Eşitsizliğin Kökeni ve Sözleşme Gereksinimi

Eğer Rousseau’yu izleyerek, insanlığın yapay bir uygarlık tarafından bozulduğunu varsayarsak insanlığın kendisinden uzaklaşmış olduğu doğal durum, doğa durumu nedir? Bu soru Rousseau tarafından İnsanlığın Eşitsizliğinin Kökeni ve Temeli Üzerine Söylev’de tartışılır.



Bu alanda kuşkusuz empirik, tarihsel hiçbir veriye dayanılamazdı. Bu nedenle, Rousseau’nun bu konudaki tüm öne sürümleri varsayımsaldır: Doğa durumundaki ilk insanı hayvandan ayıran nedir? Rousseau’ya göre hayvan ve insan arasındaki türsel ayrımı oluşturan şey akıldan çok özgürlüktür. İnsan bu özgürlük bilinciyle ruhunun tinselliğini de sergilemiş olur. Çünkü duyusallığın mekaniği algı temelinde düşünce edimini az çok açıklayabilir ama seçme ediminde seçimin bilincinde olmak, sadece tinsel olan ve mekanik yasalarla açıklanamayan bir özsel ayrımdı r. Bu nedenle Rousseau, salt maddeci ve mekanikçi bir insan doğası açıklaması- nı kabul etmez. İnsanı hayvandan ayıran bir başka nitelik insanın kendisini geliştirme ve yetkinleştirme yetisidir. Ancak bu yetiler de belli bir gelişimin ve değişimin sonucudur.

Rousseau’ya göre hayvan ve insan arasındaki türsel ayrımı oluşturan şey akıldan çok özgürlüktür.



Rousseau, başlangıçtaki insanı “çalışma, konuşma ve yuva olmaksızın ormanda aşağı yukarı dolaşan, savaşa ve tüm bağlara eşit ölçüde yabancı olan, ne kendi türünün yaratıklarına gereksinim duyan, ne de onları incitmeyi isteyen” bir yaratık olarak imgeler. Böyle bir insanın ahlaksal nitelikleri olduğu söylenemez. Ama böyle bir insana kötü de denemez. Ona göre, Hobbes’un doğal insanlık durumunu, herkesin herkese karşı bir savaş durumu olarak betimlemesi de yanlıştır. Benliksevgisinin temel dürtü olduğunu o da kabul eder. Ama ben-sevgisi öz-sakınım dürtüsü olarak anlaşıldığında kendiliğinden kötülük ve şiddet içermez. “Başlangıçta bireyin kendisinden başkalarına ilgisi pek derin değildi ama ilgisi giderek artmaya başlayınca daha çok şefkat duygusu biçiminde oldu; bu duygu hayvanlarda bile gözlemlenebilmektedir.” Sonuç olarak Rousseau’ya göre ilkel doğa durumundaki insan iyidir. Dinsel sisteme bir karşı çıkış olarak da insanın doğal olarak iyi olduğunu ve insan doğasında hiçbir ilk günahın ya da sapkınlığın bulunmadığını vurgulamıştır. Doğa durumunda insanın giderek gelişmesine dili olmasının da katkı yaptığını belirtir. “Genel düşünceler sözcüklerin yardımı olmaksızın bilince sunulamazlar ne de önermelerin aracılığı olmaksızın anlama yetisi onları kavrayabilir.” Bu nedenle insanın zihinsel yaşamının gelişimini, dilin gelişiminden ayrı olarak düşünmek olanaksızdır. Görüldüğü gibi Rousseau’ya göre doğa durumundaki insan Hobbes’un doğal insanıyla tam bir zıtlık içindedir. Hobbes’un ilkel insanı toplum koşuluna geçerek etik değerleri kazanırken Rousseau’nun doğal insanı toplumsallaştığı ölçüde kötüleşme yoluna girmiştir.

Hobbes insanın doğal durumunun bir savaş ortamı olduğunu savunurken Rousseau insanın özündeki iyiliğe dikkat çekti ve doğal durumu bir tür özgürlük ve iyilik durumu olarak betimledi.



Rousseau, Eşitsizlik Üzerine Söylev’in ikinci bölümünde doğa durumundan örgütlü topluma geçişi ele alır, kuşkusuz bu olgu önce toprağa yerleşme biçiminde olmuştur: Ona göre, bir parça toprağı çitle çevirdikten sonra “Burası benimdir.” diyen ve kendisine kolayca inanan bireyleri bulan ilk insan uygar toplumun gerçek kurucusu olmuştur. Bu gelişmenin sonucunda mülkiyet ortaya çıkmış, eşitlik yok olmuş, ormanlar tarlalara dönüşmüş, tahıl üretimine koşut olarak kölelik ve sefalet ortaya çıkmıştır. Ayrıca, adalet ve adaletsizlik arasındaki ahlaksal ayrımlar belirginleşmiştir; artık insanlar doğa durumunda olduklarından daha iyi değildirler. “Zenginler tarafından gasplar, yoksullar tarafından hırsızlıklar ve her ikisinin dizginlenmemiş tutkuları doğal şefkatin çığlıklarını ve adaletin daha zayıf sesini bastırdı ve insanları açgözlülük, hırs ve soysuzluklarla doldurdu... Yeni doğan toplum durumu böylece korkunç bir savaş durumuna zemin oldu,” (akt. Copleston, 1995: 76).

Rousseau’ya göre bir parça toprağı çitle çevirip “Burası benimdir.” diyen ve insanları buna ikna edebilen ilk insan, uygar toplumun kurucusudur.

Özel mülkiyet kurumunun yerleşmesine ve gelişmesine eşlik eden güvensizlik ve daha başka kötülükler artınca insanlar güvenliklerini ve özgürlüklerini garanti altına alabilmek için birbirleriyle sözleşme yapma yoluna gittiler böylece hükümet ve hukuk sistemi ortak uzlaşı tarafından kurulmuş oldu. Ama Rousseau’ya göre politik toplumun kuruluşu da gerçek bir çözüm olmadı; tersine politik toplum düzeni yoksullara yeni zincirler vururken zenginlerin gücüne yeni güçler kattı. Geri alınamayacak bir şekilde özgürlük de yok oldu. Sonsuza dek sürecek mülkiyet ve eşitsizlik yasası yerleşti. Rousseau, politik toplumun kuruluşunu “halk ve onlar tarafından seçilen şefler arasındaki gerçek bir sözleşme” olarak görmekle yetindiğini bildirir. Bu sözleşme gereği, iki taraf onda dile gelen yasalara uymayı kabul etmiştir. Rousseau, bu şekilde başlayan politik toplumun öncelikle başına buyruk bir güç ve despotizm ile başlamadığını, tersine bunun daha sonraki bir gelişim olduğunu vurgulama yoluna gider. Bu durum hükûmetin bozuluşu ve onun aşırı ucu olarak görülebilir.

Doğa durumunda sadece doğal ya da fiziksel eşitsizlik vardı. Bu da ister fiziksel ister zihinsel olsun doğal yetilerin ve becerilerin eşitsizliğinden oluşur. Söylev’de ise ahlaksal ve politik eşitsizlik ele alınır. Bunun kökeni, yeti ve yeteneklerimizin gelişmiş olması, mülkiyetin ortaya çıkmasıdır; yasaların kurumsallaşması da bu eşitsizliği sürekli ve geçerli hale getirir. Bu eşitsizlik doğal ya da fiziksel eşitsizlik ile orantısını kaybettiği zaman doğal hak ile çatışmaya girer. Bu çatışma despotizm ile noktalanırsa, eşitsizlik daha da artar. Uyruklar daha da köleleşirken, efendiler hiçbir sınır tanımadıkları için, tüm ahlaksal ayrımlar ve haklılık ilkeleri yok olur. İnsanlar o zaman Hobbes’un anladığı anlamda bir doğa durumuna dönmüş olurlar; bu artık tam bir bozulmanın ürünüdür. Böylece bir yanda ilkel insanın doğal iyiliği ve yalınlığı, öte yanda uygar insanın ve örgütlü toplumun kötülükleri tam bir karşıtlık oluşturmaktadır.



Bu noktada Rousseau, birinci Söylev’de olduğu gibi bu ikinci Söylev’de de ilerleme düşüncesine karşı çıkışını yinelemiş olsa da, sonunda politik toplumu yok etme gibi anlamsız bir düşünceyi savunmadığını dile getirir. Peki bu durumda ne yapılmalıdır? Onun düşüncesine göre de hiç kuşkusuz doğa durumuna geri dönülemez, çünkü artık o koşullar yok olmuştur. Toplumun yeniden biçimlendirilmesi, daha olumlu bir politik toplum öğretisi için düşünmek gereklidir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı