Anarşizm Nedir?

Anarşizmi incelemeden önce, anarşizm hakkında yaygınlaşmış bir genel kanıyı hatırlatarak ve bu kanının yanlışlığını ortaya koyarak işe başlamak yararlı olacaktır. Gündelik konuşmada, halk dilinde anarşist denildiğinde “her türlü düzene başkaldıran”, “hiçbir düzeni tanımayan ve istemeyen” kişiler anlaşılır ve bu anlama biçiminin geçmişi Fransız Devrimi’ne kadar uzanır. O dönemde varolan toplumsal düzeni yıkmak ve değiştirmek isteyen kişiler için kullanılan bu olumsuz niteleme, zamanla gündelik dile de yerleşmiştir. Oysa anarşizm, sanılanın aksine bir toplumsal düzeni hedefler, fakat anarşizmin idealize ettiği toplum düzeninde devlete yer yoktur.



Anarşist denilince, tüm düzenleri reddeden, toplumda karmaşa ve düzensizlik yaratmak isteyen kişiler anlaşılır. Oysa anarşistlerin karşı olduğu, bir toplum düzeni değil, hiyerarşik esaslara dayalı devlet ve onun temsil ettiği otoritedir.

Eski Yunancada “-in yokluğu” ya da “-in olmaması” anlamlarını veren “a-” ön eki ve “yönetici” anlamını veren ”archos” sözcüklerinin birleşiminden oluşan anarşi sözcüğü, genel olarak “güç yokluğu”, “yönetimin olmaması” anlamına gelir. Anarşizm, bireyin toptan özgürlüğünü, devlet kurumunun yokluğunda da insanların bir toplum düzeni, üstelik daha adaletli ve özgürlükçü bir toplum düzeni kurabileceğini savunan bir ideolojidir.

Kökeni Eski Yunanca’ya dayanan anarşizm, “güç yokluğu”, “yönetimin/devletin yokluğu” anlamına gelir.



Anarşizm, devleti, özgürlükleri kısıtlayan, insanlar için gereksiz masraflar çıkaran, tüm bunlar yetmezmiş gibi yalnızca belli insanların ya da ekonomik sınıfların çıkarlarını koruyup kollayan, diğer insanları da hem sömüren hem de özgürlüklerini zor kullanıcı araçlarıyla kısıtlayan, özü itibarıyla kötü bir kurum olarak yorumlayan bir ideolojidir. Bu ideolojinin klasik temsilcilerinden Pyotr Alexeyeviç Kropotkin (1842-1921), Çağdaş Bilim ve Anarşi’de toplum anlayışını sözünü ettiğimiz ilkelerden yola çıkarak şöyle açıklar:

“...Biz toplumu, geçmiş barbarlık ve zulüm düzenlerinin bize mirası olan yasalarla ya da ister seçilerek ister zorla başa geçmiş egemenlerle yönetilen bir yapı olarak değil, tıpkı âdetler, gelenek-görenekler gibi özgürce oluşmuş karşılıklı anlaşma, rıza ilişkilerine dayalı canlı bir organizma olarak görüyoruz...” (Kropotkin 1999, s. 75).

Anarşizm, devletsiz bir toplum düzeninin varolabileceğini savunan, devleti özü bakımından kötü olarak niteleyen bir ideolojidir.



Bu toplum anlayışında devletin dışlandığı fakat toplumsal düzen düşüncesine yer verildiğini görüyoruz. Zaten Kropotkin’e göre anarşi de (anarşizmi kastediyor) başkalarını kendi istencine bağlayan hiçbir saltanatı, despotu, kulluk ilişkisini kabul etmediği gibi, sürekli olumluya doğru bir değişimi, daha doğrusu ilerlemeyi kabul eder (a.y. , s. 76).

Anarşizmin belli başlı savunucuları olarak Kropotkin, Bakunin, Proudhon, Godwin, Goldman ve Stirner sayılabilir.

Kropotkin’de toplumcu yönü öne çıkan anarşizmin, ilk olarak Max Stirner tarafından savunulmuş olan bireyci bir başka biçimi de bulunur. Farklı geleneklerden oluşan bireyci anarşizm, bireysel bilincin ve bireysel çıkarın, herhangi bir kollektif organ ya da kamu otoritesi tarafından engellenmemesi gerektiğine inanır (Ward 2004, s. 2). Bireyci anarşizm, sosyal, sosyalist, kollektivist, komünist akımların ortak mülkiyet düşüncesine karşı mülkiyetin bireylerin elinde bulunmasını savunur (a.y.). Bireyci anarşizmin Henry David Thoreau, Josiah Warren, Murray Rothbard ve William Godwin gibi temsilcileri de bulunur (Woodcock 2004, s. 20). Fakat tüm bu isimlerden önce Max Stirner’i anmak uygundur: Stirner’ın felsefesi bireyci anarşizmin egoist biçimidir; Stirner’e göre tanrı, devlet, ahlak kuralları ve toplumu dikkate almadan istediği gibi eyleyen bireyin, toplum üyelerine karşı hiçbir sorumluluğu yoktur (Miller 1987, s. 11). Stirner’e göre haklar insan aklındaki korkulardır ve toplum denen şey yoktur; “bireyler onun gerçekliğidir” (a.y.) Mülkiyeti haklarla değil, güç ve kudretle sahip olunan varlıklar olarak görür. Stirner, merhametsizliğe saygının gösterileceği egoistler birliğini, insanları biraraya getirecek örgütlenme modeli olarak görür (Woodcock 2004, s. 20).



Bireyci anarşistler, bireyin sınırsız özgürlüğünü savunurlar. Bireyci anarşizmi ilk savunan Stirner’e göre, bireyin ne kurallara ne de topluma karşı bir sorumluluğu bulunur.

Daha çok 20. yüzyılın ikinci yarısında artan çevre sorunlarının bir ürünü olarak da görülebilecek olan yeşil anarşizm ise, özellikle doğa-insan ilişkisi üzerinde duran bir anarşist düşünce hareketi olarak karşımıza çıkar. Bu hareketin temel sorunu, endüstri öncesi toplumu, hatta bazen tarım öncesi toplumu yeniden canlandırmaktır. İnsanları doğal yaşama yabancılaştıran teknoloji ve ilerleme düşüncesiyle ifade edilen endüstri toplumu, bu hareketin eleştirilerinin ağırlık merkezini oluşturur. Felsefî temel olarak Jean-Jacques Rousseau’nun doğa durumunu öven yazılarından beslendikleri, ilham aldıkları söylenebilir. Fakat bunlardan daha fazla, ilkelcilik (primitivizm) ortaya çıktığında, Frankfurt Okulu’nun Marxistleri Theodor Adorno ve Herbert Marcuse’nin düşünceleri ile Marshall Sahlins, Richard Lee, Lewis Mumford, Jean Baudrillard ve Gary Snyder gibi antropologların düşünceleri bu hareketin şekillenmesinde önemli yer tutmuştur.



Yeşil anarşistlerin bir kısmı, doğal yaşama tam bir dönüşü ve göçebe avcı- toplayıcı hayat tarzını savunurlar. Bazı yeşil anarşistlerse, yalnızca endüstri toplumunun ortadan kaldırılmasını savunurken, evcilleştirmeye veya tarım etkinliğine karşı açık bir karşı duruş sergilemezler.

Kendilerini ilkelci (primitivist) -yani tamamen doğal ve teknolojiden arınmış bir yaşamın savunucuları- olarak adlandıran bazı yeşil anarşistler, doğal yaşama tam bir dönüş ve göçebe avcı-toplayıcı hayat tarzını savunurken, başka bir grup yeşil anarşist ise gündemine sadece endüstri toplumunun ortadan kaldırılmasını alır, evcilleştirmeye veya tarım etkinliğine karşı kesin bir karşı duruş sergilemezler. Birçok yeşil anarşist devrim sonrası gelecekle bağlantılı bu sorunları bir kenara bırakıp bugünün dünyasının karşı karşıya olduğu sorunlara ve toplumsal devrim konusuna odaklanmıştır.



Haklarda eşitlik ve bireysel özgürlüklerin en geniş ölçüde tanınmasını idealize eden anarşizm ideolojisine yöneltilen eleştiriler, bu ideolojinin devletsizliğe ve otoritesizliğe yaptığı vurgu üzerinde yoğunlaşır. Bu eleştirilere göre, devlet olmasa bile zor kullanma çeşitli biçimlerde kendini göstermeye devam edecek, hatta kurumsal kısıtlamaların olmadığı bir ortamda bazı bireyler, büyük ölçüde çıkarlarını dayatacak baskıcı bir devleti ya da alternatif bir otoriter örgütü oluşturmaya elverişli miktarda kaynağı ele geçirme olanağına sahip olacaklardır (Yazıcı 2008, s. 180). Öyleyse, devletsiz bir toplumda böyle bir riskle karşı karşıya varolmaya çalışmak yerine, adaletli ve tüm bireylerin gereksinimlerini gözeten doyurucu ve kabul gören bir devlet oluşturmaya çalışmak daha yararlı sonuçları olacak bir tercihtir (a.y.). Fakat anarşizme karşı devletin varoluşunu savunanların anladıkları devlet, aşağıda Faşizm başlığı altında değineceğimiz tarzda bir devletten oldukça farklıdır. Devletin tek bir kişinin eline geçmesi, bireyin tüm istencini yok etmesi ve toplum üzerinde sorgulanamaz bir otoritenin sahibi ve uygulayıcısı olması nasıl olur, ne tür sonuçlar doğurur? İşte bu soruları, “Faşizm” başlığı altında, faşist ideolojiyi tanıma çerçevesinde yanıtlamaya çalışacağız.

Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı