliğinden çoğalan çokkültürcülük tanımları genellikle bölgesel, ülke içi bir konu olarak algılanmakta, ilk ortaya çıktığı haliyle planlanmamış, farklı isimler altında da ortaya çıkmaktadır (a.y., s. 3). Çokkültürlü devletlerin çokkültürücülük tanımıysa, “ulusal ve kurumsal yapılar arasındaki hayalleri seslendiren, günümüzde temsil edilen farklı kültürlerdeki toplulukların paylaştıkları ilkeler ve sorunların çözümüne yönelik bir bakış açısı” biçiminde ifade edilebilir (a.y.). Aslında çokkültürcülüğe yüklediğimiz anlam, yine Bennett’a göre, bizim kim olduğumuz kadar, kendimizi nasıl tanımladığımız veya başkaları tarafından ait görüldüğümüz etnik/kültürel grupla doğrudan bağlantılıdır (a.y., s. 4).



Asimilasyon, bir topluluğun zaman içinde kendi kültürel değerlerini unutarak çoğunluğu oluşturan grubun dilini ve kültürel değerlerini benimseyerek dönüşmesi durumunun adıdır. Asimilasyon genellikle egemen toplumun birlikte yaşadıkları diğer topluluklara devlet eliyle bir dayatması ve zorlaması olurken, bazı durumlarda topluluklar herhangi bir dış baskı olmadan da asimile olabilmektedir.

Çokkültürcülüğün ortaya çıkmasında en göze çarpan neden olarak, David Goldberg, tekkültürcülüğe (monoculturalism) işaret etmiştir (Goldberg 1994, s. 8). Goldberg’e göre, çokkültürcülüğün ortaya çıkışına zemin hazırlayan, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’daki tekkültürcülük politikalarıdır (a.y.). Tekkültürcülükle varılmak istenen hedef, etnik kökeni farklı olan göçmenleri asimile ederek bir potada eritmek olmuştur; bu da kademeli olarak “öteki”nin yok edilmesine kadar uzaması öngörülen bir süreçtir (a.y., s. 8-10). Bu asimilasyoncu bakış açısı, liberal demokrasinin idealleriyle yaşanan toplum gerçekliği arasındaki farkı kapatamadığı gibi, belli etnik grupları, fiziksel-kültürel özelliklerinden dolayı, toplumun temel görüşlerinde asimile etmeyi de başaramamış, yani en temel hedefine ulaşmakta yetersiz kalmıştır (a.y.).



Amerika Birleşik Devletleri’nde kullanılan eritme potası (melting pot), farklı ülkelerden göçen etnik azınlıkların yeni devletlerine uyum sağlamak üzere dillerini, kültürel değerlerini, yaşam tarzlarını terk etmelerine ve bunun karşılığında yeni bir ulusal kimlik kazanmalarına işaret eden, tekkültürcü siyaset anlayışından kaynaklanan bir terimdir.

Çokkültürcülük her ne kadar ulus-devlet modelinin çöktüğünü vurgular gibi gösterilse de, ulus-devleti güçlendirdiğini ve demokrasinin ideallerini toplum yaşamında gerçekleştirerek ulus-devletin kapsayıcılığını genişlettiğini görmezden gelmek de doğru olmaz.

Çokkültürcülüğün günümüzde iki tip uygulama modeli bulunduğundan söz edilebilir. Bunlar, liberal çokkültürcülük ve radikal çokkültürcülüktür. Liberal çokkültürcülükte hukuksal, toplumsal ve siyasi ayrımcılığa yer yoktur ve insan haklarının doğru bir biçimde uygulanması, bunun sonucu olarak da kimliklerin korunması sağlanır. Radikal çokkültürcülükteyse, devletin kendisine bağlı topluluklar üzerinde ortak bir kültür politikasından söz etmek olanaksızdır. Bu modelde, her bir kültür kendi siyasal haklarına ve kendi geleceğini belirleme ehliyetine sahip kılınmıştır ve etnik-kültürel gruplar, topluma aidiyetlerini kolektif haklarını kullanmaktan vazgeçmeden tanımlarlar.



Çokkültürcülüğün günümüzde en çok rastlanan iki uygulama biçimi, liberal çokkültürcülük ve radikal çokkültürcülüktür.

Fakat çokkültürcülük, savunduğu tezler ve özellikle uygulamaları bakımından sorunsuz bir siyaset anlayışı değildir. Bölücülüğe varan etnik ve toplumsal çatışmalardaki artış ve Samuel Huntington’ın din eksenli olacağı kehânetinde bulunduğu Medeniyetler Çatışması tezi, çokkültürcülüğe karşı eleştirel ve şüpheci bir tavır alanların sıklıkla başvurdukları gerekçelendirme araçlarıdır.

Şimdiye kadar ele alınanlar, çokkültürlülük ve çokkültürcülükten ayrı ayrı nelerin anlaşılabileceği sorusuna yanıt verme denemesi oldu. Şimdi de bu iki kavramı birbirinden nasıl ayrılabileceği sorusuna yanıt arayalım.

Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı