Dış Dünyanın Varlığı Sorunu

Moore’un ve Russell’ın 20.yüzyılın başlarında, kendilerini içinde buldukları ve karşı çıktıkları felesefi yaklaşımlar, genel olarak, idealizm olarak adlandırılabilir. 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında, özellikle İngiltere’de, F.H.Bradley veya John Mc Taggart gibi Leibniz ve Hegel’den etkilenmiş idealist metafizikçilerin görüşleri hâkimdir. Gerek Moore gerekse Russell, bu tür bir idealizmi reddederek bugün, analitik felsefe geleneği olarak adlandırılan felsefe geleneğinin kurucusu olmuşlardır. Moore’un savunduğu pozisyon, genel olarak sağduyuya dayalı gerçekçilik olarak adlandırılır.



Moore’un çözmeye çalıştığı sorun şu biçimde ifade edilebilir: Dış dünyayla ilgili bilgimiz, duyumlara ve duyumsal deneyimlere dayanır. Ancak duyusal deneyimler, algılayanın bilincinde ortaya çıkan özel olaylardır. Buna karşılık bizim dış dünyayla ilgili bilgimiz, kamusal olarak diğer algılayanlar için de mevcut olan nesnelere ilişkin bir bilgidir. Dolayısıyla, duyusal deneyimin özelliği (deneyimleyene özgülüğü) ile bu özel kanıta dayalı olarak sahip olduğumuz bilginin kamusallığı (deneyimleyenden bağımsızlığı) arasında bir boşluk (bir uçurum) bulunmaktadır. Bu boşluk nasıl aşılacaktır?

Moore, 1925 tarihinde yayımlanan “A Defence of Common Sense” başlıklı makalesinde, duyusal deneyimin özel oluşundan hareketle geliştirilen kuşkucu yaklaşımları eleştirir. Bu makalesinde Moore’un genel stratejisi, dış dünyanın varlığı konusunda kuşkucu yaklaşımları ve idealist görüşleri savunan felsefecilerin sunduğu sebeplerin veya gerekçelerin, sağduyuya dayalı bir gerçekçiliğin sunduklarıyla kıyaslandığında daha az güvenilir ve inanılır olduğu yönündedir.



Moore daha sonra, 1939 yılında “Proof of an External World” başlıklı makalesinde, sağduyuya dayalı bu tavrını sürdürür. Bu makalesinde sunduğu bir kanıtlama, özellikle ilginçtir. Moore, sağ elini kaldırarak “İşte bir el.” ve sol elini kaldırarak “Ve işte bir başka el.” diyebileceğini ve buradan hareketle de dünya da en azından iki tane benim dışımda var olan nesne bulunduğu sonucuna varabileceğini söyler. Dolayısıyla dış dünya vardır. Kuşkucular böyle bir kanıtlamayı çok ikna edici bulmasalar da Moore, kuşkucuların felsefî varsayımlarını desteklemek üzere sundukları kanıtlamaların, kendi kanıtlamasına göre daha zayıf temellere dayandığını ifade eder.

Wittgenstein Moore’un sunduğu el kanıtlamasından etkilenmiş ve bu kanıtlamaya ilişkin farklı bir yaklaşım geliştirmeye çalışmıştır. Wittgenstein’ın ölümünden sonra yayımlanan On Certainty adlı çalışmasında bu konuya ilişkin ilginç görüşler bulunmaktadır.



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı