|
Post-yapısalcılık (Postyapısalcılık) Nedir?
Post-yapısalcılık terimi, içerdiği "post" öntakısının bildirdiği
"sonralık" tan da anlaşılacağı üzere, yapısalcılığa karşı son derece
önemli bir dizi eleştirinin dile getirildiği ortak bir felsefe düzlemini
ya da çerçevesini ifade eder. Bu eleştiri damarının çok büyük bir bölümü
hiç kuşkusuz yakın dönemlerin en büyük felsefecileri Derrida, Foucault,
Deleuze, Lacan ve Lyotard tarafından dillendirilip temellendirilmiştir.
Post-yapısalcı felsefe salt bir felsefe konumu olmaktan öte dilbilimden
yazın kuramına, toplumbilimden insanbilime, ruhbilimden göstergebilime
pek çok disiplinin bir araya geldiği ortak bir düşünme düzlemidir.
Nitekim post-yapısalcı felsefenin temel savlarından biri de başta
felsefe olmak üzere disiplinler arasındaki sınırların çözüştürülüp yok
edilerek, disiplinlerarası hatta disiplinlerötesi yeni bir söylem
olanağını yaşama geçirmektir.
Post-yapısalcı felsefe anlayışında, özellikle felsefe metinlerinde
görülen bilgiyi dizgesel yollarla temellendirme çabası sırasında,
sorunsuz olduğu düşünülerek yapılan belirtik ya da örtük varsayımların
ortaya konarak sorun haline getirilmesi amacı oldukça önemli bir yer
tutmaktadır. Bu açıdan bakıldığında post-yapısalcı felsefenin önemli bir
bölümünü yazarlarca ya da okurlarca metinlerde oluşturulan anlamların
nasıl oluşturulduklarını sorgulamaya yönelik bir anlam, dil ya da metin
felsefesi oluşturmaktadır.
Post-yapısalcı felsefenin en önde gelen düşünürlerinden Derrida
özellikle Nietzsche ile Heidegger'in başlattıkları özgün eleştirel
düşünce damarını izleyerek, bütün bir Batı felsefesi geleneğinin insan
düşüncesinin ya da var oluşunun sınırlarını çiğnemek pahasına bilgi ile
gerçekliğin özsel yapısını bulgulamak amacıyla gerçekleştirmiş olduğu
araştırmalara ilişkin yapısökümcülük adıyla anılan kapsamlı bir
eleştirel okuma sunmaktadır. Derrida'nın bir dizi eleştirel okumadan
oluşan yapısökümcü eleştirisinin önemli vurgularının başında "sözmerkezcilik
eleştirisi" gelmektedir. Buna göre Derrida, Platon'dan Husserl'e
gelinene dek bütün klasik Felsefe metinlerinin birtakım sıradüzenli
ikilikler (varlık/hiçlik, gerçeklik/görünüş, konuşma/yazı) üstüne
kurulduklarına, bu ikiliklerde yer alan ilk terimin her durumda daha
sağlam, şaşmaz bir kesinlikte doğru, bütün düşünce dizgeleri için
Arşimet Noktası olma işlevini yerine getirecek denli güvenilir bir
dayanak olarak görüldüğüne parmak basmaktadır.
Derrida yaptığı yapısökümcü okumalarda çeşitli stratejiler izleyerek,
klasik felsefe metinlerinin bilinçdışı kaynaklı dile getirilmemiş
yönlerini ortaya serip metnin üstüne kurulduğu ikilikçi yapıyı
çökertmeyi amaçlamaktadır. Buna bağlı olarak da metnin içinde ilk
okunuşta tutarlı ve mantıksal olan ayrımların gerçekte kendi içinde
tutarsız ve mantıkdışı oldukları gösterilmiş olmaktadır.
Yapısökümcü yaklaşımda, anlam metnin dışında bırakılandır ya da metince
görmezden gelinip kendisine karşı suskun kalınan. Nitekim yapısökümcülük
tam da kuramlar ile kavramsal dizgelerin varlığına meydan okumak olduğu
için, gerek Derrida gerek onun yolundan yürüyenler mantıksal tanımlara,
ussal temellendirmelere, felsefe uslamlamalarına daha bir dikkatlice
yaklaşmakta, bunların yerine metnin gidimli ve çizgisel olmayan
yönlerini, metinde dillendirilen sözcük oyunları ile retorik öğeleri
daha bir öne çıkarmaktadırlar. Bu bağlamda yapısökümcülüğün başlıca
izlencelerinden biri, metinlerin gerçek dünyadaki olgulara ya da şeylere
göndermede bulunmayıp yalnızca başka metinlere göndermede bulunabileceği
saptamasına bağlı olarak, metinlerin başka metinlere nasıl ve ne
biçimlerde göndermelerde bulunduklarının izini sürmektir. Bu temel
izlenceye dayanaklık eden düşünceyi Derrida, "Metnin dışında metinden
başka hiçbir şey yoktur" tümcesi ile dile getirmektedir.
Yapısalcılık, bilindiği üzere, İsviçreli dilbilimci Ferdinand de
Saussure'ün ölümünden sonra öğrencilerince Genel Dilbilim Üstüne Dersler
başlığıyla yayımlanmış derslerinde ortaya attığı düşüncelerden çıkılarak
çatısı kurulmuş bir felsefe anlayışıdır. Geleneksel "temsilci" ya da
"yansıtımcı" dil anlayışının doğruluğunu bütün bütün yadsıyan Saussure,
bunun yerine "biçimsel" bir dil anlayışı geliştirmektedir. Buna göre,
dil ne sanıldığı gibi fiziksel nesneler ile sözcükler arasındaki
karşılık gelme ilişkisine dayalıdır, ne de anlamlar zihinde olduğu
varsayılan birtakım kendilikler (düşünceler) aracılığıyla oluşuyordur.
Saussure'ün yapısalcı dil yaklaşımında, hem "gösterenler" (sesler ile
imler) hem de "gösterilenler" (düşünceler) ait oldukları özel dil
dizgesinin biçimsel yapısı uyarınca anlamlarım edinmektedirler. Burada
sözü edilen biçimsel yapı, bir yanda sesler öbür yanda düşünceler olmak
üzere her türden dilsel öğe arasında kurulu bulunan özdeşlikler ile
ayrımlar dizgesine karşılık gelmektedir.
Saussure dili işte bu biçimsel yapıyla özdeşleştirerek, gerçekte dilin
nasıl işlemekte olduğunu tam olarak açıklamamasına karşın yüzyıllardır
süregelen geleneksel dil anlayışına son noktayı koymuştur. Levi-Strauss'un
kültürel insanbilimi, Saussure'ün yapısala dil görüşünün kapsamının
genişletilerek toplum bilimlerinin bir başka alanına başarıyla
uygulanışına çok iyi bir örnektir. Yapısalcı dilbilim yaklaşımının temel
ilkelerini, insanbilimin kendisine konu edindiği akrabalık ilişkileri
ile söylen dizgeleri gibi görüngülere uygulayan Levi-Strauss, söz konusu
görüngüleri her durumda "gösteren/gösterilen" ayrımı doğrultusunda
betimlemektedir. Sözgelimi akrabalık ilişkileri bağlamında,
gösterilenler akrabalık ilişkilerine yönelik bir kültürün düşüncelerine
karşılık gelirken (akrabalık ilişkilerinde sevgi ile saygının dereceleri
ya da ensest tabusunun yeri gibi), gösterenlerse bu düşünceleri dile
getiren özgül birtakım pratiklerle (gelenekler, görenekler, kuttörenler
gibi) eşdeğerdirler. Aynı Saussure'ün savunduğu gibi Levi-Strauss'un
yaklaşımı da başından sonuna dek "temsil" mantığı üstüne kurulu dil
tasarımının bütünüyle yadsınması amaçlanarak uygulanmaktadır. Örneğin
Levi-Strauss, bir toplumu ya da kültürü akrabalık ilişkilerine yönelik
taşınan birtakım temel düşüncelere karşılık gelen belli yaşam
pratiklerinin yerine getirilmesi olarak, başka bir deyişle toplumun
kendisini kavrayışının maddi imgeleri olarak görmek yerine, toplumun ya
da kültürün, hem pratiklerin hem de düşüncelerin ortaklaşa paylaştıkları
biçimsel yapı tarafından yapılandıklarını belirtmekte, buna bağlı olarak
da açıkça bir dizgenin içerisindeki değişik öğeler arasındaki ayrımların
izini sürmektedir. Bu anlamda bir toplumun düşüncelerini ya da yaşam
pratiklerini kavrayabilmenin yolu, sanıldığı gibi kesinlikle o toplumun
öznelerinin kafalarında olup bitenlere bakmaktan geçmemektedir.
Post-yapısalcı felsefenin yapısalcılık eleştirisinin ilk aşamasının
Foucault'nun Şeylerin Düzeni (ya da Sözcükler ile Şeyler) başlıklı
yapıtında sunduğu yapısalcılığa yönelik kazıbilimiyle yakından ilgili
olduğu söylenebilir. Öteden beri öznelliğe tanınan merkez konumu
yadsıyan yapısalcı görüşü bütünüyle destekleyen Foucault, zihinsel
temsillerin kaynağı ve beşiği olarak öznelliğe göndermede bulunmak
amacıyla kullanılan "insan" teriminin ya da insan kategorisinin,
yalnızca modern düşüncenin olumsal bir özelliği olduğunu, insan yaşamı
ile düşüncesinde hiçbir yeri bulunmadığını savunmaktadır. Nitekim
kitabın kapanış bölümünde Foucault daha da ileri giderek, başta Levi-Strauss'un
insanbilimi ile Lacan'ın ruhçözümlemesi olmak üzere, yapısalcı toplum
bilimlerindeki en yeni gelişmelerin hiçbir biçimde insan kategorisine
dayalı bir düşünme kipi aracılığıyla gerçekleştirilmediklerine parmak
basmaktadır.
Bu tür bilimlerin öznel temsil yetisini göz önünde bulundurmaksızın da
insan gerçekliğini tanımlamanın olanaklı olduğunu göstermesi bakımından
son derece önemli bir işlevi yerine getirdiklerini belirten Foucault,
ruhbilim ya da toplumbilim gibi modern toplum bilimlerinin ise tıpkı
Kant'ın felsefesi gibi en başından bu yana öznelliğin önceliği üstüne
kurulup işletildiklerini ileri sürmektedir. Bunun yanında "yapısalcı
insan bilimleri"nin aynı anda insanın nasıl olup da hem dünyanın
anlamının kurucu kaynağı hem de dünyada bulunan öteki nesneler gibi
herhangi bir nesne olarak görülebildiği gibi büyük bir sorunu da
çözdüklerini öne sürmektedir.
Foucault'nun yaklaşımında, yapısalcı insan bilimleri bu son derece
önemli sorunu "bilinçdışı bilinç ", tasarımını ortaya atarak
çözmüşlerdir.: Filozofların salt bilinç düzeyinde kalarak; aynı anda
insanın nasıl olup da bütünüyle yaşam, emek, dil gibi insan bilimlerinin
temel kategorileri doğrultusunda hem dünyanın içinde bulunan bir nesne
olarak betimlenebilir olduğuna hem de içindeki bütün nesneleriyle
birlikte dünyayı kuran aşkın bir özne olduğuna yönelik kendi içinde
tutarlı bir açıklama getirmeleri olanaklı değildir.
Foucault burada görünen açmazın, ancak insan da dahil olmak üzere bir
bütün olarak dünyanın kendisinin, dünya içinde bir nesne olmayan
bilinçdışı bir bilinç tarafından kurulmuş olabileceği düşünüldüğü vakit
ortadan kalktığının alanı çizmektedir. Bununla birlikte Foucault,
yerleşik modern toplum bilimlerinin yalnızca bilinçdışı bilincin
işleyişlerinin sonuçlarını betimlemekle sınırlı kaldıklarını, buna bağlı
olarak da ne doğrudan bilinçdışının doğasına yönelik bir açıklama
önerdiklerini ne de bilinçdışının olanaklılık koşullan üzerine tek bir
söz olsun söyleyebildiklerini ileri sürmektedir. Foucault'nun istediği
türden bir açıklama yalnızca yapısalcı toplum bilimlerince, özellikle de
Lacan'ın ruh çözümlemesi ile Levi-Strauss'un insanbiliminde
sunulmaktadır. Dolayısıyla Foucault'ya göre olağan toplum bilimleri ile
yapısalcı toplum bilimleri arasındaki kilit değerdeki ayrım, olağan
toplum bilimlerinin tam tersine yapısalcı toplum bilimlerinin bilinci,
dolayısıyla da onun dünya temsillerini çok daha remel ilkelere dayanarak
açıklayabiliyor olmasında kendisini göstermektedir.
Daha da ayrıntılandırılarak söylenecek olursa, Lacan da Levi-Strauss da
temsilci olmayan ruhbilimsel ve kültürel yapılara yönelik bir betimleme
sundukları gibi, bilincin temsillerinin işleyişini de açıklamaktadırlar.
Foucault bir anlamda bu yapısalcı toplum bilimlerinin, varsaydıkları
temel insan kategorilerinin temelsizliğini göstermek yoluyla modern
toplum bilimlerinin dayanaklarını çökertmeye yönelik bir açıklama
sunduğuna dikkat çekmektedir. Gelgelelim bunu yaparlarken, bu
kategorinin ("insan") merkezi konumda olmaktalığını bütünüyle yıkmakta
olduklarına da ayrıca dikkat çeken Foucault, insan gerçekliğini anlamaya
yönelik en derinlikli yaklaşımın bundan böyle özne ile onun öznel
temsilleri uyarınca değil, ancak bilinçdışı kaynaklı yapısal dizgelerin
izi sürülerek sunulabileceği sonucuna varmaktadır.,
Nitekim insan bilimlerinin üstüne kurulduğu temel insan kategorisini
yıktıklarından dolayı, Foucault bu yapısalcı bilimleri "karşıbilimler"
diye tanımlamaktadır. Yapısalcılığa karşı düşünsel yaşamının en başından
beri güçlü bir duygudaşlık beslemiş olsa da, Şeylerin Düzeni'nde
yapısalcılığa alttan alta yöneltilen kimi önemli sorular, Foucault'nun
sonraki döneminde son derece yetkin bir biçim kazanan post-yapısalcı
bakış açısından açık izler taşımaktadır. Bu bağlamda üstünde en çok
durulması gereken konu, Foucault'nun kitap boyunca izlediği kendi
yöntembilgisinin değergesidir. Nitekim yapısalcılığın modern düşüncenin
ötesine geçerek "insanın ölümü"nü muştulamasını övgüyle karşılamakla
birlikte, Foucault'nun kendi yaklaşımının yapısala olup olmadığı, daha
doğrusu ne ölçüde yapısalcı olup ne ölçüde yapısalcı olmadığı çok açık
değildir. Bunun temelinde hiç kuşkusuz, Foucault'nun kendi yapıtlarında
aynı bir tarihçi gibi düşüncenin zaman içindeki "artzamanlı" gelişimini
yazarken, buna karşı yapısalcı çalışmaların düşünce dizgelerine
yaklaşırken "eşzamanlı" zaman dilimlerinin dışında bir zaman tasarımı
kurgulayamıyor olması yatmaktadır.
Şeylerin Düzeni, kendisini bütünüyle belli bir dönemdeki düşünce
dizgelerini, Foucault'nun kendi terimcesiyle "episteme" leri
ilgilendiren sorunlarla sınırlandırdığından bu durumdan kaçınmayı
başarmaktadır. Bununla birlikte kitabın belli yerlerinde, özellikle de
İngilizce çevirisine yazdığı önsözde, bir "episteme" den bir başka "episteme"
ye geçişin nedenlerine yönelik temel tarihsel sorundan bütün bütün bir
kaçınma olanağı bulunmadığını açıkça dile getirmektedir. Öte yandan daha
sonra, özellikle Hapishanenin Doğuşu ile Cinselliğin Tarihi'nin birinci
cildinde bu temel sorunu ele alırken yaklaşımı açık bir biçimde
post-yapısalcıdır.
Hiç kuşkusuz Foucault'nun post-yapısalcı felsefeye yapağı en önemli
katkılardan biri de kendisini "iktidarın soykütüğü"nün çıkarılmasına
yönelik çalışmalarda göstermektedir. Foucault'nun post- yapısalcılik
anlayışında "iktidar tasarımı" nın kilit değerde bir önemi
bulunmaktadır. Nitekim Foucault'nun gözünde bir "episteme"den bir
başkasına geçişi olanaklı kılan nedensel etmenler, doğrudan iktidar
ilişkileriyle ilintilidirler. Foucault'nun anladığı biçimiyle iktidarın,
her biri yapısalcılığın düzenli dizgelerinin dışına düşen üç temel
özelliği bulunmaktadır:
(1) iktidar üretkendir; belli bir dizgenin getirdiği
sınırlamalara bağlı olarak yalnızca baskın ya da dışlayıcı bir gücü dışa
vuruyor değildir; yeni bilgi bölgeleri ile yaşam pratiği alanları da
yaratmaktadır;
(2) iktidar, tek bir denetim merkezi içine yerleştirilebilir bir
şey değildir; toplumsal dizgenin bütününe sayısız yerel güç alanlarıyla
yayılmış durumda bulunmaktadır. Söz konusu alanlar birbirleriyle
etkileşim içindedirler ama hiçbir durumda kendi içinde bütünlüklü,
dolayısıyla da birleşik bir iktidar rejimi oluşturmazlar;
(3) iktidar, bilgi dizgelerinden ayrılamayacak denli onlarla iç
içe geçmiş olsa da, bu tür dizgeler içindeki gösterenler ile
gösterilenler arasındaki oyundan çok daha fazla bir şeydir; bir bedenin
bir başkası üzerindeki belirleyici eylemidir. Foucault'nun bilgi ile
iktidar arasındaki ilişkiye yönelik çalışmaları, pek çok konuda sunduğu
düşünsel olanaklar bir yana, özellikle modem toplumsal denetim
yöntemleri üzerine düşünmek için son derece üretken yollat sunmaktadır.
Kendi yöntemini "soykütüksel tarih” Foucault, bu yöntem uyarınca düşünce
tarihinde son derece önemli değişimlere, kopmalara ya da kırılmalara yol
açmış birtakım nedensel süreçlerin izini sürmektedir. Post-yapısalcı
düşünme tutumu üzerinde son derece derin etkilerde bulunan bu soykütüğü
çıkarma yönteminde temel amaç, söylemsel olmayan pratikler (yaşam
olayları) ile söylem dizgeleri (bilgi yapılan) arasındaki bağlantının
ortaya serilmesidir. Bu bağlamda Foucault'nun temel savı bilgi (söylem)
ile iktidar (söyleme dökülmemiş pratikler, özellikle de bedenlerin
denetimi) arasında kendisinden hiçbir biçimde kurtulunması olanaklı
olmayan bir ilişkinin bulunduğu yönündedir. Bilgi ile iktidar arasındaki
bu kaçınılmaz ilişki üstünde dururken, Foucault'nun kafasında bulunan,
bilgiyi önce özerk bir başarı olarak (katışıksız bilim), sonra da bit
eylemi gerçekleştirmek için kullanılan aygıt (teknoloji) olarak gören
yerleşik Baconcu düşünce değildir. Tam tersine burada Foucault'nun ileri
sürdüğü, bilginin hiçbir durumda iktidardan bağımsız olamayacağı,
bilginin yayılımı ile iktidarın yayılımının en başından beri eşzamanlı
olageldikleridir.
Öte yanda, Foucault'nun savım bilgiyi iktidar ile özdeşleştirecek denli
sonuna dek götürmemeye de ayrı bir özen gösterdiği görülmektedir.
Sözgelimi bu anlamda, bilginin toplumsal ya da siyasal denetimin
dışavurumundan öte bir şey olmadığını asla ileri sürmemektedir.
Kendisinin de belirttiği üzere bilgi ile iktidar her anlamda özdeş
kılınacak olursa böyle bir durumda bu ikisi arasındaki ilişkiyi olanaklı
kılan biçimlerin bulgulanma olanağı bütün bütün ortadan kalkmaktadır. Bu
noktada Foucault'nun "olumlayıcı" görüşü, kendi mantıkları gereği
istedikleri denli nesnel, hatta evrensel geçerlilik savında bulunurlarsa
bulunsunlar, son çözümlemede bütün bilgi dizgelerinin şöyle ya da böyle
verili oldukları toplum içindeki iktidar rejimleriyle bağlantılı
olduklarıdır. Tersinden söylenecek olursa, iktidar rejimleri zorunlu
olarak denetlemek istedikleri nesnelere ilişkin bilgi yapılarının
kurulmasına neden olmaktadır Gerçi bu "bilgi" kimileyin kendi
nesnelliğiyle kendisine yol açan egemenlik dizgesinin dışına çıkılarak,
kendisine kaynaklık eden iktidar rejimlerinin aleyhine
işleyebilmektedir. Foucault bu çözümlemelerinin ışığı altında, özel bir
duruma, modern toplumsal bilimsel bilgi alanları ile modem dünyada insan
bedenlerin denetlemek amacıyla sıklıkla başvurulan disiplin altına
almaya yönelik pratikler arasındaki ilişi üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu
noktada yapağı örnek olay çalışması, hapishane pratikleri ile başta
suçbilim olmak üzere suç ve cezayla ilgilenen öteki toplumsal bilimsel
dallar arasındaki ilişki üzerinedir. Ancak Foucault burada hapishane
tasarımını, okullarda, fabrikalarda, askeriyede uygulanan disiplin
altına almaya dönük modern pratikleri de işin içine katarak çok genel
bir bağlama taşımaktadır. Sunduğu çözümlemelerle hapishanenin bütün
disiplin altına almaya yönelik pratiklere nasıl sızdığım; nasıl ve hangi
biçimlerle hem bir model hem de söz konusu pratiklerin ana yayılım
kaynağı olduğunu açıklıkla göstermektedir. Yine aynı yaklaşımla ruhbilim
ile cinselliği denetlemeye yönelik pratikler arasındaki ilişkiyi de
araştıran Foucault, genelde ruhbilimin, daha özeldeyse ruhçözümlemenin
cinsel davranışı denetlemeye, en önemlisi de sapkın olduğu düşünülen
birtakım cinsel tutumların önüne geç- meye yönelik bir iktidar rejimiyle
yakın bağlantı içinde olduğunu öne sürmektedir.
Aynı Foucault'nun yapısalcılığın iktidarın gerçekliği karşısında
toplumsalı kavramakta birtakım eksiklikleri bulunduğunu ileri sürmesi
gibi, post-yapısalcı felsefenin bir başka önemli düşünürü Jean-François
Lyotard da arzunun gerçekliği karşısında genelde yapısalcılığın, daha
özeldeyse yapısalcı ruhbilimin sınırlarına dikkat çekerek yola
koyulmaktadır. Lyotard'ın eleştirisini anlamak için öncelikle bu
eleştiriyi ruhbilime yönelik en önemli yapısalcı yaklaşımın çerçevesine,
yani post-yapısala felsefeye çok büyük katkılarda bulunan Jacques
Lacan'ın Freudcu ruh çözümlemeyi yeni baştan yapılandırımı bağlamına
yerleştirmek gerekmektedir. Lacan'ın Freudcu ruhçözümlemeyi yeniden
yapılandırırken ortaya attığı en önemli sav, bilinçdışının da bir dili
bulunduğu, bundan da önemlisi bilinçdışının dilinin de bütün dil
dizgeleri gibi kendine özgü bir yapısı olduğudur. Lacan'ın burada dilden
anladığı açıkça Saussurecü anlamıyla dildir; anlamlan bütünüyle dizge
içinde yerine getirdikleri işlevler uyarınca belirlenen göstergeler
dizgesi: Nitekim Lacan doğrudan Saussurecü dil tasarımı üzerinden
giderek, bilinçdışının dış dünyadaki nesneler ile özsel bir bağlantısı
olmadığı, bilinçdışının arzularının ya da dürtülerinin anlamlarını
bütünüyle onun içinde edindikleri göstergebilimsel dizgenin dışında
hiçbir şeye gönderme yapmadıkları saptamasında bulunmaktadır.
Buna karşı ortodoks ruhçözümleme, sözgelimi Heinz Hartmann'ın "ego/ben
ruhbilimi", yetişkin ego bilinci ile bilinçdışı arzuların bastırılmaları
gerçeği uyarınca düzene konulan olgunlaşmasını tamamlamış büyüklerin
"nesnel" dünyasını göz önünde bulundurmaktadır. Oysa Lacan, gerek ego'yu
gerekse onun dünyasını imgesel diye adlandırdığı alana yerleştirmekle
kalmayıp imgeselin simgesel olanca simgesel alana bastırılışının altını
önemle çizmektedir. Bir başka deyişle, Lacan bilinçdışını kendi içinde
özerk bir göstergeler dizgesi olarak görmektedir.
Lacan bunun yanında bir "Gerçeklik" alanına olanak tanıyor olmakla
birlikte, bu alanın varlığını simgesel yapıların ulaşılmaz sınırlarının
dışına taşımaktadır. Dolayısıyla, arzu ilkece hiçbir biçimde doyuma
kavuşturulması olanaklı olmayan bir eksikliğe karşılık gelmektedir.
Bilinçdışının bir öğesi olan arzu, gerçeklik alanındaki pratiklerle
doyuma ulaştırılamaz çünkü farkli dizgelere sahip bu iki alan arasında
bir ilişki söz konusu değildir.
Öte yanda hem Lacan'a hem de öteki yapısalcı ile post- yapısalcı
düşünürlere karşı Lyotard, dilsel olmayan nesnenin özerkliğini ve
önceliğini savunmaktadır. Ancak bu kesinlikle nesnenin değişik dilsel
kategoriler yoluyla biçim kazanmamış bir deneyimde zihne "verili" olan
olduğunu ileri süren "temeldenci sav" ı hortlatmak anlamına
gelmemektedir. Nitekim Lyotard dil öncesi dilden bağımsız bir deneyim
olmadığı düşüncesinde en ufak bir kuşku olsun duymamakla birlikte, bunun
böyle olmasından deneyimin içeriğinin dil yoluyla bütünüyle
tüketilebilir olduğunun çıkmayacağını da açıklıkla dile getirmektedir.
Lyotard bu söylediklerini kendi sözleriyle şöyle örneklemektedir:
"Ağacın yeşil olduğunu söyleyebiliriz, ama bu, rengi tümcenin içine
yerleştirmek demek değildir." Bu açıklamadan hareketle Lyotard, Lacan'ın
asla kendisine ulaşılması olanaklı olmayan nesnenin ulaşılmazlığından,
olmayışından duyulan eksiklik olarak arzu tanımını tümüyle çürütülmüş
olduğunu düşünmektedir. Nasıl ki algı kendine özgü içeriğiyle bilincin
dilsel yapılarına indirgenemeyecek bir nesne tarafından doyuma
kavuşturulamıyorsa, aynı biçimde arzunun da bilinçdışının dilsel
yapılarına indirgenemeyecek bir nesne yoluyla doyuma kavuşturulması
olanaksızdır. Bu bakımdan, "arzu" her durumda bütünüyle yapısala
bilinçdışı anlayışının sınırlarının ötesine uzanan bir post-yapısala
yaklaşımı gerekli kılmaktadır.
Lyotard'ın post-yapısalcı arzu açıklamasının toplumsal ve siyasal
düşüncenin geleceği üzerinde son derece önemli içerimleri bulunmaktadır.
Nitekim çoğu post-yapısalcı düşünürün de belirttiği gibi, ruhbilimsel
arzu ile siyasal iktidar arasında aynı madalyonun iki ayrı yüzü olmayı
andırır biçimde yakın bir ilişki söz konusudur. Buna göre, arzu
iktidarca sınırlanan, iktidarın bu sınırlamalarına karşı savaş verendir.
O nedenle arzunun Lyotard'ın toplumsal ve siyasal düşünce- sinde çok
temel bir kategori olarak yer alması hiç de şaşırtıcı bir durum
değildir. Nitekim Lyotard ortaya koyduğu düşüncelerinde çok çeşitli
arzuların yeşertilmesinin temel değeri üstüne dayalı, hem kuramsal hem
de pratik boyudan bulunan bir "libidonal siyaset" anlayışı geliştirmenin
uğraşısı içindedir.
Aynı Foucault gibi, bilgi ile iktidarın özce iç içe geçmiş denli yakın
bir bağlantı içinde olduklarını düşünen Lyotard, arzular çokluğunu bozup
altüst edenin kaynağında, Marxçılık ya da liberalizm gibi bütüncül
toplumsal yapıların evrensel geçerlilik savlarının yattığım ileri
sürmektedir. Lyotard bütün bunların yanında, kaçınılmaz bir çatışkı
ilişkisi içinde olduklarım düşündüğü adalet ile doğruluk arasındaki
ilişkiye büyük bir özenle yoğunlaşarak, adil olmayan belli durumlar ya
da eylemler üzerine araliksız doğru yargısında bulunduğumuzun, üstüne
üstlük bu yargıların kendilerinin de insan toplumlarının doğasına
yönelik genel bir açıklama temelinde temellendirilme gereksinimi
gösterdiklerini düşünme eğilimi içinde bulunduğumuzun altını
çizmektedir. Bir başka deyişle, adaletin gerçekleştirilmesine yönelik
ortaya atılan birtakım reçete çözümlerin genel kuramsal betimlemeler
yoluyla temellendirilebileceklerini düşünmekteyizdir. Bu saptamalarından
hareketle Lyotard, genel domya yapılan bu başvurunun tam da kendisinin
değme bir adaletsizlik örneği olduğunu, çünkü genel bir betimin dogası
gereği kendisine seçenek oluşturan bütün görüşleri yanliş diye görerek,
bütün bu görüşlere dayandırılmış arzulan da yadsıyıp dışlayan bütüncül
(totaliter) bir toplum resmi sunduğunu belirtmektedir.
Ne var ki Lyotard'ın bakışında, bu türden bir dışlama arzular çokluğunun
değeriyle bütün bütün ters düşmektedir. Lyotard buna bağlı olarak "differend"
kavramı doğrultusunda yeni bir adalet görüşü sunmaktadır. Lyotard'ın
sözcük anlamı "anlaşmazlık", "uyuşmazlık" olan “differend” den tam
olarak anladığı, farklı bakış açıları arasındaki (dil oyunları
anlatılar, arzular) "bağdaştırılamazlık" ya da "ölçüştürülemezlik" tir.
Buna göre bağdaştırlamazlığın en temel göstergesi, "differend"i
tanımlayan ayrımlar arasında arabuluculuk yapacak ortak bir ölçütün
olmayışıdır. Siyasetin, dolayısıyla etik ile sanatın başlıca amacının
olabildiğince çok sayıda "differend" ler üretmek, bunların varlığını da
elden geldiğince korumak olduğunu savunan Lyotard, burada özellikle
küresel ölçekli dışlayıcılıklarıyla dikkat çeken doğruluk savlarının
"totaliter terör"üne karşı bir siyasal savaşım içinde olmanın son derece
önemli olduğunu vurgulamaktadır. Lyotard'ın düşünsel çalışmalarının pek
çok bakımdan post-yapısalcı felsefenin genel toplum ve siyaset
anlayışının biçimlenmesinde etkili olduğu söylenebilir. Post-yapısalcı
yaklaşımın hem en köklü hem de en keskin uzantısı olan bu anlayış, gerek
felsefede gerekse toplum bilimlerinde öteden beri yürütülen geleneksel
tartışmaların çerçevesi dışında bir toplum ve siyaset görüşü sunduğu
gibi, geleneksel ölçüler uyarınca kuramsallaştırılma çabalarına karşı da
son derece güçlü korunaklar ve direnç noktalan barındırmaktadır.
KAYNAK
Felsefe Sözlüğü; A. Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü. Hüsrev
Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları
|