Anayasal ya da Modern Devlet Nedir?

Mutlak devlet kuramcılarının devletin iktidarını sınırlamamış olmaları, bazı olumsuz sonuçları da beraberinde getirir. Her şeyden önce tüm bu kuramcıların “otorite” ve “iktidar” kavramları arasındaki ilişkiyi çözümleyemedikleri ileri sürülebilir. Otorite ve iktidar arasında, egemenliğin hangi yollardan kazanılmış olduğuna dayalı olarak bazı farklar bulunur. İktidar, yönetme gücünü gösterirken; “yönetme hakkının yönetilenlerce tanınması ve kabul edilmesi” ise “otorite”dir (Türköne 2003, s. 38). Başka bir deyişle, otorite iktidarı meşru kılan, iktidar ve zorbalık arasındaki çizgiyi belirleyen toplumsal rızadır.



Otorite ve iktidar arasındaki ayrımlar dikkate alınarak bir değerlendirme yapıldığında, mutlak egemenlik savunusu yapan kuramcıların, siyasal iktidar ve zorbalık arasındaki farkları da ortadan kaldırdıkları ileri sürülebilir. Bu kuramcılar, fiziksel güç ya da korku nedeniyle gönüllü itaate dayandırdıkları siyasal iktidarı, aynı zamanda bir eşitsizlik üzerine inşa etmiş olurlar. Bu durumda cebir yoluyla iktidarı ele geçirmekle, halkın seçimleri sonucunda bir siyasal iktidar seçmek arasındaki farklar giderek yok olurken, aslında siyasetin de sonu gelir. Her ne kadar felsefe tarihi boyunca siyasetin anlamı ya da siyaset yapmaya güdüleyen faktörler, farklı düşünürlerce, farklı biçimlerde tanımlansalar da, bu tanımların ortak paydasını oluşturan “eşitlik” ve “özgürlük” kavramları, mutlak devlet savunucularının eserlerinde giderek görünmez olur ve siyasetin tanımı başka yan anlamlarda bulunmaya çalışılır.

Dahası çağdaş dünyada siyasetin özgül yöntemi olarak görülen ilişkisellik, mutlak egemenlik kuramcılarının eserlerinde bulunmaz. Mutlak egemenlik savunucuları için siyaset, Eski Yunan dünyasının büyük düşünürü Aristoteles’in ünlü Politika’sında olduğu gibi karşılıklılık gerektiren bir durum değil, bir bireyin uyruklarını yönetmesidir. İktidarın sınırlanmadığı durumlarda, “iktidarın kötüye kullanılması” ifadesi giderek anlamsızlaşırken egemenin her yaptığı doğru olarak kabul edilir.



“İktidarın kötüye kullanılması”nın engellenmesi, ancak iktidarın yetki ve etkinlik alanının sınırlanmasıyla olanaklıdır. Bu sınırlamanın günümüzde geçerlilik taşıyan biçimi “anayasal devlet” anlayışıdır. Mutlak devlet ve anayasal devlet arasındaki en büyük fark, her iki görüşün de devlete biçtikleri görevler yoluyla yapısında bazı farklılıklara yol açmalarından kaynaklanır. Mutlak devlet, az evvel de belirtildiği üzere, kendisini oluşturan bireylerden bağımsız, kendinde bir amaçtır. Oysa anayasal devlet, yurttaşlarına hizmet ettiği ve yurttaşlarının bireysel özgürlüklerini koruduğu ölçüde meşruluğunu koruyabilir. Yönetim biçimi her ne olursa olsun anayasal devlet, devlet iktidarının bireyler ve toplumun bütünü üzerinde uyguladığı gücün sınırlandırılmasını ifade eder. Devlet gücünün sınırını çizen bu anayasallığın kaynağı ise, artık egemenliğin monarkın şahsı ya da devletin yüce gücü değil, halkın kendisinde olmasıdır. Bu açıdan anayasal devlette, egemenlik ilkesi değişmiştir. Nitekim Jean Jacques Rousseau, ünlü eseri Toplum Sözleşmesi’nde “güçlü olan, gücünü bir hak haline, boyun eğmeyi ise bir görev haline getirmedikçe, asla sürekli efendi olarak kalacak kadar güçlü değildir” diyerek (Rousseau, 2004: 18); siyasal iktidarın varlığını, ancak yönetilenlerin rızasına dayalı olarak sürekli kılabileceğine dikkat çeker.

Jean Jacques Rousseau (1712-1778). Fransız siyaset filozofu Rousseau, Calvin’in Püriten ahlak görüşlerinin en yoğun etkilerinin hissedildiği dönemde, Cenevre’de doğmuştur. Püriten ahlak görüşü onun düşüncelerini iki yönlü etkiler. Rousseau, bir yandan tıpkı Püritenliğin önerdiği gibi ilkellikten, eşitlikten yana düşünceler geliştirirken, diğer yandan Püritenliğin katı ve baskıcı tutumu karşısında özgürlüğü savunmuştur. Ekonomi Politik, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine Söylev, Yeni Güneş, İtiraflar, Yalnız Gezenin Düşleri gibi pek çok kitaba imza atan Rousseau’ya siyaset felsefesindeki yerini kazandıran başyapıtı Toplum Sözleşmesi’dir. Toplum Sözleşmesi’nde klasik cumhuriyetçi görüşleri savunan Rousseau, bu görüşleriyle ölümünden on yıl sonra patlak veren Fransız Devriminin öncülerine yol gösterilik yapar. Ayrıca Rousseau yarattığı hayali bir çocuğun eğitimi üzerine yazdığı Emile-Bir Çocuk Büyüyor eseriyle, ilk pedagoji yazarı unvanını taşır.



Mutlak devletin iktidarın yürütme gücüne odaklanan yapısına karşın, anayasal devlet ister bir kişinin monarşik yönetimi, ister azınlığın aristokratik ya da seçkinci yönetimi isterse çoğunluğun demokratik yönetimi adına olsun, her türden iktidarın sınırlanmasını bir ilke olarak benimseyen devlettir. Bu açıdan anayasallık ilkesi, Eski Yunan’dan bu yana varolan cumhuriyetçi düşünme geleneğinin bir parçasıdır.

Ancak yine de anayasa kavramını mutlak egemenlik karşısında konumlandırarak, anayasallık ilkesini modern siyaset bilimine sokan liberal hukuk ve siyaset kuramcıları olmuştur. Özellikle liberalizmin babası sayılan John Locke, doğal haklar kuramıyla iktidarın sınırlarını çizerek, anayasallılık düşüncesinin gelişimine katkı yapan düşünürlerin başında gelir. Locke’a göre devletin varlık nedeni doğal hakları korumaktır.

“(...) insanların tümü, doğa tarafından özgür, eşit ve bağımsız kılınmış olduklarından, hiç kimse, kendi onayı olmaksızın, kendi servetinden yoksun bırakılamaz ve başka birinin siyasal iktidarına tabi kılınamaz. Kişinin, kendisini, doğal özgürlüğünden yoksun kılmasının ve sivil toplumun sınırlamaları içine koymasının tek yolu, insanların birbirleriyle rahat, güvenli ve barışçı bir yaşam sürmeleri için başkalarıyla, insanların mülkiyetlerinin güvenli bir kullanımının ve sivil toplumun üyesi olmayanlara karşı daha büyük güvenliğe sahip oldukları bir topluluğa katılma ve birleşme konusunda anlaşmasıdır” (Locke 2004, s. 81).

Bu açıdan Locke’a göre doğal haklar, devletin etkinlik alanının da sınırını oluşturur. Devletin etkinlik alanını doğal haklarla çizen Locke, devlet iktidarına sahip yöneticileri de iki yoldan sınırlar. İlk olarak Locke yurttaşlara, sivil topluma geçişin ardından doğada varolan yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarını çiğnedikleri takdirde, yöneticilerle yapmış oldukları sözleşmeyi fesh ederek, yeni bir yasama oluşturmaya hakkı tanır (Locke 2004, s. 182). Buradan hareketle denilebilir ki yönetenler, ancak yurttaşların doğal hak ve özgürlüklerini koruma altına alabildikleri ölçüde varlıklarını sürdürme şansına sahiptirler.



Locke’un yöneticileri sınırlamak adına aldığı ikinci tedbirse, keyfi yönetimlere karşı yöneten ve yönetilenlerin aynı yasaya tabi kılınması yolundaki klasik cumhuriyetçi argümanı bir kez daha gündeme getirir. Locke’a göre “Hiçbir kişi, sivil toplumda sivil toplumun yasalarından muaf tutulamaz” (Locke 2004, s. 78). Bu noktada Locke ve Hobbes’un sözleşme kuramları arasındaki farklar da belirginleşir. Hobbes, yöneticiyi muaf tuttuğu ve böylece mutlak yetkiyle donattığı toplum sözleşmesiyle yalnızca yöneten-yönetilen ilişkilerini belirlerken, Locke’ta sözleşmenin anlamı -daha sonraları Rousseau tarafından da tekrar edileceği gibi- aynı yasalar altında birleşen yurttaşların oluşturduğu sivil ya da siyasal toplumu kurmaktır. Hobbes ve Locke ile Rousseau’nun görüşlerini ayırt eden şey, Hobbes’un “devlet”, Locke ve Rousseau’nun ise “siyaset” kuramıyla uğraşması olarak saptanabilir. Özetle, Locke’un devlet anlayışıyla, mutlak egemenlik kuramları arasında iki temel farktan söz edilebilir: İlk olarak Locke, devleti, bireylerin doğal haklarını korumanın bir aracı olarak değerlendirir. Başka bir deyişle, devlete mutlak itaatin yerini, Locke’un siyaset felsefesinde, bireysel hak ve özgürlükleri koruma amacına yönelen bir devlet alır. Böylece mutlak devlet anlayışında kendisine yer bulamayan birey, modernliğin dünyasında siyasetin baş aktörü haline gelir.

Devletin birey hak ve özgürlüklerini koruma amacıyla kurulmuş olduğu görüşüyle bağlantılı olarak Locke’u mutlak egemenlik kuramcılarından ayırt eden ikinci nokta ise, devleti sınırlama girişimidir. Locke devletin sınırını önce doğal haklarla ve yasaların üstünlüğüyle -anayasallık ilkesiyle-, ardından da halkın haksız ve keyfi yönetimler karşısında direnme hakkını tanımakla çizer.

Devlet ve yöneticilerin etkinlik alanlarını sınırlayan John Locke, egemenliği de parçalayarak devletin bireyler üzerindeki keyfi müdahalesini sınırlandırır. Modern devlete karakterini veren dayanaklarından biri olan “kuvvetler ayrılığı” ilkesi, Locke’un siyaset felsefesinin de temelinde yer alır. Locke’a göre bireylerin doğal hak ve özgürlüklerine, devlet iktidarını elinde bulunduranlar tarafından yöneltilebilecek tehditlere karşın yasa yapan ve uygulayan kişilerin birbirlerinden ayırt edilmiş olmaları gereklidir. Locke bu nedenle bir sivil toplum yönetiminde üç farklı erkten söz eder: yürütme, yasama ve federatif erk. Bu üç erkin yönetim kademeleri boyunca birleşmiş olması, devletin mutlak hale geldiğinin bir göstergesi olduğundan Locke yasama erkini parlamentoya, yürütme erkini ise krala teslim eder. Bugün bize yabancı olan üçüncü bir erk olarak federatif erk ise, uluslararası alandaki sorunları çözmekle yetkili organları ifade eder (Locke 2004, s. 121-124).



Aslında kuvvetler ayrılığı ilkesi, iktidarın tek elde toplanmasını yozlaşmanın en büyük belirtisi olarak gören cumhuriyetçi geleneğin bir ürünüdür. Antik Yunanda “karma anayasa”nın, Roma’da ise farklı konsüllerin birbirlerini “denge ve denetleme mekanizması”nın modern dünyadaki biçimi olarak değerlendirilebilecek “kuvvetler ayrılığı” ilkesi, Montesquieu’nun Kanunların Ruhu eserinde modern ifadesini bulur. Locke ve Rousseau’nun özgürlük sorununu varsayımsal bir doğa durumuna dayandırarak çözümleme girişimlerine karşın Montesquieu, özgürlüklerin ihlalinin nedenlerini sosyolojik bir çözümlemeyle araştırır. Ona göre monarkın iradesinin yasa değeri taşıması ve halk ile monark arasında aristokrat sınıfın aracı olarak kurumsallaşması, özgürlük ihlallerinin başlıca nedenidir. Montesquieu ister monarşik isterse cumhuriyetçi olsun, bir devletin yurttaşlarını özgür kılan temel niteliğin, o devlette anayasalı yönetimlerin hüküm sürüp sürmemesi olduğunu söyler. Bu açıdan Montesquieu’ya göre özgürlüğün korunduğu rejimleri ayırt etmenin ölçütü, egemenliğin kullanımıyla değil, anayasal ilkelerin varlığıyla ilişkilidir (Tunçel 2010, s. 27). Özellikle döneminin İngiliz anayasa düzenini inceleyen Montesquieu, İngiliz anayasasının özgürlükleri koruyan temel niteliğini, yasama-yürütme ve yargı erklerini birbirlerinden ayırmasında bulur (Montesquieu 2004, s. 156-164). Gerek Locke’un gerekse Montesquieu’nun çabaları, bireyler lehine devletin etkinlik alanını sınırlamak ve böylece bireylerin özgürlüklerini korumaktır. Her iki düşünür de devlet-birey arasındaki gerilimli ilişkiyi bireyler lehine çözme denemesinde bulunarak özellikle liberal kuramın temellerini ortaya koyar.

Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı