Jacques Derrida'nın Felsefesinin Güzergâhı

Jacques Derrida 20. yüzyılın en etkili filozoflarından biridir. Foucault ve Deleuze ile birlikte Fransız akademisinin marjında kalan özel bir düşünürler kuşağına mensuptur. Eserleri dil, felsefe, estetik, resim, edebiyat, iletişim, etik ve politika hakkındaki fikirlerimizi etkilemiş, değiştirmiştir.



Derrida ilk eserlerini, 1953-54’te Jean Hyppolite’in yönetiminde yazdığı Yüksek Lisans Tezi, Le problème de la génèse dans la philosophie de Husserl (Husserl’in Felsefesinde Oluşum Problemi) den başlayarak bir Husserl yorumcusu olarak vermiştir. Felsefi çevrelerde etki yaratan ilk eseri Husserl’in Geometrinin Kökeni adlı çalışmasına yazdığı “Geometrinin Kökenine Giriş” (1962) tir. Derrida bu eserinde Husserl’in felsefesine yapılan klasik bir eleştiriye, Husserl’in statik özleri araştırmakla yetinip tarih sorununu göz ardı ettiği eleştirisine yanıt verir. Geometrinin nesnesinin “ideal” olması ne demektir? Derrida bu soruya yanıt ararken fenomenolojinin içindeki çeşitli gerilimlere ve paradokslara işaret eder.



1967 yılında, henüz otuz yedi yaşındayken Derrida Yazı ve Fark, Ses ve Fenomen ve Grammatolojiye Dair; başlıklarını taşıyan üç eser yayınlamıştır. Yazı ve Fark son on yılda edebiyat ve felsefe alanında, Emmanuel Levinas, Georges Bataille, Michel Foucault, Sigmund Freud, Edmund Husserl, Edmond Jabes, Antonin Artaud gibi figürler üstüne yazılmış makaleleri bir araya getiren bir derlemedir. Grammatolojiye Dair Jean-Jacques Rousseau’nun çağının, yani modernliğin logos merkezci olduğunu gösteren dekonstrüksiyonlar içerir. Ses ve Fenomen ise Husserl fenomenolojisi üzerine yazılmış bir denemedir. Bu eser Derrida’nın felsefesinin önemli kavramlarını tohum şeklinde içerir. Bu felsefe fenomenolojiden doğmuş, önde gelen bir biçimde, Husserl’in ve Fransa’da hep onunla birlikte okunan Heidegger’in düşüncesinin terimleriyle işaretlenmiştir. İlişki kurduğu felsefi ve edebi kaynaklar çok zengindir: Hegel, Freud, Marx, Nietzsche, Levinas, Blanchot, Bataille, Lacan, Mallarmé, Joyce, Kafka, Ponge... 1967’de yayınlanan üç eserin ortak noktası “dekonstrüksiyon” adı verilen bir felsefi stratejiyi, felsefe yapma tarzını ilân etmeleridir. Derrida felsefi yolculuğunun başında, varoluşçuluğa, fenomenolojiye ve yapısalcılığa karşı mesafe almıştır. Bu mesafenin kendisine özgü tarafı “Batı metafiziğinin dekonstrüksiyonu” girişimi içinde açığa çıkar.

Dekonstrüksiyon yalnızca felsefeciler tarafından değil, çok geniş bir yelpaze içinde, neredeyse tüm sosyal bilimler, sanat disiplinleri ve aydın çevreler tarafından sahiplenilmiştir.



İlk önce Amerika’da ses getirmiş, oradan tüm dünyaya yayılarak çeşitli dekonstrüksiyon pratiklerinin ilham kaynağı olmuştur. 1980’lerde üniversite kampüslerinde moda akımdır, edebiyat ve felsefe eserleri dekonstrüsiyona tabi tutulur, mimarların da bu akıma eklenmesiyle simetriyi göz ardı eserler tasarlanmaya başlanır. Dekonstrüksiyonun psikoloji, edebiyat, kültürel araştırmalar, dilbilim, feminizm, sosyoloji ve antropoloji alanlarında önemli bir etkisi olmuştur. Elbette bu disiplinler her zaman felsefeden beslenirler, fakat dekonstrüksiyonun özellikle ilgi çekici olmasının sebebi onun geleneksel felsefenin kapanışını kırması, felsefi düşünümü dışarıya, “felsefi olmayan”a açıyor olmasıdır. Dekonstrüksiyonun bu yaygın etkisi aynı zamanda da dekonstrüksiyonun tek olmadığını gösterir.

Bu pratiklerin hepsi Derrida’nın düşüncesinden ilham almış olabilirler ama bu durum, Derrida’nın felsefi düşüncesiyle bunları birbirine eşitlemeyi gerekçelendirmez. Derrida külliyatı yaklaşık elli kitabı içerir. Bunların hepsini tek bir izlek, sorunsal veya kategori altında ele almak imkânsızdır. Bununla birlikte, düşünürün seksenlerden itibaren çoğunlukla etik ve siyaset felsefesi sorunlarına yönelik çalışmalar yaptığını, dekonstrüksiyonu bu bağlamda yeniden düşündüğünü ileri sürebiliriz. Derrida felsefe yapmanın herkesin hakkı olması için çalışmış, Güney Afrika’daki apartheid politikalarına, totaliter rejimlere, düşünceye sansüre, Fransa’nın göçmen politikalarına karşı mücadele etmiştir. Fakat tercihi siyasal olaylar üzerine doğrudan bir biçimde konuşmak değildir. O, siyasetin ve etiğin temellerini, bu temellere ait kökensel deneyimleri ele alarak düşünür. Böylece çağının politik olaylarına tepki verir.



1993 tarihli Marx’ın Hayaletleri, Derrida’nın Marx’la felsefi ilişkisini göz önüne serer. Bu eserde Derrida, Marx’ın söyleminde metafiziğin ötesine giden ögeler bulunduğunu göstermeye çalışır. Dekonstrüksiyonun totaliter komünist rejimlerle değilse de Marx’ın kendi metinleriyle barışık olabileceği ortaya çıkar. 1994’te “Yasa’nı n Gücü: Ototitenin Mistik Temeli”, Walter Benjamin’in “Şiddetin Eleştirisi” denemesi bağlamında ulus devleti temellendiren ve varlıkta tutan şiddeti sorgular. Böylece dekonstrüksiyon kurumların dekonstrüksiyonu olmaya başlar. Siyaset felsefesi bağlamında dekonstrüksiyon, yasa ile yasaya indirgenemeyen bir adalet fikri arasındaki bir düşünüm, bir faaliyettir. Derrida’nın “arkadaşlık”, “konukseverlik”, “milliyetçilik”, “terör”, “küreselleşme” vb., gibi sorunları ele aldığı bu süreç, siyaset felsefesi bakımından son derece verimlidir. Ölmeden önce verdiği son dersleri “egemenlik” sorununu tartışır.

Derrida’nın dekonstrüksiyonu siyaset ve etik bağlamlarda tartıştığı son dönem düşüncesinin Levinas etkisi taşıdığına işaret eden yorumcular vardır. Bu, Yahudi düşüncesinin Derrida üzerindeki etkisi olarak da görülebilir. Söz konusu etki, radikal başkalık fikri ve sorumluluğun sonsuz olduğu kabulünde bulunabilir. Derrida’ya göre radikal anlamda başkası toplumsal kategoriler yoluyla sınıflandırılamaz bir tekilliktir ve onu fark etmek, ona bir yanıt vermek gerekir. Sorumluluk bu yanı t veya tepkiyle başlar. Siyaset felsefesi bağlamında da dekonstrüksiyon bu tepkinin bir gereği olarak ortaya çıkar.



Radikal anlamda başkalık, göreli olmayan, mutlak başkalıktır. Fakat mutlak başkalık tanımlanamaz, sınıflandırılamaz. Oku kategorilerin altına yerleştirmek onu göreli hale getirecektir. Bu başkalığı “insan” kategorisi altına bile koyamayız. Başkasını, başka insan olarak tarif etmek hayvan/insan/tanrı; yaşam/ölüm karşıtlıklarını beraberinde getirir.
 
Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı