İbn-i Rüşd Bilginin İmkânı ve Sebeplilik

Bilgi sorununu ayrı bir başlık altında ve bağımsız bir bölüm olarak değil de “varlı k”, “nefis” ve “akıl” kavramları bağlamında irdeleyen İbn Rüşd “bir şeyin gerçek anlamda bilinmesi, o şeyin sebepleriyle birlikte bilinmesi demektir” anlayışını her fırsatta tekrarlar. Bu durum bizi öncelikle filozofun “sebeplilik” anlayışını ele almaya yöneltmektedir. Ona göre gerek Zorunlu Varolan yani Tanrı ile zorunsuz varolanlar toplamı olan âlem arasında gerekse zorunsuz varolanların kendi aralarında sebep-sebepli ilişkisinin bulunduğu hatırlandığında “sebeplilik” ilkesinin anlamı ve önemi daha iyi anlaşılmaktadır.



Gazzâlî ve diğer kelâmcılar, etkin sebebi (fail) olan bir edilgin varolanın etkin sebep olabilceğini kabul etmezler. Çünkü onlar varolanları bu tür bir sebepsebepli ilişkisi içinde değerlendirmenin sonsuzca gidişe (teselsül) yol açacağını, bunun da Allah’ın varlığının ispatı bakımından sakıncalar doğuracağını ileri sürerler. İbn Rüşd ise bir şeyin etkin (fail) sayılması için onun fiilen var olup belli bir işlevinin bulunmasını yeterli görür, ayrıca bir de edilgin olmama şeklindeki bir şartın gerekmediğini belirtir. Kaldı ki kelâmcıların sandığının tersine, bir bakıma edilgin bir bakıma da etkin varolanlar zincirinin, hiçbir şekilde edilgin olmayan bir etkinde sona ermesinin zorunluluğu, sadece edilgin olanların salt etkin olanda sona ermelerindeki zorunluluktan daha açık bir durumdur. (İbn Rüşd, 1980: 370)



Üstadı Aristoteles gibi İbn Rüşd de madde, sûret (form), etkin (fail) ve amaç (gâye) olmak üzere dört sebepten söz eder. Bunların konumuz bakımından önem taşıyanı, etkin (fail) sebeptir. Çünkü sebeplilik sorunu bağlamında yapılan tartışmalar, fail sebebin bir şeyin yokluktan varlığa yahut kuvveden fiile çıkmasını, bir başka söyleyişle kuvve halini ifade eden madde ile fiil halini temsil eden sûretin birleşmesini, böylece hem varlığın hem de gâyenin gerçekleşmesini sağlama işlevinin, zorunsuz/sebepli varlıklara da atfedilip edilemeyeceği noktasında odaklanmaktadır.

İbn Rüşd’e göre, herhangi bir engel bulunmadığı ve şartlar uygun olduğu sürece her nesne, “doğa”sından (tabiat) kaynaklanan etkiyi (fiil) mutlaka yapar. Sözgelimi ateş ile yanma özelliği olan bir cisim yan yana geldiğinde, yakma veya yanmayı engelleyici bir faktör sebebiyle yakma veya yanma gerçekleşmeyebilir. Fakat bu durum hiçbir zaman, “ateş” adı ve neliğine sahip bulunduğu sürece ateşten “yakma” niteliğinin kalktığı anlamına gelmeyecektir. (İbn Rüşd, 1980: 782-784, 806-807) Öte yandan da pamukta gerçekleşen “yanma”nın ateşin etkisi (fiili) sonucunda gerçekleşmiş olması, ateşin mutlak etkin (fail) olması demek değildir. Çünkü gerek pamuğun, gerek ateşin ve gerekse onlardaki edilgin ve etkin “tabiat”ın varlığı, onların kendilerinden değil bir başkasından yani Etkin İlke olan Allah’tan kaynaklanmıştır; dolayısıyla da mutlak anlamda etkin (fail) olan sadece O’dur. (İbn Rüşd, 1980a: 793)

Konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla kereste biçmeye yarayan âlet (hızar, testere) örneğine başvuran filozofumuz, söz konusu âletin bu işlevi gerçekleştirebilmesi için belli bir nicelik, nitelik ve biçiminin bulunması gerektiğinin altını çizer. Buna göre onun metal dışında bir başka malzemeden, testere şeklinden başka bir biçimde ve rasgele bir büyüklükte olamayacağını belirten İbn Rüşd, burada bir zorunluluk var diye testereye mutlak anlamda “zorunlu varolan” denmesi gerekmediği gibi, sebepli varlıkların fail olduklarının söylenmesi de onların mutlak fail sayıldıkları anlamına gelmez. (İbn Rüşd, 1980a: 178, 627-634, 787)



Nesnelerin varlığı ile onların özel fiillerini, âlemin birlik ve bütünlüğünün teşekkülü ve devamlılığına hizmet edecek bir sebep-sebepli ilişkisi içerisinde düzenleyip yöneten Allah’tır. Dolayısıyla sebep-sebepli ilişkisindeki zorunluluğun inkârı, Allah’ın âlemle ilgili bu fiilinin mutlak belirsizlik taşıdığı anlamına gelecektir. Bu ise O’nun, esas alacağı bir kural ve tertip tanımayan, ne zaman ne yapacağı belli olmayan despot bir kral gibi tasavvur edilmesi demektir. Böyle bir anlayış ise göz açıp kapayacak bir süre için dahi olsa hiçbir şeyin kesin bilgisinden söz edilemeyeceği sonucunu doğurur. İbn Rüşd’ün bu tespiti, onun hem bilgi felsefesinin hem din felsefesinin hem de din-felsefe uzlaştırmasında izlediği yöntemin temelini oluşturur. Çünkü ona göre, kesin bilgi (el-ilmü’l-yakîn), bir şeyi olduğu gibi bilmektir ve nesnelerin tabiatına bağlı olarak gerçekleşir. Eğer insan zihninde varolanlara ilişkin bir bilgi bulunuyorsa, bu, varolanlarda bilginin kendisiyle ilişkili olduğu bir “özyapı” veya özel bir “durum”un (emr, hâl) var olmasıyla mümkündür ki filozofları n “tabiat” adını verdikleri şey de işte bu “özyapı”lardan ibarettir. Allah’ın ilmi ile bu tabiatlar arasındaki ilişkide ilâhî bilgi sebep, tabiatlar sonuç iken; insan bilgisi söz konusu olduğunda tabiatlar sebep, beşerî bilgi de sonuç olmaktadır. (İbn Rüşd, 1980a: 795-797, 812; 1964: 227-232)

Daha önce de ifade edildiği gibi akıl yahut bilgi, varolanların sebeplik-sebeplilik ilişkisi bağlamında kavranılmasından ibarettir. Bu durumda biraz önce sözü edilen tabiat ve sebeplerin var olduğunun, bir engel bulunmadığı sürece aynı sebeplerin aynı sonuçları doğuracağının kabul edilmemesi, insan bilgisinin geçersiz kılınması ve aklın reddedilmesi demek olacaktır. Çünkü bu yaklaşım, hiçbir şeyin gerçek anlamda bilinemeyeceği, bilinse bile bunun tahmin ve sanıya (zann) dayalı bir bilgi olmaktan öteye gidemeyeceği anlamına gelir. Nesnellikten yoksun böyle bir bilgi ise ne kanıtlanabilir ne de başkasına aktarılabilir. Ayrıca bu durumda varolanların hiçbir özsel (zatî) niteliğinden söz edilemeyeceği için bilginin yapı taşları konumundaki kategoriler yahut tümel kavramlar, anlamsız ve boş şeylerden ibaret kalır. Bu arada İbn Rüşd’ün, varolanlar arasındaki sebep-sebepli ilişkisinin zorunluluğundan bahsederken konuya asla katı bir determinist olarak yaklaşmadı- ğı ve mekanizme düşmediği de hatırdan çıkarılmamalıdır. (Sarıoğlu, 2006: 112)



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı; SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi; Sosyal Bilimler Dergisi; Aralık 2008, Sayı:18, ss.163-172. Işıl BAYAR BRAVO