Platon'un Bilgi Anlayışı

"Bilgi nedir?" sorusu, Sokrates'in bağlı olduğu tüm okullarda önemli etkinliğe sahiptir.



Platon bilgi konusunu özellikle Theaitetos adlı diyalogunda de alır. Diyalog önce Aristippos'un bilgi konusundaki sensualist anlayışını inceleyerek işe başlar. Aristippos'a göre bilgilerimizi duyumlar oluşturur. O halde bilgi; görmek, duymak, koklamaktan ibarettir. Buna karşı Platon, şayet bu görüş doğru olsaydı, yani bilgi yalnızca algıların bildirdiklerinden başka bir şey olmasaydı, o zaman "insan her şeyin ölçüsüdür" diyen Protagoras haklı olurdu, diyor. Bu durumda objektif bir bilgi olamazdı, çünkü algılarımız görelidir; bu nedenle aynı suyun bir ele sıcak öteki ele soğuk gelmesi, aynı şarabın birisine ekşi öteki birine tatlı gelmesi cinsinden güvenilir olmayan bir bilgiye sahip olacaktık. Bunun içindir ki algıların oluşturduğu bilgilerle kesin bir yargıda bulunamazdık. Bu tür bilgilerde "bana öyle geliyor" demekten öte gidemezdik. Çünkü bana öyle gelen bir şey bir başkasına farklı görünebilecektir. Ayrıca Platon'a göre bilginin bu sensualist yorumunda yalnızca Protagoras değil, aynı zamanda Herakleitos da haklı olacaktır. Çünkü Herakleitos'a göre evren sürekli değişmektedir, evrende sabit bir şey yoktur. Algılarımız bize sürekli hareket eden, içinde hiçbir şeyin düzenli ve sürekli olmadığı, her şeyin yok olduğu ve de var olduğu bir evreni bildirmek durumundadır. O halde duyumlarımla elde ettiğim bir şey ile ilgili olarak "bu şudur" diye kesin bir yargıda bulunamam. Ancak, "bu şey bana göre ve şu anda böyledir" diyebilirim. Çünkü bu şey bir başkası için aynı anda başka türlü olabilir.



Şayet bilgilerimiz gerçekten yalnızca bizim algılarımıza dayansaydı, o zaman objektif ve sürekli bir bilgi olamazdı. Fakat Platon'a göre gerçek bilgi, ancak objektif olan bilgidir ve böyle bir bilgi vardır. Yalnız göreli, sübjektif ve sürekli değişme durumunda olan bir bilginin değil, aynı zamanda objektif bir bilginin de var olduğunu anlamak için, yalnızca matematiksel objelere dikkat etmek yeterli olur. Söz gelişi "2x2=4" ya da "bir üçgenin iç açılan toplamı iki dik açıya eşittir" şeklindeki matematiksel gerçekleri ele alalım: Bunlar genel olarak geçerli olan, kişiye ve zamana göre değişmeyen, herkes ve her an için doğru olan birtakım bilgilerdir. Bu gerçekler, önce var olan ve sonra yok olan objelere ait bilgiler de değildir. Matematiğin konusu olan objeler yer ve zamandan soyutlanmış öncesiz ve sonlu olmayan objelerdir. Söz gelişi 2 ve 4 sayıları herhangi bir yerde ve zamanda var olan ve sonra da yok olacak objeler olmayıp öncesiz ve sonlu olmayandır ve birbiriyle öncesiz ve sonlu olmayan bir ilişki içindedir. Ancak, söz gelişi bir değnek ile kum üzerine çizdiğim bir üçgen, kuşkusuz, var olmuş ve yok olacak objelerdir. Aynı şekilde bir kâğıda çizdiğim daire de böyledir. Ancak, matematikçinin incelediği, bu türden tek tek şeyler değildir. O, genellikle üçgen ve daireden söz eder. Benim şu anda çizdiğim bir daire, tam ve gerçek bir daire olmayıp ancak gerçek daireye bir ölçüye kadar yaklaşmış bir dairedir. Bunun için matematikçinin öne sürdüğü bir varsayım, benim bu dairem için yalnızca yaklaşık olarak geçerli olabilir. Ya da Platon'un deyişiyle: Çizdiğimiz şekil ancak matematikçinin "daire idesi"ne katıldığı ölçüde bir dairedir.

Bunun içindir ki Sokrates'in öteki iki öğrencisine, Aristippos ve Antisthenes'e bir kez daha kulak verelim: Aristippos'a göre bilgi duyumlarla kazanılan algılardan başkası değildir. Aynı şekilde Antisthenes için de objelere ait bilgilerimizde algılardan hareket ederiz. Yalnız, ona göre bilgi, objeleri elemanlarına ayırmaktır ve bir objeyi son elemanına ayırınca artık bilgiden söz edilemez, bundan öte gidilemez. Oysa Platon'a göre gerçek bilgi, tam Antisthenes'in bilgide bundan öte gidilemez dediği yerde başlar. Bir objeyi. bilmek için sorulacak iki soru "bu nedir?" sorusudur. Bu soruya bir cevap vermek, bu objeyi bir kavrama dahil etmek demektir. Söz gelişi bu insandır, bu attır gibi. O halde bilgi, karşımızdaki objelerle ilgili yargıda bulunmaktır. Yargıda belli bir objeyi. genel bir kavram içine koyarız. Platon'a göre bilgi, her şeyden önce, genel (tümel) kavramlar oluşturmak demektir. Algılarımız bize yalnızca tek tek objeleri gösterir, fakat algı karşısında düşünce yardımıyla bu tek tek objeler genel bir kavram içinde toplanır. Söz gelişi bu sıcaktır, bu soğuktur, bu insandır derken, bu yargılarda karşımıza çıkan objeleri belli kavramlara dahil etmiş oluruz. "Bu insandır" dediğimiz zaman, "bu"yu "insan" kavramı içine koymuş oluruz. Bu gibi genel kavramları düşünmeden hiçbir bilgi oluşmaz, her bilgi zorunlu olarak genel kavramları düşünmek demektir. İnsan hayvandan fazla olarak düşünme yeteneğine, yeni kavramlar oluşturma yeteneğine sahiptir. Sonuç olarak bilgide ilk adım genel kavramları oluşturmaktır. Bilgide atılan ikinci adımı ise, genel kavramlar arasındaki ilişkileri belirlemektir. (2) tahta parçası (4) tahta parçası olabilir, fakat bunları birleştirip (1) tahta parçası da yapabiliriz. Bunları bölerek çok sayıda tahta parçaları da yapabilirim. Ya da (2) sayısı hiçbir zaman (2) rakamından başka bir şey olamaz. Bu (2) sayısı, söz gelişi (4) rakamı ile hiç değişmeyen, öncesiz ve sonrasız bir ilişkiye sahiptir. Aynı şekilde sıcak olan belli sayıdaki obje bir süre sonra soğuyabilir.



Ancak sıcaklığın kendisi ile soğukluğun kendisi arasında hiç değişmeyen, sabit ve belli bir ölçü vardır. Platon'un doğadan seçtiği bir örnek ile görüşünü nasıl açıkladığını görelim: Phaidon diyalogunun sonunda Platon kendisinden önceki tabiat felsefesinin bir eleştirisini yapar. Söz gelişi kar ateş ile karşılaşınca neden erir? Şimdiye kadarki tabiat filozofları bu olayı ateşten çıkan atomların kar atomların arasına girerek onları birbirinden ayırması, bunun sonucu karın sulanması biçiminde açıklamışlardı. Oysa Platon için bu açıklama anlamsızdır. Çünkü öncelikle kar ve ateşin ne olduğunun açıklanması gerekir. Böylelikle karın yapısının soğuk olduğu, yani soğuk kavramına dahil edilen bir obje olduğu, ateşin de yapısı gereği sıcak olduğu ve sıcak kavramına dahil bir obje olduğu anlaşılır. Bundan başka bir de bu iki obje, yani sıcaklık ile soğukluk arasındaki ilişkiyi araştırırsak, bunların biri öteki ile anlaşamayan, biri ötekini dışlayan iki obje olduklarını görürüz. Sonuç olarak; biri ötekini dışlayan, yapısı gereği soğuk olan kar ile yapısı gereği sıcak olan ateşin yan yana gelemeyeceği bilgisine varırız. Eflâturı bu örneği, bir doğa olayının, kendi anladığı anlamda nasıl açıklanması gerektiğini göstermek için vermiştir. Bu örnekte de görüleceği gibi, önce tek tek olaylardan hareket edilerek, yavaş yavaş genel kavramlar olan idelere yükseliriz. Ancak ideler arasındaki bu ölçüler tek olay için de aynen geçerlidir. Yani tek olay idelere katıldığı ölçüde, bunların arasındaki oranları taşır. Phaidon diyalogundan, başka bir örnek daha alarak incelemeyi sürdürelim; Bu diyalogda Platon'u çok ilgilendiren "ruhun ölmezliği" konusu işlenir. Bu konuyu kanıtlamak için özellikle şu önemli fikir ileri sürülür. "Ruh nedir?" sorusuna yanıt olarak "Ruh yaşamın ilkesidir" denilir. Beden ancak ruha sahip olması, ruh tarafından canlandırılması durumunda yaşayabilir. O halde ruh ve yaşam biri ötekinden ayrılmaz, biri ötekine bağlı kavramlardır. Bazı idelerin biri ötekini dışlar, söz gelişi sıcaklık ve soğukluk ideleri gibi. Bazı ideler ise ayrılmaz biçimde biri ötekine bağlıdır. Yaşam ruh ideleri böyledir, işte bundan da ruhun daima bir yaşama sahip olduğu, hiçbir zaman ölmeyeceği sonucu çıkar.

Görüldüğü gibi Platon için bilmek, her alanda tek tek olaylardan hareket ederek idelere yükselmek ve ideler arasındaki değişmeyen ölçüleri bulmaktan ibarettir. Bu ideler başlangıçsız ve sonu olmayandır, ne meydana getirilmiştir ve ne de yok olurlar. İki tahta parçası meydana gelebilir ve bir süre sonra da yok olabilir. Fakat (2) ve (4) sayıları meydana da gelmemiştir, yok da olmayacaktır. Bunlar başlangıcı ve sonu olmayan, yani düşünülen varlıklardır. Çizdiğim bir daireyi biraz sonra silebilirim, fakat daire idesini yok etmeye olanak yoktur; bu daire idesi, yapısı gereği başlangıçsız ve sonu olmayandır. İdeler aralarında belli ölçülere sahip olduklarından, belli bir düzeni bulunan bu evrene, yani ideler evrenine yaşam verirler. Platon özellikle yaşamının son yıllarında, sayılar evrenini ideler evrenine gerçek bir model olarak seçmiştir, o kadar ki ideleri sayı olarak anlamaya yönelmiştir. Sonuç olarak Platon'a göre bilmek, ideler evrenini ve bu evrende hüküm süren yasaları tanımaktır. Duyular evrenini de ancak ideler evrenine katıldığı ölçüde bilmek mümkündür. Biz bir objeyi, kendisinde, idesinin varoluşu ölçüsünde biliriz. Çizdiğim bir daire tam ve mükemmel olmayan, daire idesine ancak bir ölçüde yaklaşan bir dairedir. Aynı şekilde, algıladığım tek ve somut at da tam ve mükemmel olmaktan uzak olan ve pek çok eksiklikleri olan bir attır. Oysa at idesi mükemmeldir, eksiksizdir ve bu açıdan tek atın aynı zamanda idealidir. Tüm yaşayan atlar için bir mükemmellik modeli olan bu ideye, tek at az ya da çok yaklaşır. Böylece Platon için ide, aynı zamanda eşyanın da idesi oluyor. Tek eşya, bu idelere göre, az ya da çok mükemmel olan biçimler kazanır. Ayrıca ideler insanların isteklerine göre düşünüp bulduğu şeyler de değildir. İdeler kendiliğinden vardır. Sonuç olarak Platon için iki evren vardır ve bu iki evren gerçek evrendir. Bu iki evrenden biri: Sürekli var olan ve yok olan, algılanabilen, tek tek objelerin sürekli değişmek zorunda olduğu evren; ötekisi başlangıcı ve sonu olmayan idelerin ya da ideallerin evreni.



Bu noktada Platon özellikle Aristippos ve Antisthenes ile tam bir karşıtlık içindedir. Antisthenes Platon'a karşı çıkarak idelerin insan düşüncesinin buluşlarından başka bir şey olmadıklarını savunur. Platon'un ideleri reel saymasına da karşıdır ve Antisthenes ideleri yalnızca bir "ad"dan ibaret sayar, bunların ayrıca bir realiteye sahip olduklarını reddeder. Söz gelişi tüm tavşanlar birbirine benzer ve bu nedenle biz bunları aynı "ad" ile anarız. Antisthenes'e göre ayrıca bir "tavşan" idesi yoktur, yalnızca bir "tavşan" kelimesi vardır, bu kelimeyi aynı cinsten olan tüm hayvanlar için isim olarak kullanırız. Antisthenes'in bu görüşüne "nominalizm" (isimcilik, adcılık) denir. Nominalizmin ana fikri, idelerin birbirine benzeyen canlılara ve eşyaya verilen adlardan, kelimelerden ibaret olduklarıdır. Oysa Platon'a göre ideler birer kelime olmayıp reel bir varlığa sahip olan gerçeklerdir. Biz ideleri düşünceyle görür ve kavrarız. İdelerin görünüp kavranması, bilginin temelini oluşturur. Aynı şekilde bilgilerimizin ana konusu idelerdir. Tek objeler evreni, ancak idelerin bir kopyası olması yönünden bilinmeye, bilgimizin konusu olmaya layıktır.

Biz objeyi nasıl biliriz? Bilginin esası nedir? Platon'a göre bilgi öncelikle "obje nedir?" sorusuna cevap verir. Bilgi öncelikle algıdan hareket eder, fakat algılananda kalmaz daha ileri giderek kavrama ulaşılır. "Bu bir insandır", "bu bir tebeşirdir" derken, algıladığım şeyleri bir kavram içinde toplamış olurum. "Bu bir dairedir" dediğimde, karşımdaki kişi algıladığım objeyi genel daire kavramına katıyor demektir. Fakat bilginin tam olarak oluşması için bundan sonra atılacak bir adım daha vardır: Kavramlar arasındaki ölçüleri kurmak. Söz gelişi (2) ve (4) kavramları arasında çok belirli bir ölçü vardır ve bu ölçüyü biz (2x2=4) bilgisi ile dile getiririz. Sonra sıcaklık ve soğukluk kavramları arasında da çok belirli bir ölçü vardır: Sıcaklık ve soğukluk biri ötekini dışlayan kavramlardır. Aynı şekilde yaşam ve ruh kavramları arasında çok belirli bir ölçü vardır; bu iki kavramdan biri ötekini çeker, çünkü ruh mutlaka yaşama sahip bir varlıkta bulunur. Duyumlarımıza konu olan objeler sürekli bir değişim içindedir.



Buna karşılık tümel kavramlar başlangıçsız ve sonu olmayan bir evreni oluştururlar. Bu evren ne meydana getirilmiştir ne de yok olacaktır. Genel kavramlar evreninde, aynı zamanda, son derece belirli ölçüler, bir başka deyişle, başlangıçsız ve sonu olmayan bir düzen geçerlidir. Genel kavramlar düzenli bir sistem oluştururlar ve bu sistemde her kavramın ötekine olan ölçüsü son derece kesin ve açıktır. Platon işte bu genel kavramlara "ideler" adını verir. İdeler arasındaki bu belirli ölçülerden bir düzen doğduğu için, bir "ideler kosmosu"nun var olduğundan söz eder.

Bakınız:

- Platon'un idealar kuramı

Platoncu düzende ruhun bir başka önemli işlevi daha vardır ki bu işlev varlık sorununu bilgi sorununa bağlar. Şöyle ki Platon, ruhumuzda doğuştan bilgilerin bulunduğunu ve bu bilgilerin dış dünyadan elde edilmiş olamayacaklarını çünkü dış dünyanın böyle bir içeriğe sahip olmadığını savunur. Değişken yapıdaki duyulur dünya, hiçbir değişmez özlük taşımaz ve bize her seferinde çoklu görünümler sunar ama bizler dış dünyadaki değişime ve çokluğa rağmen, şeyleri değişmez özlükler olarak bir teklik temelinde algılarız. Örneğin yeryüzünde birçok farklı ağaç olmasına rağmen, aklımız bize tüm bu ağaçların tek bir ortak öz (ousia) taşıdıklarını, hepsine birden ağaç dememizin sebebinin bu ortak öz olduğunu, bu özün ağaçtan ağaca ve zaman içinde değişmediğini söyler.



Yukarıda da ifade edildiği gibi bu öz idealardan başka bir şey değildir. Görünür/duyulur evrende hiçbir şey kararı nda kalmayıp değiştiğine göre bizdeki bu değişmez öz ya da idea düşüncesi nereden gelmektedir? Ruhun bu tür bir içeriği elde edebilmesi için, bu dünyadan önce de bir yaşamı olması ve ideanın bilgisini orada edinmiş olması gerekir. Hâl böyle olunca öğrenme denen şey, ruhta zaten mevcut bulunan bir içeriğin açığa çıkarılmasından, anımsanmasından başka bir şey değildir. Bu kabul, bizi Platon’un bilgi anlayışının en temel yargısına vardırır; “Bilgi anımsamadır (anamnesis)”

Platon’un bilgi anlayışı, zaten önceden edinilmiş olan ve ruhta saklı bulunan bilgilerin açığa çıkarılması, anımsanması esasına dayanır.



Platon bu önemli kuramı açık biçimde ilk kez Menon diyalogunda işlemiştir. Diyalog, Sokratesik dönem eserler gibi tipik bir tanım tartışmasıyla başlar. Erdemin herhangi bir alt türü değil, bizzat kendisi araştırılmaktadır. Tartışma, başından itibaren erdemin öğretilip öğretilemeyeceğini belirlemek sorunuyla paralel ilerler. Eğer erdem öğretilebilirse bir bilgi olmalıdır. Bu da konuşmayı “Erdem nedir?” sorusundan “Bilgi nedir?” sorusuna yöneltir. Sofistlere göre değil erdemi, hiçbir şeyi öğretmek ya da öğrenmek mümkün değildir. Çünkü insan, bildiği bir şeyi araştırmaz. Bilmediği bir şeyi ise neyi araştıracağını bilemeyeceği için araştıramaz. Bu durumda tek çıkış yolu, insanın ancak kısmen bilip kısmen bilmediği, yani bilip de bildiğini bilmediği, bildiğinin farkında olmadığı şeyi öğrenmesinin mümkün olduğunu kabul etmektir (Arslan, 2008: 305). Böylece Platon, Menon’daki o meşhur tanımı verir; “Bilgi, zaten önceden bilinen bir şeyin anımsanmasıdır”. Öğrenmenin ve bilmenin mümkün olduğu da bir anlamda kanıtlanmış olmaktadır. Çünkü insan, Sofistlerin iddia ettiği gibi hiç bilmediği bir şeyi değil, zaten önceden bildiği bir şeyi araştırmaktadır.

Platon’un bilgi bahsini ele aldığı bir diğer önemli diyalog olan Theaetetos’ta bilginin, algı ya da duyum olmadığı çünkü algının ve duyumun kişiden kişiye değiştiği iddia edilir. Bilgi, şeyler hakkında edinilmiş doğru kanaatlerin de ötesindedir. Bu kanaatlerimiz doğru kanıtlara dayandırılmış olsalar bile, bu durum, kesin bilgi (episteme) için yeterli bir temel sağlamaz. Çünkü bütün bu durumlarda duyulur şeyler temelinde kalınmaktadır. ‹nsan, bilgisini duyulur olanın ötesine, idealara dayandırmadığı sürece kesin bir bilgi elde etmiş olmaz. Demek ki kesin bilgi (episteme) ideanın bilgisidir ve bu da insanın zaten doğumundan önce edinmiş olduğu ama anımsamaya muhtaç bulunduğu bilgidir. Peki insan bu bilgiyi nasıl anımsayacaktır?

Ne duyu, ne algı, ne doğru sanı ya da kanaat, ne de kanıtlanmış doğru sanı kesin bilgi için yeterli zemini sağlar. Kesin bilgi ancak idealara erişilerek mümkündür.

Lütfen Bunları da Okuyunuz:
 
 Diyalektik yöntem nedir?  Mağara alegorisi (benzetmesi) nedir?
 Bölünmüş çizgi benzetmesi nedir?  

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı