Francisco Suarez'in Varlık Felsefesi

Orta Çağın çok önemli bir kısmında, buna paralel olarak olarak pek çok filozofun üzerinde neredeyse anlaşmış olduğu konu varlığın (ens) tanımlanabilecek bir yapı olmadığıdır. Bu kanaate varılmasındaki önemli neden, varlığın en genel ve yalı n bir kavrayış olmasıdır.



Bununla birlikte, İbn Sina’nın da etkisiyle, gerçek (aktüel) varlık ile mantıksal varlık arasında da ciddi bir gerilim farkı, bir dinamizm ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi, Thomas Aquinas, De Ente et Essentia (Varlık ve Öz Hakkı nda) adlı önemli eserinde varlık hakkında şu belirlenimde bulunmaktaydı: “Aristoteles’in Metafizik’in beşinci kitabında dediği gibi, kendi başına varlığın (ens per se) iki anlamı olduğunu bilmek gerekir: bir anlamıyla on kategoriye (per decem genera= on cinse) ayrılan varlık, bir başka anlamıyla da önermelerdeki doğruluğu gösteren varlık. Bu iki anlam arasındaki fark şudur: İkincisinde, kendisi hakkında olumlu bir önerme oluşturulabilen her şeye, nesnel bir karşılığı olmasa bile varlık denir. Yoksunluklara (privationes) ve değillemelere (negationes) varlık denmesi işte bu anlamdadır; nitekim “değillemenin bir karşıtı evetleme var” ve “gözde körlük var” deriz. Ama birinci anlama göre ancak gerçeklik alanında (in re: nesnel anlamda) bir karşılığı olan şeye varlık denebilir. Bundan ötürü, körlük ve buna benzeyen şeyler bu anlamda varlık (entia: varlıklar) değildir.” (akt. Çotuksöken & Babür; 1989: 258).



Latincede ens (varlık) kelimesi, “esse” fiilinin şimdiki zamanda sıfat fiili halidir. Bu bakımdan, Descartes’ın ünlü deyişi “cogito ergo sum” Türkçe’ye “düşünüyorum öyleyse varım” şeklinde çevrilmiştir. Bu, temelde doğrudur; zira Orta Çağda, insanın kendisiyle veya çevresindeki herhangi bir şeyle ilgili olarak kurulan her yargının, tam da bu gramer özelliğinden dolayı aynı zamanda varlığı işaret ettiği düşünülmekteydi.

Bu alıntı, varlık konusunda daha sonraları Thomasçı çizgi olarak anlaşılacak felsefi hareketin ana karakterini sergilemek açısından yeterlidir. Gelenek içinde kısaca Thomistae (Thomistay okunur) (Thomasçılar) olarak adlandırılan filozoflara göre, sınırlı yani fizik dünyada yer alan varlıkta (ens finitum) varoluş ve öz şeklinde bir açık ayrım bulunmaktadır. (Bu ayrımın, Thomas Aquinas’ın gerçek öğretisine sadık bir yorum olup olmadığı ise farklı bir tartışma konusudur.) Yukarıdaki alıntıyla doğrudan doğruya ilgili olan ve şimdi dile getirdiğimiz varlığın ikili ayrımı (duae res) konusuna karşı çıkan anlayış ise, Duns Scotus tarafından geliştirilmiştir. Duns Scotus felsefesini takip edenlerin bulunduğu gruba, gelenek içinde Scotistae (Skotistay okunur) (Scotusçular) adı verilmiştir. Bu grup, Thomasçıların üzerinde durduğu ayrımı temel olarak benimsemişlerse de, ayrımdaki öz-varoluş çatışmasını azaltmayı tercih etmişler, sorunu gerçeklikteki bir sorun olmak yerine daha çok biçimsel bir konu olarak görmeyi tercih etmişlerdir. Başka bir şekilde ifade edecek olursak, onlara göre, yaratılmış varlık gerçeklikte, ancak formel olarak özden ayrı bir varoluş sergilemektedir. Dolayısıyla, herhangi bir varolan, kendi özüne ilişkin varoluştan gerçekten ayrı değildir; bu ikisi arasındaki fark bir tarz farkı- dır (Suarez, Dis. XXXI, 11).



Francisco Suarez, ne Thomistae ne de Scotistae’ın yanında olmuştur. O, üçüncü bir yolun, varlığı anlamak ve anlatmak için daha uygun olacağını düşünmekteydi. Aristoteles’in de açıkça belirtmiş olduğu gibi varlık, Metafizik biliminin birincil nesnesi, konusudur. Bununla birlikte, bu anlamıyla varlığın işaret edilebilir bir yönü yoktur. Oysa, yukarıdaki alıntı ve onu izleyen açıklamada da görüleceği gibi, burada varlığın ikili ayrımı konusu, işaret edilebilir; başka kelimelerle ifade edecek olursak, sınırlı varlıkla ilgilidir. O bakımdan, öncelikle bu türden varlığın, yani Orta Çağ terminolojisinde dile getirdiğimizde, yaratılmış olan varlığın durumunu açıklığ a kavuşturmak gerekir.

Francisco Suarez bu sorunu, Disputatae Metaphysicae adlı eserinde ele almaktadır. Hemen belirtmekte fayda olduğunu düşündüğümüz şey, Francisco Suarez’in başlı başına bir metafizik incelemeyi kaleme alan ilk skolastik filozof olduğudur. Ondan önceki bütün skolastik filozoflar, Aristoteles’in Metafizik adlı eserinin üzerine yorumlar kaleme almışlardır. Bu tür bir davranışın en temel nedeni, hemen hepsinin, Aristoteles’i gelmiş geçmiş ve gelecek filozoflar arasındaki en akıllısı olarak kabul etmeleridir. Büyük bir kısmının düşüncesine göre, Aristoteles o kadar büyük bir akıldır ki, ondan daha akıllısının gelmesine imkan yoktur. Onun sormuş olduğu sorulara verdiği cevapların sağlamasını yapmak; bu cevapları n doğru olup olmadıklarını araştırmak boşunadır. Francisco Suarez, bu bakımdan çok ciddi bir işe girişmiş, bir bakıma gelenekten ve onun alışkanlıklarından kopuşu simgeleyen ciddi bir hareket başlatmıştır. Şimdi bu tartışmanın ana başlıklarına kısaca değinebiliriz:

Aristoteles’ten itibaren ortak olarak kabul edildiğine göre, Metafizik bir bilimdir ve bu bilimin konusu veya nesnesi de ens qua ens (varlık olarak varlık) şeklinde tarif edilmektedir. Bununla birlikte, metafiziğin mümkün olan varolanların tümünü birden kendisine nesne yapacağını çıkarsamak da doğru değildir. Francisco Suarez, metafiziğin kendisine konu edindiği varlığı, bu ister yaratılmış olsun ister yaratılmamış; ister tözsel olsun ister ilineksel, gerçek varlık olarak belirler. Bu belirlenimin içine de kavramsal varolanı (ens rationis) almaz. Zira, varlık kavrayışı hiçbir zaman hem gerçek hem de kavramsal varlığı içine alacak bir yetenek göstermez. Ona göre, metafizik ile uğraşanlar gerçek varlıkla doğrudan bir ilgi içinde bulunurlar. Buna göre, maddi olan varlıktan hareketle maddi olmayan varlığa, yani Tanrı’nın bilgisine ulaşmak için çaba gösterirler.

Francisco Suarez’e göre, eğer metafizikçinin ilgi alanında hem maddi hem de maddi olmayan nesneler söz konusuysa, o takdirde varlığın formel bir kavrayışının bulunması zorunludur. Bu, öyle bir kavrayış olmak durumundadır ki, gerçek olan her şey için ortak olmalıdır (Maurer, 1982: 357). İşte hem gerçeklikte hem de anlamda bir olan bu kavrayış, bu varlık kavramı, kavramların içinde en yalın olanı ve aynı zamanda akıl tarafından kavranması en kolay olanıdır. Francisco Suarez, bu noktada varlık terimini ikiye ayırarak anlamaya çalışır. Ens, bazı durumlarda olmak (sum) fiilinin sıfat hali gibi kullanılır. Bu türden kullanımıyla varlık, varolma eylemini (actus essendi) sergiler. Bu durum aynı zamanda varoluş edimi (existens actu) anlamına da gelmektedir. Başka kelimelerle varlık, gerçekten varolan anlamında düşünülür. Bunun dışında terim, varlığa gelen veya varlığa gelebilecek olan özü işaret eder. Yani, bir gerçek özle birlikte olan şeyi anlatır. Dolayısıyla varlık, sadece gerçekten varolanları değil; fakat aynı zamanda, varolsunlar veya olmasınlar kendinde gerçek varlıkları da içermektedir. Bu ifadeden anlaşılması gereken varlık, mümkün varlıktır (Maurer, 1982: 357-358; Gracia, 1982: 211).

O halde, Francisco Suarez’in şimdi göstermeye çalıştığımız temel anlayışı ile, yukarıda Thomas Aquinas’ın De Ente et Essentia’sından yaptığımız alıntıda ortaya konulan varlık kavrayışı arasında çok temel bir fark ortaya çıkmış oldu. Buna göre, Thomas Aquinas’ın “gerçeklik alanında bir karşılığı olmayanın varlığından söz edemeyiz” tarzındaki yaklaşım Francisco Suarez tarafından kabul görmez. Ona göre, varlık, şu anda gerçeklik alanında yer almayıp bir zaman sonra yer alma potansiyeline sahip olanları da kapsamaktadır. Burada vurgulanması gereken önemli bir özellik şudur. Francisco Suarez’e göre aktüel varlık, olası varlığın sadece belli bir durumunu ifade etmektedir. Başka kelimelerle dile getirilecek olursa, aktüel varlığın durumuna bakarak, bu durumun mümkün olanın sınırını çizdiğini ileri sürmek anlamsız olacaktır. Bu yüzden Francisco Suarez’e göre, gerçek varlık, mümkün varlığın aktüelleşmiş kısmından başka bir şey değildir. Bu duruma bir örnek vermek gerekirse, Suarez’e göre insan, akıllı bir hayvan olarak, hayvanın sınırlı, belirli bir durumunu işaret etmektedir (Maurer, 1982: 358).



O halde, Francisco Suarez, varlık terimi ile şeylerin aktüel (şu andaki) varoluşunu anlamaktadır. Öz dediğimiz şey, gerçekten varolmadığı sürece bizim ona, o sanki varmış gibi yönelmemiz söz konusu olamaz. Herhangi bir şeyin varoluşu, ya bir imkan şeklinde anlaşılmalıdır veya zaten varolmakta olanın durumu için düşünülmelidir (Suarez, Disputatae Metaphysicae: XXXI, I, ı). Böylelikle, Francisco Suarez için mümkün ve aktüel varlık tanımlarına ulaşmış olduk. Buradan hareketle onun öz ve varoluş arasındaki ayrımı hangi noktalarda ortaya koyduğunu ele alabiliriz.

Yukarıda da dile getirdiğimiz gibi, Francisco Suarez’in öz ve varoluş arasındaki ilişki sorununda izlediği yol bir farklılık göstermektedir. Bu farklılığa rağmen, bütün bir Orta Çağda ve dolayısıyla skolastik felsefede ayrım yapılmadan kabul gören şey, öz ve varoluşun Tanrı’da (Ens Infinitum) bir ve ayrı olduğu düşüncesidir. Herkes için olduğu gibi Francisco Suarez içinde Tanrı’nın özü O’nun varolmasıdır. Bununla birlikte O’nun yarattıklarının varolma sebebi doğrudan doğrudan özleri değildir. Dünyadaki bütün yaratılmış varlıkların varolma nedenleri, onları Tanrı’nın yaratmış olmasıdır. Varoluşları, bizzat kendi özlerinden kaynaklanmadığı için de, yaratılmış olanlara aynı zamanda zorunsuz varlıklar da denmektedir. Bunun karşısında yer alan Tanrı ise, biraz önce dile getirmiş olduğumuz gibi, Zorunlu bir Varlık olarak anlaşılmalıdır.

Daha önce de vurguladığımız gibi, öz ve varoluş arasındaki ilişki sorununda temel olarak üç ana anlayış ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki Thomas Aquinas’ın, ikincisi Duns Scotus’un görüşlerini içermektedir ve bunlar yukarıda kısaca ele alınmıştır. Üçüncü anlayış, bir bakıma Suarez’in de benimsemiş olduğu yaklaşımdır. Buna göre, öz ve varoluş gerçekten ayrılmış yapılar değildir. Bunların ayrılması, haklarında ayrıymışlar gibi konuşulmasının nedeni akıldadır (in ratio). Başka bir şekilde ifade edilecek olursa, varoluş ve özün ayrılması sadece düşüncede mümkündür (Maurer, 1982: 360 ve Suarez, Disputatae Metaphysicae: XXXı, I, ı3).

Suarez’e göre Öz’ü varolmak olan tek bir Varlık vardır ve O da Tanrı’dır. Söz konusu olan skolastik felsefe olduğuna göre, bu noktada Tanrı Kanıtlaması sorununa da kısaca değinmekte fayda vardır. Frincisco Suarez, Tanrı kanıtlamasını, tıpkı Duns Scotus’ta olduğu gibi ele almaktadır. Thomas Aquinas’ın yaptığı gibi kozmolojik bir kanıtlamanın uygun olmadığını düşünen Suarez’e göre, doğa felsefesi içinde kalarak ve hareketi başlangıca koyarak Tanrı’nın varlığının kanıtlanmasına olanak yoktur. Bilindiği gibi, Thomas Aquinas, “Quinque Viae” (Beş Yol) adı verilen kanıtlamalarının tümünde de hareketi önemli bir tutamak noktası olarak kabul etmiştir. Onun Tanrı kanıtlaması, Etki’den Neden’e doğru ilerleyen bir süreci işaret etmekteydi. Aristoteles’in “İlk Hareket Ettirici” anlayışından yola çıkarak geliştirilen bu kanıtlamanın, Francisco Suarez’e göre en zayıf tarafı, her hareket ettirilen şeyin mutlaka bir başka şey hareket ettirildiği düşüncesiydi. Ona göre böyle bir zorunluluk anlamsızdır. Etrafımızda pek çok şeyin kendi kendine hareket ettiğini görebiliriz; dahası gezegenlerde kaynağı kendilerinde olan bir hareketi sergilemektedir. Bu yüzden, buradan hareketle Tanrı’nın varlığını kanıtlamak olanaksızdır (Maurer, 1982: 364).

Francisco Suarez, tıpkı Duns Scotus’un yaptığı gibi, etrafımızdaki her şeyin “üretimiş” olduğunu düşünür. Her üretilmiş şey bir başka şey tarafından üretilir. Bununla birlikte evrendeki her şeyin de üretilmiş olduğunu var saymak olanaksızdı r. Bundan dolayı, en azından bir tane üretilmemiş veya yaratılmamış bir varlığın bulunması gerekir. O zaman şunu ileri sürmek mümkündür: Her şey üretilmiştir. Her üretilen, bir başka şey tarafından üretilmiştir. Bu başka şey de üretilmiş ise o zaman o da bir başka şey tarafından üretilmiştir. Bu, sonsuza kadar (ad infinitum) bu şekilde devam edemeyeceğinden, bir üreticinin, en başta bunu bizzat kendi etki gücüyle gerçekleştirmesi gerekir. Üretilmemiş ama üreten; yaratılmamış ama yaratan varlığa bu şekilde ulaşabiliriz (Maurer, 1982: 366).

Francisco Suarez’e göre, üretilmişliklerin geriye doğru izledikleri yol sadece bir tanedir ve bundan dolayı da sadece bir ilk üreticiden söz etmek gerekir. Başka kelimelerle ifade edilirse, ona göre Tanrı bir tanedir ve bunu da kanıtlamanın iki değişik biçimi bulunmaktadır. Bunlardan ilki a posteriori bir içeriğe sahiptir. Evrendeki her şeyin kendi içinde bir düzeni ve şeyler arasında da bir sıradüzeni bulunmaktadır. Bunu idare eden bir güç olmalıdır ve bu da Tanrı’dan başkası değildir. İkinci kanıtlama da a priori nitelik taşır. Buna göre, yukarıda da dile getirildiği gibi, Tanrı evrendeki tek zorunlu varlıktır; zira O’nun özü varolmaktır. Evrenin tümünde bu özelliği taşıyan ikinci bir varlığın bulunması olanaksız olduğundan Tanrı tektir (Maurer, 1982: 367).



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı