ANA SAYFA - FELSEFEYE GİRİŞ - FELSEFE TARİHİ - FELSEFE AKIMLARI - FİLOZOFLAR - FELSEFE SÖZLÜĞÜ - OKUMA ODASI - SOSYOLOJİ - PSİKOLOJİ - MANTIK - İLETİŞİM
 

Ockhamlı William (Guillelmus De Ockham) Bilgi ve Tümel Anlayışı

Ockham, dönemindeki bilimin gereksinimine uygun bir bilgi anlayışı geliştirmiştir. Ona göre bilgi ikiye ayrılmaktadır: Bileşik bilgi ve bileşik olmayan bilgi. Bileşik olmayan bilgiye örnek olarak “Sokrates”, “insan” veya “beyaz” verilebilir. Bileşik bilgiye örnek olarak da “Sokrates beyaz bir insandır” ifadesinde olduğu gibi terimlerden oluşan bir önerme verilebilir. O halde bileşik bilgi, bir önermenin bilgisidir. Ockham’a göre bileşik olmayan bilgi kendi içinde ikiye ayrılır: 1. Sezgisel Bilgi; 2. Soyutlayıcı Bilgi (Maurer, 1982: 280).

İnsani bilme bireysel olguların dolaysız bir tecrübesi ile başlamaktadır. Bu bireysel olguların sadece fizik dünyada değil; fakat aynı zamanda zihinde de tecrübe edilebilir bir özellikleri bulunmaktadır. Başka kelimelerle ifade edilecek olursa, Ockham’a göre, duyulanabilir nesnelerin duyular aracılığıyla tecrübe edilmesi neticesinde bir tür bilgi ortaya çıkmaktadır. Bu bilginin ortaya çıkışına başlangıçlık eden durum “duyu sezgisi” veya “algı”dır. Bu duyu sezgisi veya algının arkasından, aynı nesneye ilişkin olarak zihinsel sezgi gelmektedir. Dolayısıyla Ockham’a göre doğal bilgi dediğimiz bilginin oluşması için iki kanal bulunmaktadır. Bunlardan ilki fiziksel yani duyulanabilir nesnelerin sezgisi (veya algısı), ikincisi ise psikolojik etkinliğin sezgisi (veya algısı) dir (Maurer, 1982: 282; Aspell, 1999: 332).

Ockham’a göre herhangi bir şeyin sezgisel bilgisi, o şeyin varolup olmadığına ilişkin bilgi verir. Öyle ki, eğer o şey varsa, o zaman aklımız hemen o şeyin varolduğ una dair bir yargıda bulunur ve apaçık bir şekilde o şeyin var olduğunu bilir. İşte bu tür somut yargıların garantisi, sezgi tarafından sağlanan kanıttır (Aspell, 1999: 332). Demek ki sezgisel bilgi dediğimiz bilgi türü, bireysel şeylerin tecrübeye dayalı ilk bilgisinden başka bir şey değildir. Öte yandan soyutlayıcı bilginin nesnesi de tümel olandır. Bununla birlikte, Ockham’a göre sadece tümel olanların değil; fakat aynı zamanda tikel olanların da soyut bir şekilde bilindiklerine tanıklık edebiliriz. Ockham’ın burada Duns Scotus’tan farklı olarak ortaya koyduğu önemli bir saptama vardır: sezgisel ve soyutlayıcı bilgiler nesnelerindeki farklılıklara göre birbirlerinden ayrılmaz (Maurer, 1982: 282).

Duns Scotus’a göre sezgisel bilginin nesnesi, varolan ve özneye verilmiş olandı r. Soyutlayıcı bilginin nesnesi ise varolmak zorunda değildir. Ockham buna itiraz eder. Ona göre varolmayan bir şeyin de sezgisel bilgisi söz konusudur. Tanrı, her şeye gücü yeten bir varoluş olduğundan, Ockham’a göre, gökyüzünde hiçbir zaman varolmamış bir yıldızın görüntüsünü bize ulaştırabilir ve biz de onu, aslında varolmadığı halde görüyormuşçasına sezgisel bilgimizin nesnesi haline getirebiliriz. Ockham’a göre, Tanrı’nın bize kendisiyle çelişkili bir nesne göstermesine de olanak yoktur. O’nun, doğada hiçbir zaman varolmamış bir mitolojik yaratığı sezgisel bilgimizin nesnesi yapması asla düşünülemez. Ockham’a göre Tanrı öyle bir şey yapacak olsaydı o zaman olmayanın sezgisinin bilgisi ortaya çıkardı ve o da olmayan bir şey olurdu (Maurer, 1982: 283; Aspell, 1999: 333).

Ockham’ın varolmayan şeylerin de sezgisel bilginin nesnesi olabileceklerine ilişkin yaklaşımda ısrar etmesinin altında, ilahiyat gibi bir bilimin imkanı sorunu yatmaktadır. Tanrı, melekler, idealar gibi varoluşların bireysel ve işaret edilebilir olmadıkları açıktır. Bununla birlikte anılan yapılar hakkında da konuşulduğu ve birçok bakımdan bilgi sahibi olunduğu apaçıktır. Görüldüğü üzere, bu varoluşları n tümü birden tümel yapılardır ve Ockham’ın önemi de tümel yapılara ilişkin sorgulaması nda daha ön plana çıkmaktadır. Ona göre tümeller zihinde yer almaktadır. Zira, Aristoteles’i de takip eden Ockham’a göre bireysel varoluşların tümü zihin dı- şında bulunmaktadır. Ortaçağda Thomas Aquinas ve Duns Scotus gibi kendisinden önce gelen düşünürlerin ortalama bir gerçekçilik izlediğini söyleyen Ockham’ın tümeller yaklaşımı adcılık (nominalizm) şeklinde belirlenmektedir. Ockham, tümeller konusunda Porphyrios’un Isagoge’de sorduğu sorulara şu yanıtları verir: “Cinsler ve türler zihnin dışında bulunmamaktadır; onlar sadece zihindedir; çünkü onlar zihin tarafından şekillendirilmiş olan yönelimler ya da kavramlardır; onlar şeylerin özünü açıklarlar ve onları imlerler, fakat onlar şeylerin özü değildir; aynı şekilde im, imlediği değildir. Onlar şeylerin bölümleri değildir, imlediğinin bir bölümü olmayan bir sözcükten daha fazla bir şey değildir. Onlar şeylere yüklem olarak hizmet ederler, fakat bu onların kendi başına olduğu anlamına gelmez; gerçekten bir cins bir türe yüklendiği zaman, cinsler ve türler yalın olarak değil, kişisel olarak bir şeyin yerine geçtikleri için kendi yerine geçmezler; ancak kendi imlediklerinin yerine geçerler.” (Çotuksöken&Babür, 1989: 307).

Ockham, tümellerin adlar veya terimlerle özdeş olduklarını savunmaktaydı. Ockham’a göre terimler üç farklı biçimde olabilirler. 1) Zihinsel; 2) Sözlü; 3) Yazı- lı (Maurer, 1982: 277). Terimler, bir önermenin unsurlarıdır ve her bir terim zihinsel bir nesneyi işaret eder. Dil denilen şey, kavramlara dayanan ve insanlar arasındaki uzlaşıma dayalı imlerden oluşan bir sistemdir. Dilin ortaya çıkmasında herhangi bir yapaylık söz konusu değildir. Zihin ile nesne arasındaki doğal ilişki sonucu ortaya çıkan kavramları belirten kelimeler her dilde farklıdır. Buna karşın terimin mantıksal çerçevesi aynılık göstermektedir. Başka kelimelerle ifade edecek olursak, farklı dillerdeki farklı kelimeler aynı nesneyi işaret etmektedir. Bunun da nedeni, zihin ile nesne arasındaki ilişkiyi belirleyen yapının bir ve aynı olmasıdır.

Ockham’a göre terimleri iki ana kısımda değerlendirebiliriz: kategorematik terimler ve sünkategorematik terimler. “Her kuğu beyazdır” önermesindeki “kuğu” ve “beyaz” kelimeleri, doğal veya uzlaşımsal bir şekilde belli bir nesneyi işaret etmektedir. Bundan dolayı bu türden kelimelere kategorematik terimler denir. Bunlara aynı zamanda önermenin maddi özellikleri de denebilir. “Her” ve “-dır” türünden kelimeler ise sadece kategorematik terimlerle ilgileri bağlamında belli bir anlama sahip olabilirler. Bu yüzden bunlara sünkategorematik denir. Ockham bunları n da önermenin formel özellikleri olduklarını söylemektedir (Aspell, 1999: 336).

Ockham, özellikle dil ve mantık konusunda son derecede geniş bir ufka sahiptir. Onun, bu dilsel ve mantıksal örgüde en önemli yere sahip olan terimlerle ilgili olarak burada dile getirilebilecek bir başka düşüncesi de “suppositio” anlayışıdır. En basit anlatımıyla suppositio, “sadece bir önerme içinde kullanıldığında bir terime ait olan özellik”tir. “İnsan koşuyor” ifadesinde “insan” terimi belli bir bireysel insanın yerine durmaktadır ve bu da bir kişisel suppositio (suppositio personalis) örneğidir. Bununla birlikte “insan bir türdür” ifadesinde “insan” terimi basitçe kavramı işaret etmektedir ve bu da yalın suppositio (suppositio simplex) olur. Bunun yanı sıra terim ne tür, ne de akıllı bir canlı yerine geçmiyorsa; yani, “insan teriminde beş harf vardır” ifadesindeki insan da maddi suppositio (suppositio materialis) olarak anlaşılmalıdır (Aspell, 1999: 337-338).

Ockham, bir dil ve mantık filozofu olarak dilin işlevine ve anlatımına son derecede önem vermiş birisidir. fieylerin açıklanmasına ilişkin olarak takip ettiği siyaset onun daha sonraki yıllarda adıyla anılan bir ilkesini oluşturmaktadır. Açıklamadaki yalınlık ilkesine sıkı sıkıya bağlı olan Ockham’a göre, zorunlu kalmadıkça şeylerin sayısında bir artışa gitmemek en doğrusuydu. Daha az şey kullanarak da yapılabilecek bir açıklamayı, lüzumsuz yere daha fazla şey kullanarak yapmak boşuna bir iştir ve zaman israfına yol açacaktır. Yani Ockham, aynı konuda yalın ve karmaşık açıklamalarla karşı karşıya kaldığımızda, bunlar aynı açıklama düzeyine sahip oldukları sürece, daima yalın açıklamaları yeğlememiz gerektiğini savunmaktadır. Bu tarzda bir davranış aracılığıyla Ockham, sahte açıklamaların önünü kesmekte ve açıklamaya gerçekten katkı sağlama yeteneği olmayan unsurları eleme yolunu tercih etmektedir. Bu yaklaşıma felsefe tarihinde “Ockham’ın Usturası” adı verilmiştir ve bunun, daha sonraki dönemlerde, özellikle ada felsefesi üzerinde derin etkileri olmuştur.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı



Ana Sayfa | Felsefeye Giriş | Felsefe Dersleri | Felsefe Akımları | Filozoflar | Felsefe Tarihi | Felsefe Sözlüğü | Yeni Felsefe Sözlüğü | Sosyoloji | Psikoloji | Antropoloji | Mantık | Arkeoloji | Okuma Odası | Felsefe Grubu Öğretmenleri İçin Gerekli Belgeler | Ekonomi | İletişim

felsefe | fizik | coğrafya | tarih | Osmanlı Devleti


Düşünce PLATFORMU
  2005'ten beri, felsefe.gen.tr
  Bu web sitesi, Sosyolog Ömer YILDIRIM tarafından derlenmiş ve hazırlanmıştır.
 
Felsefe.gen.tr, felsefeyi tehlikeli hale getirmeyi amaçlamaktadır. (Bakınız: Nietzsche)