|
Friedrich Wilhelm
Nietzsche ve "Tanrı Öldü" Deyişi
"Tanrı öldü", Nietzsche'nin en popüler sözüdür. Bu düşünceyi
Nietzsche, ilk kez Şen Bilim adlı eserinde dile getirmiştir. O dönemin
koşullarına göre yorumlanması gereken "Tanrı'nın Ölümü" düşüncesini,
kendi tabiriyle bir kaçığın ağzından duyurur. Gündüz vakti elinde
fenerle dolaşıp "Tanrı öldü! Tanrı öldü!" diye bağıran bir delinin
ağzından, Tanrı'nın ölümünü ilan eder.
Nietzsche "Hiçbir adalete sığmayan, sayısız çatışma ve acılar iyi bir
Tanrı'ya nasıl mal edilebilir?" düşüncesinden yola çıkarak, Tanrı'nın
ölümünün insanın anlaşılmaz olan doğasını yenmesi için ve üst insan'a
ulaşılabilmesi için bir mecburiyet olduğunu savunmuştur.
Tanrı'nın, insanı yeryüzüne acı çekmesi için yolladığına inanır.
Nietzsche bunu Empedokles adlı eserinde de vurgulamıştır. Nietzsche'ye
göre "Sanatçı Tanrı" kendisini Yunanlıya bir model olarak sunar. Onun
kendisine bir şekil vermesini, mermerin ya da taşın içinde gizli kalan
heykeli çıkarıp, sonra da gerçekleştirilen bu sanat yapıtının tadına
varmasını önerir. "Hıristiyan Tanrı" ise emredicidir. İnsanın dünya
nimetlerinden faydalanması yerine, çile çekmesini ister. "Tanrı'yı
yadsıyoruz, Tanrı'nın sorumluluğunu yadsıyoruz ve böylece, yalnızca
dünyayı biliyoruz." Nietzsche olaylar sonrası insanların Tanrı'yı
suçlamayarak suçu dünyaya bulmalarının yanlış olduğunu düşünmüştür.
Nietzsche'ye göre geliştirmiş olduğumuz tüm değerler, dünyanın gerçek
doğasını görmemizi engellemek amacıyla geliştirilmiş araçlardan başka
hiçbir şey değildirler.
Bununla beraber, bu araçlar bizim için dayanılması zor bir dünyayı
dayanılabilir kılabilmeye hizmet ederler. Bu hizmet yıllardır dinlerin
var oluşu ile de desteklenmektedir. Dinler bize öbür dünya gibi güzel
vaatler sunarak, bize bu dünyada yapmamız gerekenleri buyururlar. Bu
buyruklar, insanların özgür ve başkaldıran doğasını yok etmeye onları
birer sürü parçası haline getirmeye yöneliktir.
Nietzsche Tanrı anlayışına ve hayatı katlanılabilir kılan araçlara karşı
çıkar. Öte yandan, bunlar var olmadan yaşamanın ne kadar zor olduğunu ve
ne kadar yüksek düzeyde hayat ve birey bilinci gerektirdiğini söyler.
İşte onun istediği de budur. Bilime ve dine hizmet edenler bu noktada
birbirinden farklı değillerdir. İkisi de bu araçların ve vaatlerin
tekrar tekrar insan hayatına girmesine ve insanların bunlara körü körüne
bağlanmasına neden olurlar.
İnsanlar bu araçlardan kurtulup zorla bir gereklilik kazandırılmış
dünyadan sıyrılmalıdırlar. Tanrı ölmüştür; çünkü insan kendi
hareketlerini yönlendirebilecek düzeydedir. Fakat tahmin edildiği gibi
Nietzsche bu durumdan tam bir çıkış önermez. Bu çıkışı insanların
başarabileceğini söyler.
Tanrı'nın ölümünü büyük bir reddedişe ve kendi üzerimizde sürekli bir
zafere dönüştüremezsek, bu kaybın bedelini ödemek zorunda kalırız.
Ek Bilgiler
Friedrich Nietzsche'nin var oluşa yönelik en büyük amaç ve umut
olarak ortaya koyduğu Üstinsan (Übermench) kavramının çıkış noktası,
insanlığın ortak ve içsel dünyasında gerçekleşen bir krizdir: "Tanrı'nın
ölümü!"
Bu kriz, Nietzsche'nin ölümünden bir asır sonra bile hala daha
tartışılmaktadır. Kimi yorumcular, Nietzsche'nin insanlığa dair
tanımladığı bu krizi ateizme yormuş, kimileri bu krizi Hıristiyanlık'a
karşı özel bir ayaklanma olarak görmüş, kimileri de nihilizmle insan
varlığının ve özünün değerinin dibe vurmasını tanımlayan bir slogan
olarak algılamıştır.
Bu tür faklı görüşlerin sebebi, elbette yine Nietzsche'den
kaynaklanmaktadır; çünkü hiçbir zaman anlaşılma kaygısı taşımayan
Nietzsche, farklı konuları ayrı ayrı ve farklı eserlerinde -kimi zaman
çelişkilerle- ele alan Nietzsche, eserlerini tümcül bir yaklaşımla
okumayan okuyucuları fazlasıyla yormuş, yanlış çıkarımlara itmiştir.
Belki de bu sebepledir ki, en uç kitleler ve gruplar dahi -örneğin Anton
Lavey ve müritleri, ... ve Neo-Naziler, hatta kimi Heavy Metal müzik
grupları, Anarşistler, Nietzsche'nin "Tanrı'nın Ölümü" savını/sloganını
farklı boyutlara çekebilmiş, özü itibariyle değeri ve hiçbir anlamı
olmayan yorumlar yapabilmişlerdir. Bu sebeple "Tanrı'nın Ölümü" krizinin
açık ve net bir şekilde yorumlanması, oldukça zordur. Belki de bu kadar
uç noktalarda bu kadar farklı algılanan tek düşünür Nietzsche'dir. Adolf
Hitler'in siyasetinde yorumlanmasından, Mussoloni'nin vahşetinden de
anılır olmasından tutun da günümüz saygın felsefecilerinden Ahmet
İnam'ın "Gönül Felsefecisi-Mümin" olarak yorumu, oldukça ilginçtir.
Konunun Nietzsche'yi yorumlayanlar tarafından tartışılmayan tek ortak
noktası, Nietzsche'nin, nihilist bir dünya anlayışının dönemde ve
dönemin sonrasındaki dünyada, toplumsal açıdan büyük yıkımlara neden
olacağını haber vermesi ve yeni bir kutsal anlam/değer arayışına
girmesidir. Nietzsche'nin ortaya koyduğu trajik felsefenin başlangıcı,
Tanrı'nın ölümünün ilanıyla başlar. Fakat ortada fazlasıyla yanlış
anlaşılan önemli bir detay vardır; Tanrı'yı öldüren Nietzsche değil,
tersine insanlıktır. İnsanoğlu, yaşamın değerini her asırda biraz daha
küçültmüş, varoluşunun en temel şartı olan Tanrı'ya inancı lekelemiştir.
Hayata, yaşama atfedilen her türlü değer ve anlam, oysaki Tanrı
inancıyla oluşturulmuştu. Fakat insanoğlu öyle bir noktaya gelmişti ki,
en kutsal yaşama azmini bulduğu inancını kaybetti. Bu sebeple insanoğlu
kendine gitgide yabancılaştı.
Nietzsche, insanlığın bu dramatik yazgısını önceden kestirebilmişti. Bu
kutsal ilanın zamanı olmadığını bile bile, kendini anlayabilecek
kulaklar arayıp durdu. Değer krizinin ilanını ve Tanrı'nın ölümünü belki
de isteyecek en son kişiydi. Fakat Nietzsche'nin tabiriyle bir "kaçık",
günün birinde, öğle öncesi aydınlığında elinde feneriyle pazar yerinde
"Tanrı'yı arıyorum!..." diye bağırana kadar bu sesi kimse işitmemişti.
İşitenlerde hep duymamazlıktan geldi. Bir asırı geçkin bir süredir
insanlık bu çığlığı yeni yeni anlamakta; Fakat ardında iki büyük dünya
savaşının ağırlığını, yorgunluğunu taşıyarak... Yeniden ve panik şekilde
toparlanmaya çalışarak... Belki de dünya tarihinde en çok o dönem Tanrı
unutulmuştu.
Nietzsche, Şen Bilim adlı eserinde Tanrı'nın öldüğünü bir kaçığın
ağzından şöyle duyurur:
"Öğle öncesi aydınlığında bir fener yakan, pazar yerinde koşarkan
durmadan 'Tanrı'yı arıyorum...Tanrı'yı arıyorum..." diye bağıran kaçık
adamı duymadınız mı? Oradakilerin çoğu, Tanrı'ya inanmayanlar olduğu
için onun böyle davranması, büyük bir kahkahanın patlamasına yol açtı,
onu kışkırttılar. 'Ne, yolunu mu şaşırmış?' diye sordu birisi. Bir
başkası 'Çocuk gibi yolunu mu kaybetmiş' dedi. 'Yoksa saklanıyor mu
bizden?', 'Bizden korkuyor mu?', 'Yolculuğa mı çıkmış?', 'Yoksa göçmüş
mü?'. Onlar birbirine böyle bağırarak güldüler..."[1]
Kendine yabancılaşmış, hastalıklı bir Tanrı'nın ölmesi zaten normaldi.
Doğumundan itibaren insanı günahkar sayan, insanlara acıyan ve onlara
acımalarını öğütleyen bir Tanrı; Tüm hakikati öte dünyaya göçeren.
Özellikle Hıristiyanlık'a karşı büyük bir mücadele veren Nietzsche bu
tavrı, Katolik tarihçiler tarafından hep çarpıtılmış ve Hıristiyanlıkla
birlikte tüm dinlere karşı bir tavır sergilenmiş gibi bir lanse durumu
söz konusu olmuştur. Oysa Nietzsche, kökenini soygu içgüdülerden alan
yaşamı sıkı sıkıya "Kutsal bir evet" ile onaylayan, hayatın gelişimini
sağlayan tüm dinlere büyük bir saygı göstermişti.
"Bizi farklı kılan, tarihte, tabiatta veya tabiatın arkasında hiçbir
Tanrı tanımamamız değil, Tanrı diye hürmet edileni, Tanrı'ya benzer
bulmamamızdır! Bunun yerine acınası,, garip, zararlı olduğunu ve
yalnızca hata değil, yaşam karşısında suçlu olduğunu bulmamızdır!..."
[2]
Nietzsche'nin bu sözleri, bizzat Hıristiyan inancını hedef alır.
Nietzsche "Tanrı'yı yadsıyoruz" derken bile, akabinde Hıristiyanlık'tan
bahsedip, niyetini ortaya koyar. Peki neden Hıristiyanlık'a karşı
böylesine bir öfke taşımaktadır? Bunun cevabını yine Nietzsche verir:
"Bana göre Hristiyanlık, yozlaşmanın en uç biçimidir ve
algılanabilecek nihai bir yozlaşmanın istemine sahiptir!" [3]
Bu noktada ülkemizin saygın felsefecilerinden Prof. Dr. Ahmet İnam'dan
bir alıntı yapmak istiyorum:
"Nietzsche bana göre dinsiz bir adam değil. Tanrı öldü diyor ama o
tamamen Hıristiyanlıkla kavgası olduğu için. Bir güce inanıyor.
Nietzsche’nin Tanrı’ya inandığını söyleyebilirim. Orada bizim gücümüz
var. Batı’nın Nietzsche’sini ben kendi gözümle yorumlayabilirim. Hüzzam
makamında ona şarkı yazabilirim. Sanki Nietzsche deyince mutlaka senfoni
yazmamız gerekiyor. Türkü de yakabilirim. Onun ıstırabını
anlayabiliyorum. Dolayısıyla ben Nietzsche’yi hep kafasında fes, bizim
19. yüzyıl İstanbul’unda yaşayan bir insan olarak düşünürüm. Bana
Nietzsche dervişvâri biri gibi gelir..." [4]
Tanrı inancı, insanlığın ilkel çağlarından bugüne insanlığın en temel
ideali, değeri, anlamı olmuştur. İnsanlık, sadece Tanrı inancı ile
hayata tutunabilmiş, semboller dünyasında kendine bir amaç, bir hedef
belirleyebilmiştir. Özellikle de Aydınlanma hurafesi* adı altında
süregelen içi boş serüvenle birlikte insanın her geçen gün kendine
yabancılaşması, eş zamanlı olarak dönemin Avrupa'sında Hıristiyanlık'ın
her geçen gün insanın değerini alçaltması, Tanrı'yı ölüm döşeğine bizzat
mahkum eden önemli sebeplerdendir.
En kutsal, en yüce değerini her geçen yitiren insanoğlu, nihilizmin
varlığın özünü hiçe indiren, hakikati yok sayan bataklığına saplanmış,
yeni bir değer, yeni bir anlam arayışına girişmiştir. Zerdüşt, bu
noktada yeni bir anlam tasarısı içine girerek dağından şehirlere iner.
Lakin kimse Tanrı'nın öldüğünü duymamıştır. Dağdan inerken karşılaştığı
mümin ihtiyar bile:
"Zerdüşt dağdan yalnız olarak indi ve yolda kimseyle karşılaşmadı.
Fakat ormana ulaştığında, karşısına ormada ağaç kökü toplamak için
mukaddes kulübesinden ayrılmışbir ihtiyar çıktı... "Peki bir ermiş
ormanda ne yapar?" diye sordu Zerdüşt. Ermiş şöyle dedi : "Şarkılar
söyleyerek, ağlayrak, gülerek ve hatta homurdanarak benim olan Tanrı'yı
överim... Ayrıldı ermişle Zerdüşt iki çocuk gibi gülümseyerek. Ne ki
yalnız kalınca Zerdüşt, kendi kendine şöyle seslendi : Mümkün olabilir
mi böyle bir şey? Henüz işitmemiş olabilir mi ormanda yaşayan bu
mukaddes ermiş, Tanrı'nın öldüğünü?" [5] **
Mümkündü... Tanrı'nın öldüğünü ormandaki ermişten tutunda şehirdeki
panayırın sineklerine kadar kimse duymamıştı. Uzun bir zaman aralığında
da kimse duymayacaktı. Fakat Nietzsche'nin de yanıldığı bir nokta vardı;
Yozlaşan Tanrı / Allah inancını eleştirip, Tanrı'nın öldüğünü yüzyıllar
öncesinden "Enel Hakk" diyerek ilan eden, bu hakikati bizzat dile
getirip derisi yüzülerek öldürülen insanlar vardı. Öyle ki Nietzsche
henüz doğmamışken, Anadolu'da birileri insandan ötesini tasavvur
edebilmiş; Amacı mutlak yaratıcıyla tümleşme yolunda, "İnsan-ı Kamil"
olarak ortaya koyabilmişlerdi. İnsanı Hakikat kapısını aralamaya
çağıranlar, Nietzsche'den önce çok can yitirmişti.***
Fakat Nietzsche, özü itibariyle İslam'ın özüne saygı duyduğunu, hayata
ve insana verdiği "erkekçe" değer dolayısıyla Hıristiyanlığı binlerce
kez küçümsemeye hakkı olduğunu dile getirmiştir; Kendini Hıristiyanlığa
karşı Deccal olarak ilan ettiğinde bile:
"Eğer Müslümanlık, Hıristiyanlığı küçümsüyorsa bunu yapmakla binlerce
kez haklıdır. Çünkü Müslümanlık insana değer verir (...) Hıristiyanlık,
eski kültürün mirasını bizden çaldı.Sonra da bizi, İslam kültürünün
mirasından yoksun bıraktı.Temelde bize, Grek ve Roma'dan daha yakın olan
ve doğrudan duyu ve zevkimize hitap eden İspanya'nın muhteşem Magribi
kültürü ayaklar altında çiğnendi.Neden? Çünkü soyluydu, çünkü
kökenlerini insanca içgüdülerden alıyordu." [6]
İnsanoğlu artık katildi ve eline bulaşan, Tanrı'nın kanıydı. Belki bir
kaçık bunu ifade etmeye çalıştı, lakin zamansızdı, daha gelmemişti büyük
öğle; Ve dağdaki yalnız çınarın beklediği yıldırım. Nietzsche'nin
dilinden konuşan o kaçık, insanı, değer yıkımından dolayı altüst edecek,
hiçleştirecek geleceği görebiliyordu. Ve şöyle diyordu, kendini alaycı
gözlerle izleyen panayırın sineklerine:
"O'nu biz öldürdük, sizlerle ben! O'nun katiliyiz hepimiz. Ama bunu
nasıl yaptık? Denizi kim içebilir? Bütün çevreyi silmemiz için bize bu
süngeri kim verdi? Onu güneşin zincirlerinden kurtarırken ne yaptık biz
yeryüzünde? Nereye gidiyor şimdi dünya, biz nereye gidiyoruz? Bütün
güneşlerden uzağa mı? Sürekli, boş yere geriye, öne ve yana, bütün
yönlere atılıp durmuyor muyuz? Üst alt kaldı mı? Sanki sonsuz bir hiçte
yolumuzu yitirmiyor muyuz? Boş uzayın soluğunu duymuyor muyuz? Hava
giderek soğumuyor mu? Giderek daha çok, daha çok gece gelmiyor mu?
Öğleden önce fenerleri yakmak gerekmiyor mu? Tanrı'yı gömen mezar
kazıcılarının çığlığından başka bir ses duyuyor muyuz? Tanrı'nın
çürümesinden başka bir koku duyuyor muyuz? Tanrı öldü! Tanrı öldü! O'nu
öldüren biziz! Bütün katillerin katili olan biz, nasıl avunacağız?" [7]
Tanrı artık ölmüştü, yine de insanlık yeniden onu diriltmeye, yeniden
gerçek anlamını, değerini bulmasına günün birinde yönelecekti. Günün
birinde mutlaka, gözyaşlarıyla birlikte Tanrı'ya yeniden şarkılar
söylenecek, şiirler okunacaktı:
Benim yüce düşmanım,
Benim mechulüm,
Benim cellat Tanrım!
Hayır!
Dön artık!-
Kabulümsün tüm ezanla!
Gözyaşlarım boşalıyor,
Bu boşalış sana!
... ve yüreğimin son alevi,
aydınlatıyor seni,
Lütfen, dön artık,
Benim meçhul Tanrım!
Benim acım!
Benim son talihim [8]
NOTLAR
* Prof.Dr.Fehmi Baykan'ın, "Aydınlanma Üzerine Bir Derkenar" adlı
"Kaktüs Yayınları"ndan çıkan yapıtını anmadan geçemeyeceğim. Aydınlanma
diye bir çağın hiç yaşanmadığını, bunun entellektüel bir hurafe olduğunu
savunan Sayın Baykan, eserinde konuyu tüm detaylarıyla incelemiş ve
güçlü deliller sunarak resmi (!) felsefe tarihinin yanlışlarla dolu
olduğunu gözler önüne sermiştir.
** Alıntıyı yaptığım eserin çevirmeni Murat Batmankaya'nın dipnotu aynen
aktarmak istiyorum : "Nietzsche Tanrı öldü derken, aslında Tanrı yok
dememektedir. Tanrı'ya inanmıyorum da dememektedir. Aksine Tanrı öldü
demektedir. İleri görüşlü bir şekilde çağa ve kendi özüne bakarak, o
anki gerçekliğin bir bulgusunu tespit ettiğini düşünmektedir" [Karl
Jaspers, Nietzsche-Einführung in das Verstandnis seines Philosophierens,
4.baskı, Walter de Gruyter, Berlin]
*** Nietzsche'nin Dionizik tipi (Üstinsan), İslam felsefesinde İbn-i
Arabi, Mevlana, Hallac ... gibi mutasavvıfların ortaya koyduğu,
benimsediği İnsan-ı Kamil kavramıyla büyük benzerlikler taşır. Konu
hakkında elbette tartışılır, ilgili eleştirilenizi başlık altına yorum
yaparak belirtebilirsiniz.
KAYNAKÇA
[1] Şen Bilim, P 125, S 130, Asa Yayınları
[2] Deccal, P 47, S 73, Gün Yayınları
[3] Deccal, P 62, S 103, Gün Yayınları
[4] Aksiyon Dergisi, Sayı 628, -18.12.2006-
[5] Böyle Buyurdu Zerdüşt, S 18-19, Say Yayınları
[6] Deccal, P 59-60, S 99, Gün Yayınları
[7] Şen Bilim, P 125, S 130, Asa Yayınları
[8] Böyle Buyurdu Zerdüşt, S 259-261, Say Yayınları
KAYNAK
http://zerdustoloji.blogcu.com/3091221/ Mehmet Berk
|