Kişisel Özdeşlik ve Ahlakî Sorumluluk

Bebekken neye benziyordunuz?



Eğer varsa, o dönemde çekilen bir fotoğrafınıza bakın. Ne görüyorsunuz? O gerçekten siz misiniz? Şu an muhtemelen oldukça farklı görünüyorsunuz. Bebek olmak nasıl bir şeydi hatırlayabiliyor musunuz? Çoğumuz hatırlayamayız. Hepimiz zaman içinde değişiriz. Büyürüz, gelişiriz, olgunlaşır, yaşlanırız. Çoğumuzun yüzünde kırışıklıklar belirir, önünde sonunda saçlarımız beyazlar ya da dökülür, görüşlerimizi, arkadaşlarımızı, giyim tarzımızı ve önceliklerimizi değiştiririz. O halde hangi anlamda yaşlıyken fotoğraftaki bebekle aynı kişi olacaksınız?

Zaman içinde birini aynı kişi kılan şeyin ne olduğu, İngiliz filozofu John Locke’un (1632-1704) aklını kurcalayan soruydu. Pek çok filozof gibi Locke da geniş bir ilgi alanına sahipti. Politikaya bulaşan ve aynı zamanda eğitim hakkında da yazan Locke, arkadaşları Robert Boyle ve Isaac Newton’ın bilimsel keşiflerini büyük coşkuyla karşıladı. İngiliz İç Savaşı sonrasında, yeni tahta çıkan Kral 2. Charles’a komplo düzenlemekle suçlanınca Hollanda’ya kaçtı. Burada, insanları eziyetle dinsel inançlarını değiştirmeye zorlamaya çalışmanın saçma olduğunu belirterek dini hoşgörüyü savundu. Tanrı tarafından verilmiş yaşam, özgürlük, mutluluk ve mülkiyet hakkımız olduğuna dair görüşleri Amerika Birleşik Devletleri anayasasını yazan kurucu babaları etkiledi.



Locke’un bebekken çekilmiş bir fotoğrafına veya çizimine sahip değiliz. Fakat muhtemelen yaşlandıkça oldukça değişmiştir. Orta yaşlarında uzun dağınık saçlarıyla kasvetli, ciddi bakışlı bir adamdı. Yine de bebekken oldukça farklı görünüyor olmalıdır. Locke’un inandığı şeylerden biri, yeni doğmuş birinin zihninin boş bir levha gibi olduğudur. Doğduğumuzda hiçbir şey bilmeyiz ve tüm bilgimiz yaşamdaki deneyimlerimizden gelir. Bebek Locke büyüyüp genç bir filozof olurken çeşitli inançlar edindi ve şu anda John Locke olarak bildiğimiz kişi haline geldi. Ama hangi anlamda bebekliğinde olduğu kişidir ve hangi anlamda orta yaşlı Locke, genç Locke ile aynı kişidir? Bu türden bir problem yalnızca geçmişle olan ilişkilerini merak eden insanlar için açığa çıkmaz. Locke’un fark ettiği gibi çoraplar hakkında düşünürken bile bir mesele olabilir.

Eğer çorabınız delinmişse, deliği yamarsınız, sonra bir başkasını, eninde sonunda artık orijinal malzemesi kalmayan yalnızca yamalardan oluşan bir çorapla kalakalırsınız. Peki elinizdeki hâlâ aynı çorap mıdır? Bir anlamda aynı çoraptır çünkü asıl çoraptan tamamen yamanmış çoraba kadar parçaların sürekliliği söz konusudur. Fakat bir başka anlamda, aynı çorap değildir, çünkü orijinal malzeme orada değildir. Veya bir meşe ağacını düşünün. Meşe ağacı bir palamuttan büyür, her yıl yapraklarını kaybeder, uzay, dallanıp budaklanır ama yine de aynı meşe ağacı olarak kalır. Palamut fidanla aynı bitki midir ve fidan devasa meşeyle aynı bitki midir?

Zaman içinde bir insanı aynı kişi yapanın ne olduğu sorusuna yaklaşmanın bir yolu da canlı varlıklar olduğumuzu vurgulamak olurdu. Bebekken olduğunuz aynı hayvansınız. Locke "insan" kelimesini "insan hayvanı"na gönderme yapmak için kullanır. Bu anlamda, bir ömür boyunca aynı "insan" olarak kalacağımızı söylemenin doğru olduğunu düşünüyordu. Yaşamakta olan insanın, yaşam sürecinde gelişen bir sürekliliği vardır. Ancak Locke’a göre ayni "insan" olmak, aynı kişi olmaktan oldukça farklıdır. Locke’a göre aynı "insan" olabilirim, ancak asla eskiden olduğum kişi olmam. Bu nasıl olabilirdi? Locke, zaman içinde bizi aynı kişi yapan şeyin bilincimiz, kendi benliğinin farkında olma olduğunu öne sürüyordu. Hatırlayamadığımız şey, sizin bir parçanız değildi. Bunu ifade etmek için bir ayakkabı tamircisinin anılarıyla uyanan bir prensi ve bir prensin anılarıyla uyanan bir ayakkabı tamircisini hayal etti. Prens her zamanki gibi sarayında uyanır; dış görünüşü açısından uykuya yatan kişiyle aynı kişidir. Ancak kendi anıları yerine ayakkabı tamircisinin anılarına sahip olduğundan, ayakkabı tamircisi olduğunu hisseden Locke’un ana fikri, prensin ayakkabı tamircisi olduğunu hissetmekte haklı olduğudur.



Bedensel süreklilik meseleyi çözüme kavuşturmaz. Kişisel özdeşlikle ilgili sorularda önemli olan psikolojik sürekliliktir. Eğer prensin anılarına sahipseniz, prenssinizdir. Ayakkabı tamircisinin anılarına sahipseniz, bir prensin hedefine sahip olsanız bile ayakkabı tamircisisiniz. Ayakkabı tamircisi bir suç işlerse, sorumlu tutmamız gereken kişi prensin bedenindeki kişidir. Elbette normalde anılar bu şekilde yer değiştirmez. Locke bu düşünce deneyim’ bir noktaya dikkat çekmek için kullanıyordu. Ancak bazıları aynı bedende birden fazla kişinin olabileceğini öne sürer. Aynı bedende farklı kişiliklerin oluştuğu bu durum çoklu kişilik bozukluğu olarak bilinir. Locke bu olasılığı tahmin ederek ve birbirinden tamamen bağımsız iki kişinin tek bir bedende birinin gündüzleri, diğerinin yalnızca geceleri yaşadığını hayal etti. Eğer bu iki zihnin birbirine erişimi yoksa, bu durumda Locke’un gözünde iki ayrı kişidirler. Locke açısından kişisel özdeşliğe dair sorular ahlaki sorumlulukla yakından ilişkiliydi. Tanrı’nın, insanları yalnızca işlediklerini hatırladıkları suçlar için cezalandıracağına inandı. Kötülük yaptığını artık hatırlamayan biri, suçu işleyenle aynı kişi olmazdı. Şüphesiz, gündelik yaşamda insanlar hatırladıkları şeyler hakim, kında yalan söylerler. Dolayısıyla eğer birisi ne yaptığını unutmuş olduğunu iddia ederse, yargıçlar onu salıvermekte tereddüt eder. Ama. Tanrı her şeyi bildiği için kimin cezayı hak ettiğini, kimin etmediğini söyleyebilecektir. Locke’un görüşünün bir sonucu da şudur: Nazi avcıları, gençliğinde bir toplama kampında muhafız olan yaşlı bir adamın izini sürecek olsaydı, yaşlı adam yalnızca hatırlayabildiği şeylerden sorumlu tutulurdu ve başka suçlardan sorumlu tutulmazdı. Sıradan mahkemeler onu suçlu bulacak olsa da, Tanrı unutmuş olduğu eylemlerden dolayı onu cezalandırmazdı.

Locke’un kişisel özdeşliğe dair yaklaşımı, bazı çağdaşlarının kafasını kurcalayan bir soruyu da cevaplıyordu. Bu insanlar, cennete gitmek için dirildiğimizde aynı bedene ihtiyaç duyup duymadığımız konusunda endişeliydi. Eğer aynı beden gerekiyorsa beden bir yamyam ya da vahşi bir hayvan tarafından yenmişse ne olacaktı? Dirilmek için bedeninizin tüm parçalarını nasıl bir araya getirecektiniz? Eğer bir yamyam tarafından yenmişseniz bu durumda bir parçanız yamyamın bir parçası haline gelirdi. Dolayısıyla hem yamyam hem de yamyamın yemeği (yani siz), beden olarak nasıl eski haline dönebilirdi? Locke öbür dünyada aynı beden olmaktan ziyade, aynı kişi olmanın önemli olduğunu belirtiyordu. Ona göre, aynı anılara sahipseniz, bu anılar farklı bir bedene iliştirilmiş olsa bile, aynı kişi olabilirdiniz.



Locke’un görüşünün bir sonucu da fotoğraftaki bebekle aynı kişi olmadığınızdır. Aynı bireysiniz, ancak bir bebek olduğunuzu hatırlayamazsanız ayni kişi olamazsınız. Kişisel özdeşlik, belleğin ulaşabildiği yere kadar genişler. İleri yaşta anılarınız solup giderken, bir kişi olarak ne olduğun.uzun kapsamı da daralacaktır.

Bazı filozoflar, Locke’un kişisel özdeşliğin temeli olarak özbilince sahip belleği vurgularken fazla ileri gittiğini hisseder. On sekizinci yüzyılda, İskoç filozof Thomas Reid, Locke’un kişi olmanın ne olduğuna dair düşünüş tarzındaki zayıflığı gösteren bir örnek buldu. Yaşlı bir asker, genç bir subayken bir savaştaki cesaretini hatırlayabilir, genç bir subayken, çocukluğunda meyve bahçesinden elma çalarken dayak yemiş olduğunu hatırlayabilirdi. Ama yaşı ilerleyen asker, çocukluğundaki bu olayı artık hatırlayamaz. Bu çakışan anılar yaşlı askerin oğlanla hâlâ aynı kişi olduğu anlamına gelmez miydi? Thomas Reid, yaşlı askerin oğlanla hâlâ aynı kişi olduğunun aşikâr olduğunu düşünüyordu. Ancak Locke’un teorisine göre, yaşlı asker genç cesur subayla aynı kişi olsa da dayak yiyen oğlanla aynı kişi değildi (çünkü yaşlı asker dayak yediğini unutmuştu). Oysa yine Locke’un teorisine göre, genç cesur subay çocukla aynı kişiydi (çünkü meyve bahçesindeki macerayı hatırlayabiliyordu). Bundan da yaşlı askerin genç cesur subayla aynı kişi, genç cesur subayın da çocukla aynı kişi olduğu ama yaşlı asker ile çocuğun aynı kişi olmadığı gibi saçma bir sonuç çıkar. Mantığa vurulduğunda hiçbir biçimde doğru olmaz. A=B, B=C dedikten sonra A’nın C’ye eşit olmadığını söylemeye benzer. Öyle görünüyor ki kişisel özdeşlik, Locke’un düşündüğü gibi bütünsel anımsamaya değil, çakışan hatıralara dayanır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı