Dekonstrüksiyon Nedir, Ne Demektir?

Derrida’nın neden dekonstrüksiyon gibi bir stratejiyle ortaya çıktığını anlamak için onun Heidegger’le ilişkisini dikkate almak gerekir. Heidegger’in varlık tarihine ilişkin saptamaları, 1930’larda metafiziğin kapanışına vurgu yapması, metafiziği destrüksiyona tabi tutma gereğinden söz etmesi, düşüncenin böylece metafizik varsayımlardan serbest kalabileceği yeni bir çağa girebileceğimiz umudunu taşıması, Derrida’nın dekonstrüksiyonu icadına ilham kaynağı olmuştur.



Ama nedir bu dekonstrüksiyona tabi tutulması lazım gelen metafizik? Metafizik bir fikir eşyaları müzesi, bir kültür donanımı olarak felsefe tarihi değildir. Bu tarih eğer bugün düşünme biçimlerimize egemen olmasaydı onun niye bu kadar ciddiye alınması gerektiğini anlamak zordur. Metafiziğin yapıları, içerdiği hiyerarşik karşıtlık ilişkileri (mevcudiyet/ yokluk, söz/yazı, ruh/beden, akıl/duygu, kadın/erkek, ışık/karanlık, duyumsanır olan/ kavranılır olan, içerisi/ dışarısı vb.), yaptığı naif, sorgulanabilir varsayımlar bugün de düşünme biçimimizi, verdiğimiz kararları, yaşam tarzımızı belirlemektedir. Bunlar hem hakikatle yüzleşmeyi zorlaştırmakta hem de bazı değerleri destekleyerek yeni değerlendirmeler yapma imkânını ortadan kaldırmaktadır. Dekonstrüksiyon, metafiziğin gizli varsayımlarını açık hâle getirir ve sorgular. Bunu yaparken bu varsayımların denetlemeye ve durdurmaya çalıştığı anlam üreten hareketin ta kendisine işaret eder. Söz konusu hareket dinamiktir, ereksel olmadığı gibi, diyalektik de değildir.



Derrida bu hareketi farkların bir oyunu olarak düşünür, ona différance adını verir. Yalnızca konuşmanın değil, dünyanın anlamlılığını da kuran bu oyundur. O, hem özneye hem de nesneye önceldir. Hem nesnenin kuruluşu hem de öznellik bu temelsiz temele işaret eder. O hâlde burada “oyun” yarı-transandantal bir kavramdır, mevcudiyeti ve yokluğu, özneyi ve nesneyi önceler. Derrida, “Metnin dışı yoktur” önermesini bu yüzden kurar. Bu cümle popüler kültürde “post-modernizm” terimiyle anılan şeyi tarif etmede kullanılmıştır. Bazı avant-garde sanatsal yaklaşımların cazip bulduğu, muhafazakâr yaklaşımların ise görececilikle ve nihilist olmakla eleştirdikleri “Aslolan oyundan ibarettir.” genellemesi de buna dayanır.

Fenomenolojinin Temel Problemleri adlı eserinde Heidegger metafiziğin birliğini varlığın Vorhandensein olarak yorumlanmasına dayandırmıştı. Heidegger’in Vorhandensein adını verdiği bu varlık anlayışına göre varolan mevcuttur, şimdi ve burada önümüzdedir. Ona öncelikle bilme yönelimiyle yaklaşırız, onun varlığını çıkar gözetmez bir bakışla seyrederiz.



Derrida’ya göre metafizik, varlığı “mevcudiyet” (présence) olarak anlar. Metafizik argümantasyonlar ve kurgular, nihayetinde bir mevcudiyet tecrübesine veya iddiasına dayanır. Derrida’nın “mevcudiyet metafiziği” (métaphysique de présence) ifadesini kullanışı, Heidegger’in Batı metafiziğine belli bir varlık yorumunun hâkim olduğu saptamasıyla ilişkilendirilebilir.

Bu varlık yorumu varlığı seyredilebilecek, insanın önünde, şimdi ve burada bir bulunuş (mevcudiyet) olarak kavrar. Bu anlayış, bütün varolanların varlığını anlama tarzımızı tarihsel bir biçimde belirlemiştir. Bu bütünselleştirmenin sonucunda farklı varolanların varlıkları arasındaki farklılıklar da gözden yitmiştir. Söz konusu varlık anlayışı, varlığın unutuluşunun tarihini boydan boya kat eder: Eski Yunan’da yapılan varlık araştırmasından beri varlık ile varolanlar arasındaki ontolojik farkın üstü örtülmüş, Ortaçağ’da da varlık sorusu, Tanrı hakkında -Tanrı en üstün var olan, diğer var olanları yaratan var olan olarak düşünülmüştür-bir tartışmaya dönüşmüştür. Derrida, Heidegger’den bu sorunsalı devralır ve önce fenomenoloji içinde, sonra başka metinlerde “mevcudiyet tecrübesi” denen şeyin nasıl kurulduğuna bakarak mevcudiyetin kuruluşuna içkin paradoksları ele alır. Bir şeyin mevcut olması burada, önümüzde hazır ve nazır olarak bulunuyor olması veya bilincimize olduğu gibi veriliyor olmasıdır. Bilinç de Batı metafiziği içinde her zaman kendi kendisine mevcut, dolaysızca veriliyor olarak anlaşılır. Fenomenolojik açıdan bakıldığında ise mevcudiyet ilkin görüdedir (intuition). O hâlde özne ile nesne arasındaki metafizik karşıtlık, öznenin de nesnenin de mevcudiyet olarak kavrandığı bir karşıtlıktır.

Derrida’nın 1967’de yayınladığı eserlerde mevcudiyet metafiziği kapalı bir sistem olarak tarif edilir. Bu sistem içinde gösterge (genel olarak dil) bir türev, mevcudiyetin bir modifikasyonu olarak ele alınmıştır. Bunun anlamı dilin işlevinin mevcudiyetten söz etmek, onu yansıtmak, göstermek, temsil etmek olduğudur. Metafizik, varlığa özgü olanı bilgi nesnesi olarak ele alır. Derrida’nın Grammatolojiye Dair’de vurguladığı şey metafiziğin varlığı bilme arzusunun her zaman logos’a geri döndüğüdür. Metafiziğe göre dil de yazı da mevcudiyeti temsil ederler. Ancak bu bakış açısına göre yazı ile söz arasında önemli bir fark vardır. Söz mevcudiyeti toparlama ve gösterme, yani temsil etme işlevini yazıdan çok daha mükemmel bir biçimde yerine getirir. Bu yüzden metafizik söz ile yazıyı bir karşıtlık ilişkisi içinde ele alır, yazıyı yetersiz ve tehlikeli ilân eder. Derrida bu tavra “logosmerkezcilik” adını verir. Logosmerkezcilik aynı zamanda, bir sesmerkezciliktir (fonosantrisizm). Metafiziğin yazı türlerini kıyasladığında her zaman fonetik yazıyı yüceltmesinde de açığa çıkar bu. Logosmerkezcilik bir etnomerkezcilik, bir Avrupamerkezcilik de olagelmiştir. Batı bilgisinin bu etnomerkezci zeminini en çok aştığına inanı lan Rousseau, Saussure ve Lévi Strauss gibi düşünürler bile aslında logosmerkezcidirler. Derrida’ya göre, onto-teoloji çağı logos’un çağıdır. Bu büyük çağı yazının aşağılanmasının ve “konuşmanın doluluğunun” yüceltilmesinin işaretini taşır. Bu yüceltmenin sebebi anlamın kökeniyle ilişkinin hep bir mevcudiyet ilişkisi olarak tahayyül edilmesidir. Bununla birlikte, “mevcudiyet metafiziği” yazı/söz karşıtlığı gibi problemli bir karşıtlığa göndermeyle okunduğunda, Heidegger’in bu karşıtlığa göre konumu en iyi ifadeyle muğlâktır. Heidegger bu çağın kapanışının taslağını çizmiş ama onu terk etmemiştir.



Derrida’nın bu dönemde söylediği şeyler “post-yapısalcılık” olarak anılan şeyin de temelini oluşturur. Dekonstrüksiyon Heideggerci varsayımlarla çalıştığı gibi, yapı salcı bir düşünme biçimiyle de beslenir fakat ulaştığı yeni dil kavrayışı sayesinde yapısalcılığı da “metafizik” içinde konumlandırır. Örneğin Grammatoloji’ye Dair’de Claude Lévi-Strauss ve Saussure gibi yapısalcı düşünürler de yazı karşısında söze öncelik tanıdıkları için metafizik geleneğin içine yerleştirilirler. Aslında yapı- salcıların eleştirilmesinin sebebi, onların dili statik bir kurallar bütünü olarak düşünmesidir. Derrida bu kuralların olumsallığı yok saymalarını, değişik etkiler yapabilecekleri bir zamansallığa dayanmamalarını eleştirir. Yapısalcılık özne ile nesne ilişkisini önceleyen anlam yasalarını vurgulayarak özne ile nesne karşıtlığına dayanan metafizik düşünme biçimini kırmayı başarmış, söylemin ve dilin önemini kavramıştır. Bununla birlikte, yine de metafizik kapanışın içinde kalmıştır. Bu, hem söz ile yazı karşıtlığını benimsemesinde açığa çıkar hem de yapısalcılıkta bütünsellikten bir çıkış yolu bulunmamasında. Yapısalcılık değerlerin sistematikliğini ve bütünselliğini eleştirel olmayan bir biçimde kabul eder. Bu sistematik bütünün içerdiği değerlendirmelerin hangi alternatişeri devre dışı bıraktığı üzerinde durmaz. Yapısalcılık Nietzsche’nin “değerlerin yeniden değerlendirilmesi” dediği şeye açık değildir. Buna karşılık Derrida, göstergeleri yorumlamak suretiyle yeni değerler ve imkânlar bulmanın veya yaratmanın mümkün olduğuna inanır. Ona göre, hiçbir yazar göstergelerinin nasıl yorumlanacağını niyetleriyle sınırlandıramaz. Dil her zaman yazarın niyetlerinden fazlasını söyler, dilde ortaya çıkan olumsallıkları yasaların zorunluluklarına indigeyemeyiz. Dekonstrüksiyon metinleri yakın okumak suretiyle deneyimler, ele aldığı düşüncenin protokollerine sonuna kadar uyar, ama aynı zamanda da içerden ilerleyerek metnin sınırlarını ihlâl eder, daha doğrusu bu sınırların çoktan çoğul ve kesintili olduğunu göz önüne serer. Böylece metnin deneyimi radikal bir düşünüm hâline gelir çünkü düşünülmemiş olanın imkânına değmemizi sağlayan bir yolculuk başlar.

Dekonstrüksiyon 1970’lerde yazılan metinlerde nasıl belirginleşir? Derrida, hem Konumlar’da hem de Dağılım’da metafizik sistemi “felsefi karşıtlıkların hiyerarşik ve agonistik alanı” olarak yorumlar. Metafizik önce bir terimi diğerine tabi hale getirerek karşıtlıkları kurar, sonra da karşıt terimleri bir diyalektik aracılığıyla yeniden uzlaştırmaya çalışır. Örneğin, Platon’un felsefesinde, duyumsanır olan ile anlaşılır olan arasında bir karşıtlık kurulmuştur. Bu karşıtlıkta, anlaşılır olan duyumsanır olana üstün kılınmış; duyumsanır olan anlaşılır olana tabi hale getirilmiştir. İki karşıtı bir pay alma yoluyla nasıl ilişkilendireceğimiz sorunu bu çerçevede ortaya çıkar. Dilimizi işgal etmiş olan metafizik karşıtlıklardan en önemlileri, öz/varoluş, ilksel/türev, ruh/beden, yaşam/ölüm, aşkın/ampirik, amaç/araç, anlaşılır olan/duyumsanır olan gibi karşıtlıklardır. Bu karşıtlar arasındaki ayrıcalık ya da üstünlük ilişkisinin tersine çevrilmesi, “nihilizm” suçlamasına yol açmıştır. Nietzsche kendisine yöneltilen bu suçlamaya “nihilizmi” yeniden tanımlayarak itiraz etmiştir: Nihilizm hayata karşıt değerlerin hayattan yana değerlere baskın çıktığı, Platon’dan başlayarak tüm Batı felsefesi geleneğine egemen olan eğilimdir. Derrida’ya göre bir karşıtlık içindeki hiyerarşiyi terimlerin yerini değiştirerek tersine çevirmek metafizikten çıkmayı sağlamaz. Nietzsche de Umdrehung (tersine çevirme) yöntemini tartışırken aslında hiyerarşinin kendisini sorgulamaya ve dönüştürmeye çalışmaktır. Yine, anlaşılır olanla duyumsanır olan arasındaki hiyerarşiyi ele alalım- bu hiyerarşide anlaşılır olanı duyumsanır olanın sahip olmadığı değerler belirler: Mevcudiyet, değişmezlik, doğruluk ona aittir. Duyumsanır olanı belirleyen değerler ise görünüşe ait olma, aldatıcılık, değişkenlik gibi alt seviyeden, olumsuz değerlerdir.

Eğer bu hiyerarşinin terimlerinin yerlerini değiştirirsek hiyerarşinin yapısını değiştirmeden yeni bir öncelikler düzenini olumlamış oluruz. Gerçek, varlık, doğruluk vs., bu sefer anlaşılır dünyayı değil de duyumsanır dünyayı betimleyen şeyler haline gelirler. Hiyerarşiyi kuran ve ayakta tutan değerler değişmemiştir. Oysa yapılması gereken bu değerleri değiştirmektir. Peki, Derrida hiyerarşiyi dönüştürmek için nasıl bir yol izler?

Derrida’nın ilk dönem dekonstrüksiyon girişimi, dili “différance, “iz” ve ilâvesellik olarak yeniden düşünmektir. Buna göre, dilin işlevi mevcudiyeti temsil etmek değildir. Derrida dili tarif ettiğinde mevcut olanı mevcut kılan, yok olanın da yok olarak tecrübe edildiği hareketi tarif etmeye çalışmaktadır. Bu hareket içinde farklar birbirinin yerine geçer, birbirini erteler, geciktirir, birbirine ilâve olup birbirini tamamlarlar. Grammatoloji’ye Dair’deki ilâve mantığı (la logique du supplément) ve Dağılım’daki pharmakon yapısı différance’ın hareketine gönderme yaparlar. Bu yapılar, hareketin kaynağında karar verilemezliğin bulunduğunu ortaya koyarlar. Bu karar verilemezlik, mantıksal ilişkilerle değil, dilin karar verilemezliğiyle, çok anlamlılıklar üretmesiyle ilişkilendirilir. Bu safhada dekonstrüksiyonun işleyişinin üç basamaklı bir betimlemesi yapılabilir: İlk adımda metafizik karşıtlıklar işaretlenir, ikinci adımda bunlar arasındaki hiyerarşi sorgulanır ve dönüştürülür, üçüncü adımda çok anlamlılığa açılan bir karar verilemezliğin metafizik karşıtları öncelediği ve ürettiği ortaya koyulur.



Dil, gösterenlerin birbirine ilâve olduğu, birbirinin yerine geçtiği bir harekettir ve bu oyunu durdurabilecek bir aşkın gösterilen de yoktur. Oyunun kendisi mevcudiyete ve yokluğa öncel olduğundan— başka bir deyişle, oyun mevcudiyetin de yokluğun da aşkın koşulu olduğundan— hiçbir şey oyunun ya da metnin dışında değildir. Böylece anlamın ilk taslağının, bilincin şeylerle yönelimsel ilişkisinde bulunduğu yadsındığından fenomenoloji geride bırakılmıştır. Derrida’nın felsefesi bu transandantal dil anlayışı yüzünden çok eleştirilmiş, çok anlamlılığa ve dağılmaya (dissémination) yaptığı vurgunun felsefeyi edebiyata indirgemeyi kolaylaştırdığı ileri sürülmüştür. Différance yapısının ortaya çıkmasıyla birlikte, fenomenolojinin dili yıkılmaya başlar; “fenomenolojik redüksiyon”, “aşkın bilinç”, “konstitüsyon” gibi temel kavramlar dekonstrüksyona tabi hâle gelir. Böylece fenomenoloji bir post-fenomenolojiye dönüşür.
 
Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı