George Berkeley ve Özdeksizcilik (İmmasteryalizm) Nedir?

Berkeley’in ortaya attığı immateryalizm (özdeksizcilik) öznel bir yaklaşım niteliği taşır. Bu içinde üretildiği Modern Çağ’m bir özelliğidir. lB.yy’da kullanılmaya başlayan “idealizm” terimi de, Berkeley’ in felsefesi örnek gösterilerek, yerleşiklik kazanmıştır. Berkeley’i özgün felsefesine götüren üç ayrı etki kaynağı gösterilebilir. Bunlardan ilki ve en önemlisi, Locke’ta bir arada bulunan deneycilik ve gerçekçi algı kuramıdır. Berkeley Locke’un deneyciliğini benimsemiş, bu açıdan Avrupa usçuluğunu (rasyonalizm) eleştirmiştir. Öte yandan, bu deneycilikle gerçekçi algı kuramının bağdaşmazlığını da görmüş ve bu olguyu özdekçiliği yadsımak için kullanmıştır.



Berkeley üzerindeki ikinci etki kaynağı kuşkuculuktur. Descartes ve Bayle’de bulduğu kuşkucu uslamlamaları deneycilik yerine Locke’un gerçekçiliğine karşı kullanmış, immateryalist deneyciliğini bunlardan etkilenmeyecek biçimde kurmaya özen göstermiştir. Etki kaynaklarından üçüncüsü, kendisinden felsefede Tanrı kavramına en önemli bir işlev verme eğilimini aldığı Malebranche’dır. Berkeley’de immateryalizm özdekçiliğin keskin bir eleştirisi yoluyla ortaya çıkar. Karşısına aldığı özdekçilik Locke’un gerçekçi algı kuramı içinde dile geliyordu. Locke’un bu bağlamda yapmış olduğu 17.yy’da iyice hızlanan bilimsel gelişimin benimsediği açıklama biçimini kendi felsefesi içinde dizgeleştirmekti.



Galileo ve Descartes’tan kaynaklanan, Locke’un arkadaşları Böyle ve Newton’da olgunlaşan bilimsel bakış açısına göre,evren uzay ve zaman içinde yer alan fiziksel parçacıklardan oluşur. Bunların devim ve ilişkileri matematikle gösterilebilir. Parçacıkların gerçekte taşıdıkları nitelikler, biçim, büyüklük, devim, yer ve sayıları türündendir. Bu nitelikleri, parçacıkların, algılayan insanlarda, neden oldukları etkilerle karıştırmamalıdır. Algılanan sıcaklık, parçacıkların hızlı deviminin, ses, havanın dalgasal deviminin, renk ise parçacıkların dalgasal yayılmanın, algılayanlarda yarattıkları etkilerdir. Evrende algı düzeneği olan canlılar bulunmasaydı bu etkiler de bulunmaz, ama onların nedenleri olan parçacıklar, yine de varolurdu. Bilimin getirdiği bu özdekçiliği felsefesinde yansıtan Locke, nesnelere yüklediğimiz nitelikleri birincil ve ikincil olmak üzere iki öbekte topladı. Bunları algı açısından, koşullara ve kişiye göre değişip değişmeme ilkesine dayanarak ayırt etti. Ona göre biçim, yer kaplama, devim gibi birincil nitelikler bilimsel yöntemlerle ölçülebilir ve algılayanın ya da ortamın durumuna göre değişmezler. Bundan ötürü de bunlar nesnel olmalıdır. Renk, ses, koku gibi ikincil nitelikler ise koşullara göre değişebildiklerinden özneldirler, yani algılayandadırlar. Örneğin, aynı nesne üstüne bir elimizi doğrudan, öbürünü ise önce buza değdirdikten sonra koyacak olursak, ellerimiz bu nesneyi değişik sıcaklıklarda algılayacaktır. Öte yandan, algıladığımız birincil nitelikler dış dünyadaki özdeksel nesnelerin taşıdıkları niteliklere benzerler; oysa, algılanan ikincil niteliklerin dış dünyada karşılıkları yoktur.



Niteliklerin eleştirisi

Berkeley, Locke felsefesinde anlatım bulan bu m özdekçi savları dört başlık altında çürütmeye girişti:

1-Birincil ve ikincil nitelikler arasında önesürülen ayrım yoktur. Bu nedenle de bütün nitelikler algılayanda özneldir. Birincil ve ikincil nitelikler ayrılamazlar. Örneğin biçimsiz bir renk, yayılımsız bir renk düşünülemez. Bunu düşünmek bir mantıksal olanaksızlıktır. Ayrımı öne sürülen biçimde çizmeye olanak yoktur, çünkü ikincil nitelikler koşullara göre değişiyorsa, buna benzer biçimde, birincil nitelikler de koşullara göre değişirler. Örneğin, dörtköşe bir kule uzaktan silindir biçiminde görünür. Puslu havalarda nesneler olduklarından büyük dururlar. Uzaktan algılanan devinim olduğundan yavaş görünür. Demek ki sözü edilen ayrımı çizmek için bir gerekçe yoktur. Değişebilirliğin öznelliği getirdiği ölçüde, tüm nitelikler özneldirler ve ancak algılayan biri bulunduğu sürece varolabilirler.

2-Algılayan bir varlığın bulunmadığı bir ortamda özdeksel nesnelerin varlıklarını koruyacağı savı bir mantıksal olanaksızlıktır. Çünkü, algılanmayan varlık kavramı çelişiktir. Algılanmayan bir varlık imgelemeye çalışıldığında her durumda, o zorunlu bir biçimde, algılanıyor olarak imgelenir.



3-Algının nedeninin algının dışındaki bir ortamı dolduran nesneler olduğu görüşü yanlıştır. Çünkü nesneler algı öbeklerinden başka bir şey değildir. Algı ise etkin bir varlık değildir, hiçbir şeye neden olamaz.

4-Birincil niteliklerin algısının algı ötesindeki bir dış dünyanın niteliklerine benzediği doğrulanabilecek bir sav olamaz. Nedeni de, algımızı, böyle bir benzerliğin bulunup bulunmadığını anlayabilmek için dış dünya ile karşılaştırmanın olanak dışı oluşudur. Yapımız gereği algıdan bağımsız olarak dış dünyaya hiçbir zaman erişemeyiz. Bir başka deyişle, algıyı ancak yine başka bir algıyla karşılaştırabiliriz.

Berkeley dayanıksızlığını böylece göstermiş olduğuna inandığı özdekçiliğin hangi yanılgılı düşünceler dizisi sonucu ortaya konmuş olabileceğini ele alır. Buna verdiği yanıt özdek kavramının bir soyutlama olduğudur. Soyutlama ise Berkeley’e göre bir ruhbi-limsel olanaksızlıktır. Soyutlamanın olanaksızlığı savım yine Locke’un ileri sürdüğü soyutlama kuramına karşı bir eleştiri olarak ortaya koyar.

Bilginin kaynağı ve ideler

Locke deneyci yaklaşımı belirlerken insan bilgisini oluşturan öğelerin ideler olduğunu, idelerin de ya duyum yoluyla, ya zihnin kendi işleyiş, duygu ve coşkularından, ya da bellek ve imgelem yoluyla elde edildiklerini ileri sürer. Berkeley buna bütünüyle katılmıştır. Bu belirlemeye göre yalın ya da bileşik, bütün idelerin kökeni deneydir. Locke bu bağlamda bileşik idelerin somut olanları yanı sıra, kendilerinde aynı türden tüm nesneleri toplayan soyut olanlarının da bulunduğunu düşünür. Lockc’a göre soyut ideler, somut idelerin yalnızca ortak nitelikleri tutulup, tek tek nesnelere özgü olan nitelikler atılarak elde edilir. Berkeley buna karşı çıkmıştır, imgelemin bileşik ideleri parçalayarak, yeni bileşimlerde, yeniden toplayabileceğini, ancak “soyut ideler” üretemeyeceğini söyler. Ona göre bu olanaksızdır. Ne imgeleniyorsa onun tikel bir biçimi ve rengi olmalıdır. Örneğin, ne beyaz, ne kara, ne de sarı renkli bir soyut insan kavramı olanaksızdır. Ona göre ne hızlı, ne yavaş, ne dönen, ne doğru giden, nesnesinden bağımsız, bir soyut devim düşünülebilir. Soyut ideler bulunduğunu sanmak sözcüklerin anlamım yanlış olarak yorumlamaktan doğar. Genel bir sözcük kullandığımızda, örneğin “meyve” dediğimizde, kendisi ne armut, ne elma, ne de incir olan bir soyut meyve düşünüyormu-şuz sanılabilir. Oysa, yaptığımız ve yapabileceğimiz, herhangi bir meyveyi bütün meyveler yerine düşünmekten başkası olamaz. Dolayısıyla tek tek meyveler ötesinde, bir de soyut meyve idesi bulunduğunu düşünmek kendini aldatmaktır.



Özdek kavramına ilişkin yanılgı da tıpkı buna benzer. Bileşik ideleri tikel nesneler olarak adlandırırız. Aynı türden nesnelere de bir genel ad veririz. Bu adın karşılığında bir soyut ide bulunduğunu düşünmek ne ölçüde yanlışsa, tüm nesne türlerini adlandıran “özdek” sözcüğünün karşısında bir soyut ide bulunduğunu düşünmek de o denli yanlıştır. Çünkü “özdek” sözcüğünün ya bu anlamda hiçbir karşılığı yoktur, boş bir kavramdır, ya da somut bir nesneyi dile getiriyordur. Bu son durumda ise dile getirdiği herhangi bir nesneyi oluşturan bileşik bir ideden başkası olamaz. Algılanmayan özdek kavramı bir soyutlama, bir aldanmadır.

Bu noktaya dek Berkeley’in eleştirel olarak dolaylı bir biçimde ortaya konan immateryalizmi artık doğrudan uslamlamalarla pekiştirilir. Şöyle düşünür Berkeley: Görme duyusuyla rengi, görme ve dokunumla biçim ve büyüklüğü öğreniriz. Bu tür idelerin tutarlı bileşimlerine ‘“elma” ya da “ağaç” gibi adlar verir, onları nesnel olarak düşünürüz. Şimdi, herhangibir idenin varolması onun algılanıyor olmasına bağlıdır. İdeler ancak algılandıkları, yani geniş anlamda zihinde bulundukları sürece vardır. Bütün bunlardan şu sonuç çıkar: Nesneler de tutarlı bileşik ideler olduklarına göre, nesneler için de, var olmak algılanmaktır (esse est percipi).

Berkeley, bu sonucun evrenin varlığım, gerçekliğini, yadsımak anlamına gelmediğini vurgulamıştır. Yalnız, “varlık” ve “gerçeklik” gibi sözcüklerin anlamlarını daha iyi kavramamıza yarar bu sonuç. Örneğin, “orada bir ma.sa var” gibi bir önermenin anlamı, bizim ya da bizim gibi başka bir zihnin, orada “masa” adı verilen ide bileşiğini algıladığıdır.

Varlık algıdır (esse est per cipi)

Berkeley için var olmak iki biçimde söz konusudur: Ya algılanarak ya da algılayarak. Algılanan bir varlık varolabilmek içirı algılayan bir varlık gerektirecek, algılayan bir varlık da varolmak için algılanan varlıklar bulunmasını gerektirecektir. Algılanan varlıklar “duyumlanabilen nesne ve nitelikler” yani “idelerdir”. Bunlar edilgindir. Algılayan varlıklar ise etkindir. Zihin ya da tin bövledir. Bunların etkinliği algılama ,ve istenç yetilerivledir. Böylece ancak ideler ve bunları algılayan tinler varolabilirler. Tinler algılanamazlar, çünkü edilgin değildirler. Algılanmadıklarından da deneyle doğrudan bilinemezler. Tinleri bilmenin tek yolu onların etkinliklerinin sonucunu algılamaktır. Bizde başkalarının tin ya da zihinlerinin idesinin bulunmaması bundandır. Başka zihinleri gövdelerde neden oldukları davranışlar, söyledikleri sözler yoluyla tanır, biliriz.



Berkeley’e göre bir nesnenin varolmasının onun algılanıyor olması anlamına geldiği açıktır. Bu ele almış olduğu ve sonradan yadsıdığı görüngücülükten anlaşılır. Berkeley bir nesnenin varolmasını algılanabilir olmasına bağlamıyor. Varolmak için o sıra aktüel olarak algılayan bir tin gerektiriyor. Öyle ise şu sıra kimse tarafından algılanmayan nesneler konusunda ne denebilecektir? içinden çıktığımız odayı biz algılama-sak bile onu içeride kalanlar algılayacaktır. Ancak onlar da çıkıp kapısını kapatınca odanın varlığı ne olacaktır? Berkeley sürekli yokolup yeniden varolan bir nesne kavramına felsefesinde yer vermez. Bu onu hiç de istemediği bir sonuç olan solipsizme (tekbencilik) çok yakın bir yere götürebilirdi. O, karşısına çıkan bu sorundan yararlanmış ve önerdiği çözümü bir Tanrı kanıtı niteliğinde sunmuştur. Hiçbir sonlu tinin algılamadığı nesneleri sonsuz bir tin her an her yerde algıladığı için nesnelerin kopuk değil sürekli bir varlığı söz konusudur. Bu da Berkeley’e göre sonsuz bir zihin, bir tin olarak Tanrı’nın varlığının kanıtıdır.

Berkeley benzer bir yöntemi aynı bağlamda doğan ikinci bir sorunun çözümünde de kullanır. İdelere neden olan bir dış dünya yoksa şu iki soru akla gelecektir: a) Bütün idelerimizi kendi kendimize istencimizle mi yaratırız? b) Bileşik idelerimizin hep aynı tutarlılıkla gelmesinin nedeni nasıl açıklanabilir? Evet, der Berkeley, kimi bileşik idelerimizi imgelem gibi düzeneklerle biz oluştururuz. Ancak idelerin büyük çoğunluğu bize istencimiz dışında gelir. Bunların düzen ve tutarlılıkları da istencimiz dışındadır. Berkeley’e göre bu da, yalnızca Tanrı’nın varlığını kanıtlar. Biî etkin tin olarak Tanrı üzerimizde bu etkileri, bu düzenlilikte ortaya çıkarır. Algının tutarlılığı ve düzenliliği Tanrı’nın büyüklüğünü gösterir. Bu, Tanrı’nın varlığını bilmenin başlıca yoludur.

İmmateryalist felsefeyi temellendirmek amacıyla, Berkeley’in kurduğu bu uslamlamalar, ilginç olmalarına karşın çoğu kez yanlış öncüllerden türer. Bunlar arasında gerçekten sağlam olan eleştirel uslamlama, algının, gerçekçiliğin önesürdüğü özdeksel dünya ile karşılaştırılamayacağını, bu iki nedenle de bu iki ortam arasındaki hiçbir ilişkinin deneysel anlamda bilinemeyeceğini, gösterenidir. Bu deneyciliğin gerçekçilikle tutarsız olduğu sonucunu getiren çok güçlü bir eleştiridir. Descartes ve Locke bilginin bütünüyle idelerden oluştuğunu düşünmüşlerdi. Berkeley de bu görüşü benimser. Oysa Descartes ve Locke bilgiyi oluşturan idelerin bir bağımsız dış dünyanın kopyaları olduğunu da ileri sürmüşlerdi. Bu görüşleri bir yandan gerçekçi, öte yandan da ikicidir (düalist); varlığı özdeksel ve zihinsel olmak üzere iki türe ayırır. Berkeley gerçekçiliği yadsırken bu ikiciliği de yadsımış ve yalnızca zihinsel-tinsel varlığa yer vererek idealizmi savunmuştur. Ona göre bilgi yalnızca idelerden oluştuğuna ve bildiğimiz her şey de ideler olduğuna göre, bu idelerin arkasında varolduğu bilinmeyen, ama varsayılan, bir gölge dış dünyaya hiç gerek yoktur. Bu Berkeley için algı kuramına gereksiz bir karmaşıklık getiren bir çiftlemedir. Böyle bir ikinci dünyayı yadsımakla bilgiden hiçbir şeyyitirilmediğini savunmuştur.



Töz kavramı konusunda da, yine Locke’cu görüşü eleştirmiştir. Locke özdeksel tözü, felsefe tarihindeki yaygın kullanımından ötürü bir kuramsal kavram olarak kabul eder. Ona göre, deneysel olarak bilinemeyen töz, nitelikleri birarada tutan bir ilkedir (substratum). Berkeley ise bunun anlamsız oluşu ötesinde, hiçbir kuramsal işlevi de bulunmayan bir kavram olduğunu savundu. Böyle bir kavramı varsaymanın yine soyutlama yanılgısından ileri geldiğini söyledi. Buna karşılık tinsel töz kavramına, kuramı içindeki yeri dolayısıyla, hoşgörüyle yaklaştı. Etkinlik belirtilerinin tinsel tözleri kanıtladığını ve bunların bilinmelerine olanak verdiğini düşündü.

Soyutlamayı yadsıması Berkeley’in sıkı bir adcılık (nominalizm) benimsemesine yol açar. Locke’taki kavramcılık (conceptualism) tümelleri zihinde kurulan soyut idelerle temellendirir. Berkeley ise soyut idelerin olanaksız olduğunu ve bir tür konusunda düşünce yürüttüğümüzde tikel bir ideyi türe karşılık olarak kullandığımızı öne sürmüştür. Bu, Platonculuk’un tam karşıtı bir idealizm, duyuma dayalı olarak tikellerden başka varlığa olanak tanımayan bir tutumdur.

Berkeley yaşadığı dönemin doğa bilimlerince, yaygın olarak benimsenen saltık (absolute) uzay, zaman ve devim kavramlarını da yadsımıştır. Bunları da olanaksız soyutlamalar diye değerlendirmiş, söz konusu kavramların gerçekte öznel ve göreli olduklarını ileri sürmüştür. Edilgin ilkeler olarak nesneler arasında gerçek anlamda nedensellik bulunamayacağını düşünmüş, Descartes’ın mekanizmine karşı çıkmıştır. Ona göre doğa yasaları ideler arasındaki bağlılaşımları (association) betimler. Doğa yasaları nedensel açıklamalar veremez, çünkü nedensellik ideler arasında yer alamaz. Nedensellik ancak tinlerin etkinliği olarak söz konusudur.

Berkeley’in modern felsefenin gelişimi üzerinde çok önemli etkisi vardır. Her şeyden önce Modern Çağ’a özgü bir öznel idealizmin kurucusudur. Ancak bundan daha önemli olarak, deneyciliğin tutarlı bir görüş durumuna getirilmesinde büyük katkıları olmuştur. Bu bağlamda Hume’u hazırlamış, hem Hume üzerinden hem de doğrudan Kant’ı etkilemiştir. Hume ve Kant’taki görüngücülük, Berkeley’in gerçekçiliğe karşı yaptığı güçlü eleştiriler sonucunda doğmuştur. Tözü yadsırken Hume’un başlıca esin kaynağı Berkeley idi. Ayrıca Hume’un kuramlarını temellendirdiği, sonra da Hartley ile gelişerek 19. ve 20.yyİarda etkili olan çağrışımcılık da Berkeley’e çok şey borçludur. 20.yy analitik algı felsefesi açısından Berkeley’in uslamlamaları güncelliklerini korumaktadır.



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı