Değerlerin Doğallaştırılması

Değerin mahiyeti ve kaynağı, önemli bir felsefî sorun oluşturmaktadır. Olgulardan farklı olarak değerlerin bulunup bulunmadığı, değerlerin olgulara indirgenip indirgenemeyeceği, değerlerin aşkın (doğanın dışında ya da ötesinde) olup olmadığı vb. bir grup soru, düşünürlerin zihinlerini hemen her zaman meşgul etmiştir.



Modern fiziğin belki de en temel ilkesi, eylemsizlik ilkesidir. Bu ilkeye göre madde, kendi hareket ilkesini kendisinde barındırmaz. Sadece dışsal kuvvetlerin etkisinde hareket eder. Bu itibarla, doğayı oluşturan unsurların hareketini belirleyen ereksel veya gayî nedenlerden söz edilemez. Bu itibarla, doğanın kendisinde Aristotelesçi anlamıyla formların ya da organizmalara birliğini veren ruhların varlığından söz edilemez. Dewey’e göre doğa ve fizik anlayışımızdaki bu değişim doğadan amaçların ve sonuçta da değerlerin giderilmesine yol açmıştır.

Öte yandan değer sorunu, Dewey’a göre modern felsefeyle birlikte farklı bir biçim almıştır. Doğa anlayışımızdan amaçların (ereksel veya gayî nedenlerin) dışlanması ve doğanın etker (fail) nedenlere dayalı olarak işleyen mekanik bir düzen içerisinde algılanması, değerlerin mahiyeti ve mekânı konusunda büyük bir sorun yaratmıştır. Kendisi herhangi bir amaç ya da değer içermeyen bir doğanın parçası olan insan, yaşamını düzenlemeye çalıştığı değerlere nasıl yer açabilecektir? Bu de- ğerlerin kaynağı ne olacaktır?



Söz konusu sorunun çözümünde Dewey’e göre, iki farklı yol izlenmiştir. Bir grup düşünür, değerleri doğanın ötesinde veya üzerinde bir kaynakla (Tanrı, saf akıl vb.) özdeşleştirmeye çalışırken; bir ikinci grup, öznel bir zemin (arzuların tatmin edilmesi, hazlar vb.) arayışına girişmiştir. Dewey, her iki yaklaşımın da ötesine geçmeye çalışmaktadır. Kendi bakış açısıyla uyumlu olarak, değerleri doğal bir biçimde açıklamaya çalışmakta ve fakat bireysel öznel tercihlere terk etmek istememektedir. Dewey’in bu konudaki yaklaşımı, bilimsel varsayımlara ilişkin yaklaşımına benzemektedir: Herhangi bir anda, mutlak bir kesinliğe yer vermemek ve buna rağmen ilerlemeyi olanaklı kılmak. Değerler söz konusu olduğunda bu nasıl başarılabilir? Dewey, bu noktada çıkış yolunu, akla dayalı davranışlarla konuyu ilişkilendirmekte bulmaktadır.

Konuyu şu şekilde özetleyebiliriz: Herhangi bir şeyi deneyimleyip onu tatmin edici bulmamız, bir öznellik içerir. Bir şey, bize belli bir haz vermektedir. Söz konusu bu öznelliği aşıp o şeyin tatmin edici olduğunu söylemek, bir yargı edimini gerektirir. Bir yargıda bulunduğumuzda artık, yaşadığımız öznel bir deneyimden değil, bir nesnenin kendi başına şöyle ya da böyle olduğundan bahsetmiş oluruz. Bu yargıyı verebilmemiz ise, söz konusu deneyimlediğimiz şeyi elde edebilmek için ödediğimiz bedeli, söz konusu hazzı yaşadıktan sonra oluşan sonuçları, aynı deneyimi gelecekte yaşayıp yaşayamayacağımızı, tüm bu unsurları birlikte değerlendirmemizi içerir. Tüm bu değerlendirmelerden sonra, belli bir eylemin iyi bir sonuç vereceğini söylemek, belli bir öndeyide bulunmak demektir. Görüldüğü gibi, değerler söz konusu olduğunda aklımızı kullanarak gerekli değerlendirmeleri yapmak, bilimsel etkinlikte bulunmaktan farklı değildir. Bu itibarla bilimin ve değerlerin alanı, birbirleriyle iç içedir. En nihayetinde, belli bir yöntemle bir şeyin tatmin edici olup olmadığını değerlendirip geleceğe yönelik bir öndeyide bulunmaktayızdır. Bir şeyin değerli olduğunu söylemek, mevcut nedenler ve sonuçlar bağ- lamında hoşlanılabilir, tatmin edici olduğunu ve böyle olmaya devam edeceğini söylemektir. Bu itibarla değer yargıları, doğru ya da yanlış olabileceği gibi, oluşturulmaları da tıpkı bilimsel kavramlarda ve kuramlarda olduğu gibi, aklın belli bir yöntem dâhilinde kullanılmasını içermektedir.

Bu noktada, Dewey’in yaklaşımına şöyle bir itiraz gelebilir: Bu yaklaşım, insanları n neye değer verdiklerini açıklayabilir ama kendisi gerçekten değerli ya da kendinde değerli bir şeyin olup olmadığını söyleyemez. Dewey’ın bu itiraza cevabı ne olabilir?



Dewey’a göre, mutlak anlamda değerli olan bir şeyden, akla dayalı bir sorgulamadan bağımsız olarak söz etmek mümkün değildir. Bu konudaki yaklaşımını, Peirce’ı n yaklaşımı ile ilişkilendirebiliriz. Kendinde iyi olana en yakın düşen şey, bilim topluluğunun arzu edilir ve iyi olduğu konusunda uzlaştığı şeydir.

Bu itibarla, insanların etkinlikleri ile düşünceleri ya da sahip oldukları değerler arasında, karşılıklı bir etkileşim ve bağımlılık söz konusudur. Bu etkileşimlerden bağımsız kesinlikler ve değerler aramak, pragmatizmin ruhuna tamamen ters düşmektedir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı