Bireysel Hak ve Özgürlüklerin Kısıtlanması

Demokrasinin günümüzde en çok tercih edilen yönetim biçimi olmasının nedenlerine diğer başlıklarda değinmiştik. Fakat demokrasi, tüm yurttaşlarına sınırsız bir özgürlük sağlayabilir mi? Bu soru, aynı zamanda, özgür olmak nedir, sınırları var mıdır, herkesin dilediği ölçüde, herhangi bir sınırlamaya tâbî olmaksızın özgür olması mümkün müdür, gibi soruları da sormamızı gerektirir. Günümüz koşullarında, bir devlet şemsiyesi altında varlığını sürdüren toplumlarda, herkesin dilediğini dilediği zaman gerçekleştirme hakkından söz etmek pek olanaklı değildir. Demokrasinin değeri, toplumu oluşturan bireylere, kendilerini yönetecek kişileri seçme hakkı tanımasında ve seçilmiş siyasetçilerin yasama yoluyla gerçekleştirdikleri hukuki düzenlemelere uymaları koşuluyla, özel yaşamlarını diledikleri gibi yönlendirme, mülk edinme ve edindiği mülkleri koruma gibi temel hak ve hürriyetlerini güvence altına almasında kendini gösterir.



Öyleyse “Toplum içerisinde yaşayan bireyin özgürlüğü nerede başlar ve nerede biter?”, “Devletin ya da devlete bağlı kurumların bireylere müdahalesi ne ölçüde meşrudur ya da olabilir?” sorularını sormak kaçınılmaz gibi görünüyor. Bu önemli sorunları gündemlerine alan ve çözüm arayan siyaset felsefecileri açısından ise bir tek yanıt ya da bir tek çözüm yok. Şimdi bireyin özgürlüklerinin kısıtlanması ekseninde ortaya koyulmuş farklı yaklaşımlara bir göz atalım.

Liberal ve Cumhuriyetçi olarak adlandırılabilecek iki temel görüşten ilki, İngiliz filozof John Locke’un Yönetim Üzerine İki İnceleme (Two Treatises of Government) adlı yapıtını yayınlamasından bu yana, kendisine daha çok İngilizce konuşulan kültürlerde taraftar bulmuş, hatta 19. yüzyılda John Stuart Mill, 20. yüzyılda da Karl Popper, Isaiah Berlin gibi düşünürler tarafından geliştirilmiştir. Biz burada daha çok Berlin tarafından ileri sürülmüş bir ayrım üzerinde duracağız ve bireysel özgürlüğün sınırları sorununu bu ayrım üzerinden tartışacağız. Berlin’e göre özgürlüğün biri olumsuz, diğeri de olumlu olmak üzere iki türlü anlaşılması olanaklıdır (Berlin 2008, s. 52). Olumsuz ya da Berlin’in kullanımıyla negatif özgürlük, bireyin eylemlerinde başka kişi gruplar tarafından engellenmemesidir. Bu anlamda siyasal özgürlük kişinin diğerlerince engellenmeden hareket edebilmesi durumudur (a.y.). Olumlu, yani pozitif özgürlük ise bireyin kendisinin efendisi olması isteğinden kaynaklanır. Kişinin kendi hayatının ve kararlarının ne türden olursa olsun bir dış güce değil, kendisine dayanması isteğidir pozitif özgürlük. Negatif özgürlük kişinin eylemlerinde engellenmemesi iken pozitif özgürlük kişinin karar ve eylemlerinin öznesi olması, eylemlerinde belirlenimin dışarıdan değil kendisinden gelmesidir.



Negatif ve pozitif özgürlükle I. Berlin, kişilerin eylemlerinde başkaları tarafından engellenmemesini ve kendi eylemlerinin özneleri ya da belirleyicileri olmalarını kastetmektedir.

Negatif özgürlükte, yukarıda dile getirilen sorudan da anlaşılacağı üzere, bireyin eylemlerinin önüne set çeken insan ürünü engellerin, yani devlet dahil kurumların, yahut diğer bireylerin eylemlerinin yokluğu ya da etkisizliği ön plana çıkar. Kısacası, negatif özgürlükle bireyin bir şeyden-bir kimseden özgür olması anlaşılır. Pozitif özgürlükte ise bireyin kendi kaderinin efendisi olması anlayışı, başka bir ifadeyle, bireyin bir şeyi yapmada özgür olması, kararlarının öznesi olması ön plandadır; fakat burada da daha önce dile getirildiği üzere, bireyin tercihlerini etkileyen diğer bireysel ya da kurumsal mekanizmaların etkisi gündeme gelir.



Negatif özgürlük, bireyin müdahale ve sınırlamalardan ne ölçüde korunabileceği sorusuna odaklanırken, pozitif özgürlük, bireyin şu ya da bu yönde eylemesini denetleyen ya da belirleyen faktörlerin ne(ler) olduğu sorusuna odaklanır.

20. yüzyılın önemli düşünürlerinden bir diğeri, Jürgen Habermas (1929-) ise liberal ve cumhuriyetçi görüşleri, negatif ve pozitif özgürlük bağlamında karşılaştırmış ve şimdi tartışacağımız yargılara varmıştır. Habermas’a göre, liberal görüş, demokratik sürecin görevini, devlet yönetiminin toplumun çıkarlarına uygun biçimde programlanmasıyla sınırlandırmıştır. Buna göre, yurttaşların ortaya koyduğu siyasal irade, öncelikle kişisel çıkarları bir araya getirir, sonra da bu çıkarları, kolektif amaçlara yönelik siyasal gücü toplumun yönetimi için kullanmada uzmanlaşmış siyasetçilerden oluşan bir yönetim aygıtına karşı savunur (Habermas 1999, s. 37). Oysa cumhuriyetçi görüşe göre, yurttaşların siyasal iradesi anlamında kullanılan siyaset, liberallerin ortaya koyduğu çıkar eksenli bir birey-devlet arabuluculuğundan çok daha fazlasıdır ve bir bütün olarak toplumdaki süreçlere esas oluşturur (a.y.).



Jürgen Habermas’a göre, liberal görüştekiler demokratik süreci daha çok negatif özgürlüğe, cumhuriyetçi görüştekiler ise daha çok pozitif özgürlüğe dayanarak anlama ve açıklama eğilimindedir.

Habermas’ın bu değerlendirmesi, bize, Isaiah Berlin tarafından açıkça dile getirilen negatif özgürlüğün, aslında liberal görüşün yurttaşı demokratik toplum içerisinde nasıl konumlandırdığının bir ifadesi olduğunu görme olanağı tanır. Yani, demokrasilerde yurttaşın konumu, esas olarak, devlet ve öteki yurttaşlar karşısında sahip olduğu negatif haklarca belirlenmiş olur; yurttaş/birey, hukuki düzenlemelerce çizilmiş sınırların dışına çıkmadığı sürece, hükümetlerinki dahil, her tür müdahaleden korunur (a.y., s. 38). Diğer yandan, cumhuriyetçi görüş, siyasal hakları, en başta da yönetime katılma ve haberleşmeyi, daha çok pozitif özgürlükler niteliğ ine sahip haklar olarak yorumlar (a.y., s. 39). Başka bir deyişle, cumhuriyetçi görüşte, yurttaşların dış baskı ve zorlamalara maruz kalmaması değil de öncelikle olmak istedikleri konuma gelebilmeleri, demokratik bir toplumun eşit ve özgür bireyleri olarak siyasal özerkliğe sahip olmaları, toplumlarının geleceği adına söz söyleyerek ve eylemde bulunarak yönetime katılabilmeleri ön plandadır (a.y.).

Bireysel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması ve bu kısıtlamanın nasıl meşru olabileceği üzerine tartıştığımız bu kısımda çıkarılabilecek en dikkate değer sonuç, toplum hâlinde yaşam söz konusu olduğunda, demokrasi de içinde olmak üzere, her yönetimde özgürlüklerin hukuki düzenlemelerle sınırlandırılmasının gerekliliğidir. Fakat demokrasi açısından, yurttaşlara uygulanan hukuki sınırlamalar ve yaptırımlar, ancak bireyin temel hak ve özgürlüklerine tehdit oluşturmadığı sürece meşru kabul edilebilir. Özellikle düşünceyi ifade ve belirli düşüncelerin topluma mal edilmesi çerçevesinde örgütlenme özgürlüklerine getirilen kısıtlar ve/veya yurttaşlara uygulanan yaptırımlar, günümüzde demokrasinin nasıl işletildiği ve işletilmesi gerektiği ile ilgili önemli sorunların ortaya çıkmasına yol açmaktadır.



Gerçekten de demokrasi, yurttaşlara siyasal tercihlerini yalnızca seçimlerde oy vererek ifade etme hakkı tanınan ve bunun dışında kamusal alanda kendini ifade etmesine fazla yer verilmeyen bir yönetim biçimine mi dönüşmektedir? Bu durumda toplumun çoğunluğunun siyasal tercihlerinin, o tercihleri benimsememiş azınlıklar üzerinde baskı oluşturması nasıl engellenecektir? Yurttaşların tümünün düşüncelerini temsil edecek siyasal örgütlenmelerin meclislerde yer alamaması ne gibi sorunlar doğuracaktır? İşte bu sorunları, izleyen başlık altında ele almaya çalışacağız.

Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı