ANA SAYFA - FELSEFEYE GİRİŞ - FELSEFE TARİHİ - FELSEFE AKIMLARI - FİLOZOFLAR - FELSEFE SÖZLÜĞÜ - OKUMA ODASI - SOSYOLOJİ - PSİKOLOJİ - MANTIK - İLETİŞİM
 

Nicholas Malebranche'da Şüpheciliğin Önemi

A. Klasik Şüpheciliğe Eleştiri


Sınırlı bir varlık olan insanın “bilip-bilemeyeceği” biliyorsa bile bunun sınırının nerede başlayıp nerede bittiğine ilişkin tartışmaların çok eskilere dayandığı bilinmektedir. Grek felsefesinde, dogmatik filozoflarla sofistler arasında sistemli bir tartışma biçimine dönüşen bilgi sorunu, devam eden çağlarda da dogmatizm-şüphecilik ekseninde sürmüştür. şüpheciliğin tarihini yazanlar, çoğu filozofları bir biçimde bu bilgi sorunuyla ilişkilendirmek zorunda kalmışlardır.

Malebranche söz konusu tartışmaya bilginin olanaklı olduğunu savunan rasyonalist idealist geleneğin ateşli bir savunucusu olarak katılmıştır. İnsana özgü yetilerle elde edilen duyumların ve bunlardan meydana gelen bilgilerin değişkenliği, yanıltıcı olmasının bütün bilginin olanaksız olduğu anlamına gelmeyeceğini belirten Malebranche, şüpheyi bir yöntem olarak kullanıp hakikate ulaşılabileceğini öne sürer. Descartes’ta olduğu gibi Malebranche’da da şiddetli bir klasik şüphecilik karşıtlığı vardır. O, Montaigne’in, Denemeler’i üzerine yazdığı kısa, ama ağır eleştiri başta olmak üzere, bir çok yerde klasik şüphecilikten ve şüpheci filozoflardan alayla söz eder (1997/II: 256-274). Çünkü selefi Descartes gibi kendisinin de amacı, şüpheciliğin argümanlarını çürütüp kesin ve gerçek bilginin olanaklı olduğunu ortaya koymaktır (Popkin 2003: 255).

Malebranche, şüpheciliği eleştirirken de Aristoteles’i ve Aristotelesçileri hedef tahtasına koymaktadır. Nitekim filozof, Aristotelesçilerin yalnızca matematiğin pekin bilgiler sunabileceğini, metafizik, ahlak ve fiziğin olumsal bilgiler verdiğini öne sürüp, geometriden bahseder gibi fizikten bahsettiği ve fiziğe pekinlik verdiği için Descartes’ı başarısız bulmalarını alaycı bir üslupla eleştirmektedir (1997/I: 28). Descartes’a yöneltilen eleştirilerin yersiz olduğunu düşünen Malebranche, “hiç bir şey bilinemez” yargısının peşine takılıp yıllarını harcayan bu kimselerin Descartes’ı anlamadıkları kanısındadır. “Eserlerini hoş vakit geçirmek ve bilgi edinmek için, üzerlerinde derince düşünmeden okunan masallar ve romanlar gibi okumasalardı, onu böylesine uluorta kınayıp yermezlerdi,” der Malebranche (a.e., 31). Düşünür, ister Aristoteles okunsun isterse Descartes, acele karar verilmemesi gerektiği kanısındadır. Aristoteles de içlerinde olmak üzere, bütün filozoflar insandır. Aristotelesçilerin iki bin yıldır hiç bir çözüm üretmeden aynı yolu takip ettikleri göz önüne alınırsa sorunun güçlüğü anlaşılır (a.e., 32–33).

Ona göre, Hakikat bilgisine ulaşmak için, “apaçıklıkla görülen şeyler”de şüpheye yer olmayacağı kuralını unutmadan önyargılardan kurtulmak zorunludur. “Apaçıklık” özelliği doğa bilimlerinde olduğu gibi “inan” konusunda yoktur. Çünkü insan yetileri Tanrı tarafından nesnelerin doğal düzenlerini tanımak için yaratılmıştır. Tanrı “düşünceleri” de ancak bu doğa düzenine uymayı sağlayacak kadar vermiştir. İnanın gizemleri doğaüstü bir dünyadan geldikleri için bunlarla ilgili kanıtolmamasına şaşmamak gerekir. Çünkü bunlarla ilgili “düşünce”miz bile yoktur. Malebranche burada “düşünce” yi bilginin birinci basamağı olarak görüyor. “İnanın esrarını doğa işlerinden ayırt etmek gerekir. Hem inana hem de apaçıklığa boyun eğilmelidir... Mümin olmak için körü körüne inanmalı, ancak filozof olmak için apaçık olarak görmeli”, sözleriyle, bilgi ile iman arasındaki farka işaret etmektedir(a.e., 34-35).

B. Yöntem Olarak Şüphe


İlkin Augustinus’ta, sonra Gazâlî (1059–1111)’de daha sonra da Descartes’ta görülen ve onunla özdeşleşen, kesin bilgiye ulaşmak için şüpheyi araç olarak kullanma yöntemi Malebranche’da da önemini korur. şüphenin bu türü, klasik şüpheciliği (Pyrrhonism) yıkmak, mutlak bilginin elde edilebilirliğini kanıtlamak amacı güder. Nitekim, gerek Augustinus’un Akademicilere karşı yazdığı eserde yer alan argümanlar (Copleston 1950: 51–52), gerek Gazali’nin hakikate ulaşmak için araç olarak kullanılması gerektiğini belirttiği şüphe (Gazâlî 1978: 37-43) ve gerekse Descartes’ın ontolojik ve epistemolojik çıkarımlara temel yapmak için kullandığı şüphe (Descartes 1998: 5-25) bilginin olanaksızlığını savunan, sınırlı doğası ile insanın mutlak hakikat diye bir şeye ulaşamayacağını öne süren klasik şüpheciliğin tamamıyla karşısında olan bir şüphe türüdür.

Augustinus’un “hakikat insanın içindedir”, görüşü ile birlikte, “duyuların insanları yanılttığı”na ilişkin uyarıları (Çotuksöken & Babür 2000: 73) Malebranche’ın da ilke edindiği bir gerçektir. Ancak, yetkin olmayan yetilere şüpheyle yaklaşılması önerilen bir şey olsa da, şüphe etmeyi çok ileri götürmemek gerekir.

Malebranche’a göre şüphenin iki önemli türü vardır. Bunlardan birincisi tehlikeli, ikincisi ise yararlı, filozoflara yakışır ve hakikati bulmada aracı olanıdır. şöyle diyor Malebranche: “Her şüphe, şüphe değildir. İnsan kızgınlık, kabalık, görmemezlik ve kötülük dolayısıyla yahut da iş olsun diye şüphe eder. Ancak insan, uzağı görüş, olacağı seziş, sakınmak, bilgelik ve zihin kavrayışı nedeniyle de şüphe eder. Akademiciler ve ateistler birinci türde, gerçek filozoflar ikinci türde şüphe ederler. Birinci şüphe, karanlıklar şüphesi olup insanı hiçbir vakit ışığa götürmez, tersine olarak onu ışıktan uzaklaştırır. İkinci şüphe, ışıktan doğar kendisi de, aşağı yukarı ışığın doğmasına yardım eder” (1997/I: 202).

Malebranche, Descartes’ın önerdiği şüpheciliği övüp, Pyrrhoncu şüphe türüne şiddetli karşı çıkmaktadır. Birinci tür şüphe içerisinde olanların, Descartes’ın Meditasyonlardan birincisinde açıkladığı ilkeleri alaya aldıklarını, insan doğasının yöntem olarak değil, zaten zayıf ve yetersiz olduğu için görünürlerin ötesinde bir hakikate ulaşamayacaklarını ileri sürdüklerini belirtir (Descartes 1998: 141). Bu şüphecilere göre insan zihni oldum olasıya hakikati göremeyecek biçimde “kördür”, dolayısıyla kendi peşin yargılarından kaçmak ve duygulara kanmamak gerekir. Bu eleştiriden sonra Malebranche, zihnin zayıf olduğunu söylemek yetmez, ona zayıflıklarını duyurmak, gerek duyuların, gerekse imgelemin insanı yanılttığını kabul etmek gerekir, der. Ancak, bu yaklaşımın, “insanın hakikate hiç bir zaman ulaşamayacağı” anlamına gelmeyeceği konusundaki ısrarını da sürdürür (1997/I: 203).

1. Duyuların Yanılması


Bir kitabın tamamının duyular ve duyu yanılmalarına ayrılması, hakikatin araştırılması çabasında, Malebranche’ın konuya ne denli önem verdiğinin göstergesi olabilir. şüpheciliğin söz konusu edildiği her yerde, duyu yanılmaları ve bu yanılgıların aklın yardımıyla düzeltilmesi önemli bulunmuş, duyuların kendi başına yetersizlikleri ve nedenleri üzerinde çeşitli yorumlar yapılmıştır. Ancak Malebranche duyuların yanılmalarını ilginç bir nedene bağlayarak başlıyor konuya. Malebranche’ın açıklamasını özet halinde sunalım: Haz, Tanrı tarafından insana verilen ve herhangi bir iyiliğe doğru eğilim duymasını sağlayan bir içgüdüdür. Tanrı bu haz sayesinde ilk insanı kendisine bağlamış, en büyük haz nedeni olarak kendisini sevmeyi koymuştu. Haz ile birlikte, insanın kendisini koruyup kollaması ve baktıkça Tanrı’yı anımsaması gereken ve O’ndan bir parça olan bir de ten vermişti. Bu tenin özelliği ise hazları duyular aracılığıyla almasıdır. İşte ilk insan düşmüş olduğu ilk günah yüzünden artık ruhun duyduğu, duyması gereken haz ile tenin duyduğu haz arasında kalmış, bu onda bulunması gereken dengeyi ten (beden) lehine bozmuş ve uyumsuzluk başlamıştır.

Ancak ilk insan ruhunu yetkinleştiren şeyden hoşlandığı kadar tenini yetkinleştiren şeyden de hoşlanır. Yetkin durumda olduğu zaman da ruhtan aldığı haz ten aracılığıyla aldığı hazdan daha büyük olacaktı. Ama ne yazık ki, ilk insan kapılıp kandı ve ilk hazdan tat alamaz oldu. İlahi bir adalet olsun diye Tanrı ondan kendisini geri çekti, bu ise kendi iyiliğine olan hazzı geri çekme anlamına geliyordu. Tanrı’nın insandan geri çekilmesi onun duygularının ve tutkularının kargaşasına neden oldu. Duyularla edinilen haz ön plana çıkınca, Tanrı ile olan bağ çok zayıfladı (a.e., 43–47). Malebranche, ahlaki haz ve acı konusunu açıklarken, “ilk günah”tan önce de sonra da değişmeyen “doğal” duyulara değiniyor. Bu bağlamda duyuların salt olarak bozulup
soysuzlaşmasından söz edilemeyeceğini belirten Malebranche, tenimizin korunması için verilen duyuların görevlerini eksiksiz olarak yerine getirdiklerini kabul etmektedir.

İnsanı aldatan duyuların kendisi değil, ani verdiği kararla algılardır diyor Malebranche. “Işık görüldüğü vakit, ışığı gördüğümüzden yana çok güvendeyiz. Isı duyulduğu vakit, ısıyı duyduğumuza inandığımızdan dolayı hiç aldanmış olmayız. Bu ilk günahtan önce de, sonra da böyledir. İlk günahla duyu yanılmalarını birbirine karıştırmamak gerekir. Ancak, duyulan ısının, onu duyan ruhun dışında olduğu gibi bir yargıya varılır ve duyu ile ruhu tamamen birbirinden bağımsız görmek aldatıcı olur (a.e., 45). Bu gerçeği göz ardı etmemek gerekir: “Duyular bize, şeylerin özlerinin hakikatini anlayıp bilmemiz için verilmemiştir; yalnız tenimizi koruyup saklamamız için sunulmuştur ( a.e., 56).” Duyu yanılmaları söz konusu olduğunda ilk örnek gözle ilgili olur. Malebranche da bu geleneğe uyarak, gözün görme sınırları içerisinde yansıttığı “görünüş” ile “gerçeklik” arasında var olan ayırıma dikkat çekerek, göz yanıltmasını ilk sırada ele alır.

Örnek: Biraz uzunca bir çizginin doğru olup olmadığına cetvel olmadan yalnızca gözle karar veremeyiz. Başka bir örnek: Geometrik bir küpe baktığımızda onun gördüğümüz bütün kenarlarının gözlerimizin içinde hemen hiçbir zaman eşit büyüklükte izdüşümler yahut imgeler oluşturmadıkları bilinmektedir. Çünkü her kenarın biçim ya da uzunluğu bakış açısına göre değişir (a.e., 80–81). Uzam ve betilerle ilgili yanılmalardan sonra Malebranche, hareketin ölçüsü ve hızı ile ilgili yanılmaları ele alıyor. Uzamla ilgili yanılmaları anladıktan sonra hareketle ilgili olanlarının daha kolay anlaşılabileceğini belirten Malebranche bu sözcüğün iki anlamlı içeriğine dikkat çekiyor. Birinci anlam hareket eden herhangi bir cisimde olduğu sanılan bir kuvvettir ve o cismin hareket etmesinin nedenidir. Đkincisi de hareket halinde olduğu düşünülen cismin yer değiştirmesidir. Örnek: “Bir bilardo topu hareketi bir başka topa geçirdi” denilince bu “hareket” sözünün birinci anlamda olduğu anlaşılır. Bu topun “büyük bir harekette” bulunduğu görülüyor denilince ikinci anlamda anlaşılır. Burada kullanılacak tek “hareket” sözcüğü, nedenle sonucun her ikisini de ifade eden bir anlam kazanır. Oysa bunlar tamamen ayrı olan iki şeydir (a.e., 87–88).

Burada Hume’un, hiçbir izlenimine sahip olmadığımız için neden ile sonuç arasında var olduğu söylenen “nedensellik bağı”nın olmadığını söylemesine benzer yaklaşımı Malebranche’ın daha önce gösterdiği anlaşılmaktadır. Malebranche, bu konuyu yalnızca, duyuların bizi nasıl yanılttığına örnek olarak verdiğini, daha sonra ayrıntılı olarak çözümleyeceğini belirtiyor. Bu konu nedensellikle ilgili açıklamaların yapıldığı IV. başlıkta ele alınacaktır.

Malebranche’ın uzam ve zaman gibi soyut kavramların hakikatinin duyularla elde edilemeyeceğine ilişkin örneklerine dönelim. Hareketin büyüklüğü yahut hızı, şu iki şeyi kapsar: Birincisi, bir cismin bir yerden başka bir yere, mesela, Paris’ten St. Germain’e yer değiştirmesi, ikincisi de bu yer değiştirmede gerekli olan zamandır. Bu durumda da bir adamın bu iki yer arasındaki uzaklığı hızlı ya da yavaş gitmiş olduğunu bilmek için Paris’le St. Germain arasındaki uzaklığın ne kadar olduğunu bilmek yetmez; sözü edilen adamın bu yolu kat etmek için harcamış olduğu süreyi de bilmek gerekir. Öyleyse bu yolun uzunluğunun doğru olarak bilineceğini kabul ediyorum. Ancak deneyle yahut başka bir biçimde bu yolu yürümek için harcanmış zamanın ve sürenin hakiki büyüklüğünün sağın olarak bilinebileceğini kesin olarak reddediyorum (a.e., 90).

Malebranche, bu iddialarını açıklamak için de zamanın göreceliği hakkında yaygın olan örneği veriyor. Bazen bir saatin bir insana dört saat kadar uzun geldiği, tersine dört saatin hissedilmeden geçtiği göz önüne alınırsa ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır diyor Malebranche. Zamanın sevinçli anlarda çabuk, kederli anlarda da yavaş geçtiği hissini anlatıyor. Düşünüre göre saat kullanımını bile bize sürenin kesin olarak bilinemeyeceğini kanıtlar (a.e., 91).

Filozofun birçok örnek verdikten sonra gelip açıkça da itiraf ettiği ilk nokta, duyumlarımızın bizi yanılttığı konusudur. Dış dünyaya ilişkin bilgilerde duyuların verdiği bilginin çok güvenilir ve çok sağın oldukları bir gerçek olmakla birlikte duyuların elde ettikleri bu bilgilerin mutlak hakikat ifade ettiği iddiasında bulunmamak gerekir. İş, hakikat ifade edip etmeme sorununa gelince, dış etkenlere karşı önlem almak, fiziksel yaşamı sürdürmek için verilmiş yetiler olan duyularımız sayesinde hakikate ulaşılamayacağı ve duyuların yetmediği kimi konularda başka yardımlar da aradığımız bilinmelidir (a.e., 201-202). İnsanın tam bir yetkinlik içerisinde olmadığını görüşünde olan Malebranche, kamu onayının da duyu yanılmalarını anlamada yardımcı olamayacağını savunur. Sanılar ve herhangi bir kanıta dayanmayan inanmaların doğruluğu üzerinde tek yargıç ustur; usun daha iyi aydınlanması için insanın çok iyi tanınması, ancak usun da sınırlı bir yeti olduğunu gözden uzak tutulmaması gerekir.

2. İmgelemin Yanılması


Malebranche’ın dış dünyaya ilişkin bilginin ilk kaynağı olarak kabul ettiği duyuların insanı aldattığını belirttikten sonra, bu duyumları birincil malzeme olarak kullanan imgelemin özellikleri ve kapasitesi üzerinde durduğu görülüyor. Đmgelemin yanılması konusu da Malebranche’ın şüpheyi yöntem olarak kullanmasında geniş bir yer tuttuğunu belirtmek gerekir. Duyuların, yaşamsal önemi olmasına karşın “hakikati arama” sürecinde yetersiz olduğu saptandığına göre, onun verilerinden yola çıkacak olan imgelemin de aynı olumsuz özelliği taşıdığı sonucunu çıkarmak güç olmayacaktır. Duyu organlarının verdiği bilgilerin kimi zaman yanıltıcı oldukları us aracılığıyla saptanmıştı. Malebranche’a göre imgelem de insanı yanıltıcı bir özelliğe sahiptir. Üstelik, onun yanıltıcı özelliği duyulardan aldığı bilgilerden kaynaklananla sınırlı da değildir. Duyu organlarını devre dışı bırakarak, örneğin gözlerimi kapatarak, imgelemimi sorguya çeksem, daha önce gördüklerimi bana duyuracaktır. Ancak, imgelemim bütün görülen ve duyulan şeyleri bana, duyulardan algılananlardan bambaşka bir biçimde gösterecektir. Çünkü imgelem abartma özelliği nedeniyle sevinilecek şeyleri de üzülecek ve korkulacak şeyleri de aşırı derece abartır. Eğer imgelemi kendi haline bırakırsanız, şairlerle romancıların “perili saraylarına” kadar sizi götürdüğünü görürsünüz, der Malebranche. Görüntünün ve hayal dünyasının insanı sürekli oyalayıp aldattığı, tensel haz ve düşkünlüklerin insanı ancak geçici bir keyifle oyalayacağı açıkça görülürse, ne duyuların ne de imgelemin insanı hakikate ulaştıramayacakları anlaşılmış olur.

C. Aklın Sınırı ve Hakikate Ulaşma


Duyuların ve imgelemin dış dünya ile etkileşimi nedeniyle asli özelliğinden, bir anlamda, uzaklaşmış olan ruhun insanı yanılttığını uzun örneklerle açıklayan Malebranche’ın hakikati arama serüveninde bir diğer durağı da akıldır. Gerek bağlı bulunduğu kartezyen anlayışta gerekse kendi çıkarımlarında aklın büyük önemi olduğu bilinmektedir. Bütün bu üstünlüğüne ve önemine karşın, Malebranche’ın diğer yetileri doğrulayıp yanlışlama sürecinde akla verdiği hakemlik rolü de sınırsız değildir. Filozofa göre, duyular ve imgelem bazen aklı ön yargılar aracılığıyla etki altına alırlar. Ama bu etkilerden kurtulmanın yolları vardır (1997a: 8).

Aklın ölçülü kullanılması gerektiği uyarısını yapan Malebranche şöyle der: Akıl bizim asıl parçamız olmakla birlikte onu çok başıboş bırakırsak çok aldandığımız olur. Çünkü akıl az çok yorulmadan çalışmaz. Yani doğru yargıda bulunmaya yetecek kadar bilgi edinemez. Durum bu olmasına karşın, insan yine de yargıda bulunmak ister (1997/III: 174). Malebranche başka bir yerde yine aklın güçsüz yanlarına şöyle işaret eder: Anlaşılmazcasına aşırı olarak sınırlanmış bulunan, yalnız duyularımız ve imgelemimiz değildir; ancak, çok öz ve özdekten iyice kurtulmuş olmasına rağmen zihin bile, Tanrı’nın işlerini ve buyruklarını kavrayamayacak kadar kaba ve zayıftır. Duyuların diliyle atom denilen şeyi görünce kendini yitirir ve ürker. Her ne kadar eksikliklerle nitelense de, aklın duyulara göre üstünlükleri vardır.

Malebranche’a göre duyular ve imgelem Tanrı’nın iş ve buyrukların küçültüp aşağılatırlar ve dolayısıyla kişilerde körü körüne yanılmaya sürükleyen saf ve aptal bir güven uyandırırlar. Oysa akıl kendi zayıflığını, Tanrı’nın ululuğunu kavrar ve içinde kendi kendini yitirdiği sonsuzluk ve bitimsizliği tam olarak algılar (1997/I: 63–64).

Malebranche’ın önerisi: Ruh, duyular, imgelem ve akıl kendi yetileri ve kapasiteleri çerçevesinde ve bu yetiler hangi amaç için verilmişlerse o şeylerde kullanılmalıdırlar (1997/III: 174). Filozofun gerçek bilginin elde edilmesinde ne de “hakikat”e ulaşmada mevcut yetilerin yeterli olmadığına ilişkin açık ifadeler kullandığı görülmektedir. Gözlerimizi kapadığımızda duyularımızdan da imgelemimizden de bağımsız bir başka uzamın ve gerçekliğin var olduğunu görürüz. Bizi çevreleyen bütün cisimler yok edildikleri zaman, algılamasak da onların “idealar”ının var olduklarını ve onları görebileceğimizi düşünmeliyiz. Uykuda ve ateşli hastalıklarda olan bitenler hakikatin varlığına bir kanıttır, Malebranche’a göre (1997a: 26). Bu ideaların bilgisine yani, hakikate, doğanın kurallarına göre değil, ona ilişkin bir iç göz belki “aydınlanma” ile ulaşılacaktır. Bunun felsefe dilinde çeşitli kullanımları olsa da sezgi terimi en yaygın olanıdır. Bedenden ve zihinden beklediği ışığı bulamayan filozof, “kendi içime dönerek, kendi kendime sorarsam, daha doğrusu kendi kendimin ne hâkimi, ne de ışığı olmadığım için Tanrı’ya yaklaşırsam, ... Ne yapmam gerektiğine açık, seçik bir karşılık alırım,” der. Peki, Tanrı’dan alınacağını söylediği karşılığın niteliği nedir? Malebranche, alınan bu karşılığın açıklamaya gerek duyulmayacak kadar net, hiç bir etnik dille ilgili olmayıp, herkesin anlayacağı ortak bir dille olduğunu belirtir. Tanrı’nın içerisine doğdurduğu bir ışıkla, imgelemin aslı olmayan gördüklerine ve duyularının yanılmalarına bakıp güleceğini, “iç insan”ın “hayvani ve dünyevi insan” la alay eder.

Malebranche’ın düşüncesine göre Tanrı, felsefi, doğa ve doğaüstü sorunlarda olduğu gibi ahlaki buyruk ve kurallarla ilgili sorunlarda da tek çözüm yeridir. Her yere Tanrı düşüncesini koyan Malebranche: “Yalnız Hıristiyan olmakla kalmayıp filozof da olacağım” diyerek mistik sezginin insana hem bilgi hem de hakikati vereceğini öne sürer. (1997/III: 171–172).

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
 


Ana Sayfa | Felsefeye Giriş | Felsefe Dersleri | Felsefe Akımları | Filozoflar | Felsefe Tarihi | Felsefe Sözlüğü | Yeni Felsefe Sözlüğü | Sosyoloji | Psikoloji | Antropoloji | Mantık | Arkeoloji | Okuma Odası | Felsefe Grubu Öğretmenleri İçin Gerekli Belgeler | Ekonomi | İletişim

felsefe | fizik | coğrafya | tarih | Osmanlı Devleti


Düşünce PLATFORMU
  2005'ten beri, felsefe.gen.tr
  Bu web sitesi, Sosyolog Ömer YILDIRIM tarafından derlenmiş ve hazırlanmıştır.
 
Felsefe.gen.tr, felsefeyi tehlikeli hale getirmeyi amaçlamaktadır. (Bakınız: Nietzsche)