Lawrence Kohlberg'in Ahlak Eğitim Anlayışı

Kohlberg’in ahlak eğitim yaklaşımı tamamıyla orijinal değildir, bazı eski ve yeni teorileri iç içe barındırır.



Bunun yanında statik değildir. Kohlberg yıllar geçtikçe teorisini değiştirmiş, yeni ve pratik görüşlerle zenginleştirmiştir. Kohlberg’in belirgin olan bir vasfı, modern bir ahlak eğitimcisi olarak, çağdaşlarının yaptığı gibi, sadece en yakın olduğu Freud, Skinner ya da Piaget gibi düşünürlere referansta bulunmaktansa; iyinin ideal biçiminin ne olduğunu sorgulayan eski bir düşünüre, Platon’a, atıfta bulunmasıdır. Bunu da “Ahlak gelişim basamaklarının, ahlak eğitimine uyarlanması konusunda yaptığım çalışmalar neticesinde, Platon’un, rasyonel iyinin (rational good) gücüne olan inancının yeniden ileri sürülmesi gerektiğini fark ettim.” ifadesiyle açıklar. Dolayısıyla Kohlberg’in eğitimsel görüşleri, temel olarak Platon’un, erdemin doğasına ilişkin görüşlerine dayanır. Bu anlayışa göre; Erdem, iklim ya da kültüre bakılmaksızın tektir ve her zaman aynı ideal şekildedir. Bu ideal formun adı da, adalettir. Erdem, yalnızca “iyi olanın” değil; “iyinin” de bilgisidir. İyiyi bilen, iyiyi seçer. Erdem olan iyinin bilgi türü ise, doğru bir fikrin, ya da geleneksel inançların kabulü değil; ya felsefi bir bilgi ya da iyinin ideal formunun sezgisidir. Öyleyse iyi, öğretilebilir. Fakat onun öğretmenleri belli bir derecede filozof olmalıdır. İyinin öğretilebilir olmasının sebebi, bizim, onu çok belirsiz bir şekilde ya da az bir seviyede de olsa bilmemizdir. İyinin öğretilemeyeceğine ilişkin düşüncemizin nedeniyse, aynı “iyinin” farklı seviyelerde, farklı bilinebilmesi ve dolayısıyla tüm seviyelere uygun bir eğitimin mümkün olmamasıdır. Öyleyse erdemi öğretmek, sorular sormak, ancak cevapları vermeden yola işaret etmektir. Ahlak eğitimi, zihne yeni bilgiler aşılamak değil; kişiyi ileri yürütmektir.

Kohlberg, kendisine yakın dönem düşünürlerinden ise, John Dewey’in görüşlerinden etkilenmiştir. Dewey’in “eğitimle ilgili görüşleri kayda alınmaya değer tek modern düşünür” olduğunu ifade eder ve kendi eğitimsel çabalarını da, “Dewey’in görüşlerini yeniden inşa eden” olarak karakterize eder. Ancak Kohlberg, kendisine kadar Amerika’da Dewey’in görüşlerine yeterince ilgi gösterilmediğini belirtir:



"Dewey, eğitimin, ahlaki muhakeme basamaklarının gelişimini sağlaması gerektiğini belirtmiştir. Ancak buna rağmen Amerikan eğitim psikolojisi, 70 yıl boyunca Dewey’in bu görüşünü önemsememiş, bunun yerine Edward Lee Thorndike’ın yaklaşımını benimsemiştir. Bu yaklaşıma göre ise ahlak eğitimi, kültürel olarak kabul edilen değerlerin ve davranışların aktarımını hedeflemelidir. Thorndike’ın bu yaklaşımına alternatif olan Dewey geleneği, önce Piaget ile İsviçre’de zenginleşmiş ve daha sonra Amerika’ya gelmiştir. Nihayet son 10 yıldır Dewey’in bilişsel gelişimsel geleneğini Amerika’da ben yeniden devam ettiriyorum."

Dewey’in görüşleri, aslında ilk olarak Piaget ile birlikte psikoloji alanında daha zengin bir mantıki ve ampirik zemine oturtulmuştur. Ancak Amerikan psikolojisi, Piaget’nin araştırma tarzını da çok eleştirmiş ve Piaget’nin çalışmalarına uzun süre gereken önemi vermekten kaçınmıştır. Daha sonraki zamanlarda bazı Amerikan psikologları, Piaget’nin buluşlarını kendi metotlarıyla yeniden ele almaya çalışmıştır. Piaget’nin çalışmaları Amerika’da yavaş yavaş tanınmaya başlayınca Kohlberg de, Piaget’i takip ederek, Dewey’in geniş felsefi terimlerle dolu olan eğitim görüşlerini somutlaştırmaya ve çalışma arkadaşlarıyla birlikte lise programlarında uygulamaya çalışmıştır. Dolayısıyla Piaget ve ardından da Kohlberg tarafından geliştirilen bilişsel-gelişimsel ahlak eğitimi yaklaşımının ortak zemini, Dewey’in geleneksel ve yansıtıcı ahlak anlayışına dayanmasıdır.

Kohlberg, eğitim alanındaki çalışmalarında Dewey’in üç temel görüşünü benimseyerek geliştirmiştir. Bunlar: Dewey’in gelişimsel psikolojiyi desteklemesi; ahlak eğitiminin, basamak gelişimini teşvik edecek şekilde planlanması gerektiği ve okul deneyiminin gerçek yaşamı temsil etmesi gerektiğine ilişkin düşünceleridir.



Kohlberg’in eğitim alanındaki -özellikle adil toplum- bakış açısı ise büyük ölçüde Durkheim’den yaptığı okumalarla ve İsrail kibutzlarının kolektif eğitim sistemleriyle şekillenmiştir. Kohlberg, kibutzların okul sistemlerini incelerken ahlak eğitimi programlarına ek olarak bir unsur daha fark etmiştir. Bu da, kendisinin Amerika’da yürütmekle sorumlu olduğu okul programlarında (Harvard Graduate School of Education) olmayan bir şeydi: Öğrencilerin, topluluk yaşamına aktif olarak katılımları. Bu katılım, sadece topluluk için aktivite yapmayı değil; bunun yanında topluluğun kolektif eylemlerinden sorumlu olmayı da gerektiriyordu. Neticede Kohlberg’in, gerek kibutzların eğitim lideriyle diyalogları ve gerekse yürüttüğü kendi çalışması ve gözlemleri, onu öylesine büyüledi ki, adil toplum oluşturma adına yaptığı diğer tüm çalışmalarda da kibutzlar, kendisi için önemli bir model teşkil etti. Bu nedenle Kohlberg, İsrail’i çok önemsemiş ve 1969 yılında İsrail’e giderek, kibutzlar üzerine kısa bir çalışma yürütmüştür. Kohlberg, kibutzlarda gözlemledikleriyle, Durkheim’dan ahlak eğitimi üzerine okuduklarının örtüştüğünü söyler. Her ne kadar Durkheim’ın yazıları burjuva ideolojisine; kibutz yaşamı da Marksist eğitim prensiplerine dayanıyor olsa da, ahlak eğitiminin aşağıdaki unsurları üzerinde görüş birliğine varırlar:

1. Birey yerine topluluğu öncelemek,
2. Kurallara saygı göstererek grup disiplinini sağlamak,
3. Bireyden ziyade, sosyal bir bünye olarak gruba bağlılığa daha fazla önem vermek,
4. Her grup üyesinin, grup adına yaptığı eylemleri için, topluluk sorumluluğunu (kolektif bilinç) geliştirmek.

Anlaşılacağı üzere Kohlberg’in, Durkheim-Kibutz modelinde özellikle etkilendiği şey, topluluğun gücüdür. Kohlberg, her ne kadar kendi teorisinde, ahlaki ilgilerin zirvesinde bireyin haklarına saygıyı vurgulayan, bireysel ahlak gelişimi teorisi sunmuş olsa da; elbette teorisinin, sadece bireysel olmasını da arzulamamıştır. Nitekim Kohlberg’i 1960’lı yılların sonuna doğru en rahatsız eden durum, Amerikan toplumundaki bireycilik temayülü olmuştur. Kohlberg bunu, “güncel ulusal hastalık, bireyciliktir ve bu durum, gençleri yetişkinlerden çok daha fazla derecede sarsmaktadır.” ifadesiyle dile getirmiştir. Bunun yanında Kohlberg’in; Sokrates, Martin Luther King gibi “ahlak kahramanı” olarak gösterdiği kimselere bakıldığında da, bu kimselerin, kendi yaşamlarını toplumlarına adayan kişiler oldukları görülür. Dolayısıyla Kohlberg’in nihai amacı, bireyi toplumla olan bağından soyutlamak değil; bireyin, toplumuna yeterince ilgi göstererek, toplumun kendisi adına nihai iyiliği yapmasını sağlamasıdır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı; ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ Cilt: 22, Sayı: 1, 2013 s. 143-164