Hugo Grotius'un Siyaset Felsefesi Anlayışı

Hollandalı bir hukukçu ve filozof olan Hugo Grotius, küçük yaşta hümanist ve Aristotelesçi bir eğitim almış, Hollanda Devletinin resmi tarih yazıcısı olarak çalışmış ve ilk görevi de uluslararası hukuk üzerine uzmanlaşmak olmuştur. Uluslararası hukuku doğal yasa kavramı temelinde kuran öncü düşünürlerdendir. Bu alanda yarattığı etki günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.



Bu alandaki en önemli yapıtı Savaş ve Barış Hukuku Üzerine: Üç Kitap (De jure belli ac Pacis: Libri Tres) adını taşır. Aynı alanda Serbest Deniz (Mare Liberum) adlı yapıtı da ünlüdür. Modern dönemde doğal yasa kavramı 17. yüzyılda ortaya çıkmış ve etik, politik ve hukuksal düşüncede kalıcı bir etki yaratmıştır. Grotius’un bu kuramın savunulması ndaki öncü rolü yadsınamaz. Onun doğal yasa kuramı uluslararası hukukun yapı taşlarından biri olmuştur. Politik hak ve düzenin temel taşıyıcısı olarak görülen doğal yasa kuramı, sonraki dönemlerde bu haklardan türetilen akla dayalı yönetim biçimlerinin doğmasına yol açmıştır. Aslında kavramın mucidi Grotius değildi. Henüz M.Ö. 5. yüzyılda Sofistler, doğal olan (physei) ve insan eliyle konulmuş olan (thesei) arasında bir ayrım yapmışlardı. Bu ayrım özellikle hukuk alanında etkisini göstermiş ve doğal olan, kaynağını doğada bulan yasalar (doğal hukuk) ile insanlar tarafından oluşturulan yasalar (pozitif hukuk) arasında bir ayrım yapılmıştı. İnsan eliyle yapılmış yasalar sanılara (doksa) dayanırlar ve bu nedenle güçsüzdürler ve geçerlilikleri de tartışmalıdır.



Doğal yasalar ise varlığını doğadan alırlar ama ne yazık ki bunlar sonradan konulmuş yasalar tarafından bastırılmışlardır. Ancak doğal yasalar açısından görüldüğünde tüm insanlar birbirine eşit olacaklardır. Sofistlerden sonra Stoa Okulu, bu düşünceyi daha bilinçli bir biçimde dillendirmiştir. Stoacılara göre tüm insanlar aynı ortak öğeyi paylaşırlar; bu ortak öğe akıldır ve Tanrı da bir tür Akıl olarak görülür. Böylece insanların ortak özü ve Tanrı aslında aynı şeydir. Akıl ya da doğa insanların ortak özü olduğuna göre akıl, evrensel ve doğru olan Yasadır. Şu halde tüm insanlar ortak olarak bu evrensel doğal yasaya sahiptir ve bu yasa özü bakımından adalet ya da tüm insanların eşitliğidir. İnsanlar aynı yasayı yani adaleti paylaştıklarına göre aynı devletin, yani bir dünya devletinin üyesi olmalıdırlar. Adaletin, evrensel doğal yasa olması düşüncesi tüm insanları n evrensel kardeşliği fikrini de gündeme getirmektedir. Hıristiyanlık bu yasayı kendi görüşlerine göre yorumlamış ve uygulamıştır. Doğal yasanın Tanrı olması ya da köklerinin Tanrıda bulunması, tanrısal adalet ve Hıristiyan cemaatin kardeşliği gibi düşüncelere dolayımlanmıştır.



Stoacılar insanların akıl denen ortak bir öğeyi paylaştıklarını, Tanrı’nın da Akıl olduğunu, böylece insanların ortak özünün Tanrı olduğunu savunmaktaydı. Böylece akıl, evrensel ve doğru yasa olmakta ve Stoacılar, tüm insanların aynı evrensel yasaya uydukları bir dünya devleti ülküsüne yönelmekteydi.

Doğal yasa kavramının modern çağda özgün anlamıyla layık olduğu yere taşınması ise Grotius eliyle olmuştur. Yeniçağda Hıristiyan inancının parçalanması ve egemen ulus devletlerin ortaya çıkmaya başlaması Grotius’un görüşlerini önemli kılıyordu. Gerek bu ulus devletlerarasındaki ilişkiler, gerekse bu devletlerin deniz aşırı egemenlik kurma tutkuları Grotius’un görüşlerinin yakından incelenmesini gerekli kılmıştı. Grotius’un bu alana getirdiği yenilik, doğal yasa kuramını seküler (dünyevi) bir yolda yorumlamış olmasıdır. Böylece Thomist ya da Aristotelesçi geleneğin kırılma süreci de başlamış oluyordu.



Grotius’a göre doğal yasalar (ius naturale) kaynağını tıpkı Stoanın belirttiği gibi insanın ussal doğasında bulmaktadır. Bu doğayı hiç kimse, hatta Tanrı bile değiştiremez. Doğal yasalar insanın ussal doğasından gelen doğal haklardır. Buna karşılık konulmuş hukuk yasaları (ius civile) insan topluluklarının tarihsel süreç içinde birtakım gereksinimlere bağlı olarak ve isteyerek oluşturdukları hukuk sistemidir. Bu yasalar yeni koşullara uygun olarak değiştirilebilirler. Oysa doğal haklara dayanan doğal hukuk yasaları, tarihsel süreç içinde değişikliğe uğramayan ve her türlü konulmuş yasadan önce gelen yasalardır. Devlet de yapay bir yaratım değil, doğal bir kuruluştur. O da insan aklı ve insan doğası üzerine temellenmiştir. Bu nedenle devlet bireylerin doğal haklarını garantiye almakla yükümlüdür. Halkı n da egemenlik hakkı vardır, ama bunu bir hükümdara ya da yönetici sınıfa devredebilir. Uluslararasında gerçekleşen savaşlar aslında doğal haklara yapılan saldırıdan başka bir şey değildir. Grotius doğal haklar ve doğal hukuk görüşleriyle demokrasi kavramına giden yolu aralasa da, meşrutiyet kuramına geçerlilik sağlamaya çalışmaktaydı. Ayrıca uluslararası ilişkilerin doğal haklar zemininde gelişmesinin temellerini araştırıyordu.

Grotius’a göre devlet, insan aklı ve doğası üzerine kurulmuş doğal bir kurumdur ve bireylerin doğal haklarını güvenceye almakla yükümlüdür. Halkın egemenlik hakkı vardır ama bunu yöneticiye devreder. Grotius bu görüşleriyle demokrasi fikrinin önünü açmıştır.



Grotius, bölümün başında sözünü ettiğimiz ünlü yapıtına “Roma yasaları yoğun bir biçimde incelenmesine karşın devletlerin ve onların yöneticilerinin aralarındaki karşılıklı ilişkilerle ilgili yasalar grubuna çok az dikkat yöneltilmiştir” sözleriyle başlamaktadır. Grotius, pek çok kişinin, bu yasalar grubunun aslında hiçbir gerçekliği olmadığına inandığını belirterek devam eder. Çünkü bir kral ya da kent devletinin bakışı açısından yararlı olan hiçbir şeyin adaletli olmadığı düşünülmektedir. Oysa ona göre bu alanda doğal hukuka göre davranılması gerektiğinin gösterilmesi şarttır; Grotius yapıtında bu görevi başarmaya çalışır. Uluslararası ilişkilerde neden adalet kavramının uygulanamaz olduğunu göstermekle işe başlar. Bunun nedeni, büyük devletlerin yaşam için gerekli olan her şeyi kendilerinin sağladıklarına inanmalarıdır. Oysa bu inanç iki yönden hatalıdır. Birincisi; hiçbir devlet ticaret ve savunma söz konusu olduğunda bir başkasının yardımına gereksinim duymayacak denli güçlü değildir. İkinci olarak maddi kazanç ya da avantaj sağlamak yasanın ve toplumsal düzenin biricik temeli değildir. Yasanın temel nedeni, toplumsal düzenin devamlılığının sağlanmasıdır ama bu, insanların maddi gereksinimlerinin karşılanmasında olduğu gibi basit bir konu değildir; insanlar aynı zamanda “toplum için sürükleyici bir arzuya” da sahiptirler. Herhangi bir şeyden yoksun bile olsak, yine de doğamız bizi toplumdaki karşılıklı ilişkiler içine sürükleyecektir; bazı şeylerden yoksun kalmak, topluma bağlanmamız için fazladan bir sebep olabilir. Şu halde içimizden gelerek toplumsal yaşamı arzulamamız bir doğa yasasıdır.



Grotius’a göre içimizden gelerek toplumsal yaşamı arzulamamız bir doğa yasasıdır.

Grotius doğal yasanın içeriğini iki yöntemle doldurmaya çalışır: Birincisi a priori yöntemdir: bu açıdan salt ussal refleksiyon ile insan doğası ve insansal koşul üzerine eğilir: Buna göre, eğer tolere edilebilir bir toplum yaşamı olanaklı olacaksa, toplum yaşamını düzenleyen belirli kurumlar ve kurallar da olacaktır. İkincisi, a posteriori yöntem olarak ise, insan doğasının ve koşullarının olgularından hareket etmek yerine, büyük ölçüde paylaşılan bir fikirden hareket eder. Bu da tüm uluslar arasında doğal yasanın gereği olduğuna inanılan bir şeyi ya da uygarlık yolunda ilerlemeye yol açan şeyleri yapılaştırmaktan ibarettir. Grotius bu ortak kabullerin ya doğa yasalarından ya da genel uzlaşıdan doğru bir sonuç olarak çıktığını öne sürer. Bu şekilde Grotius, tüm uluslararası ilişkilerin doğal yasa kavramı üzerinde temellendirilmesi gerektiğini öne sürer. Onun doğal yasa ilkelerinin, doğal haklar ilkelerine geçiş sağladığına işaret edilmektedir. Bu iddia doğruluk payı taşısa da Ortaçağda bireysel hakların anlamlı bir rol oynadığına değinen teorisyenler de yok değildir. Grotius’un belirlemelerinde kendini koruma- yaşamı sürdürme hakkı kadar, kendi kendisinin sahibi olma hakkı da önemli rol oynar. Grotius için çatışmadan uzak bir toplumsal düzen için haklar önemlidir. Çatışma, öteki insanları n haklarına tecavüz etmenin sonucu olarak ortaya çıkar. Pozitif yasa, çatışmayan hakların ideal bir yapısının izini sürmeli ve düzensizliğe yol açan hak ihlallerini önlemelidir. Grotius bireysel hakların korunabilmesi için egemen bir otoritenin gerekliliğine de dikkati çekmiştir. Ancak ona göre prenslerin ya da yöneticilerin otoritesi değiştirilemez bir biçimde sınırsız da değildir. Onların gücü, halk tarafından onlara aktarılan haklar terimleri içinde ele alınabilir. Burada Hobbes’da olduğu gibi bir sözleşme kavramı söz konusu değildir. Birisi kendisini isterse köle yapabilir ya da kendi kendisini yönetme hakkını bir başkasına devredebilir. Ne var ki hiç kimsenin isyan etme hakkı yoktur. Çünkü devlet bu hakları ortak huzur ve sükûnet için ortaya koymuştur. Elbette burada da bir istisna vardır, eğer yönetici, düşmanca bir niyetle insanları imha etmeye kalkışırsa onun da yönetim hakları elinden alınabilir. Görüldüğü gibi Grotius temel hak ve özgürlüklere dayalı demokratik toplum yapısının kapılarını aralar gibi görünmektedir ama henüz yolun çok başında bulunulduğu da söylenebilir.



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı