Emmanuel Levinas'ın Felsefesinin Güzergâhı

Levinas 1930’ların başında Husserl’in ve Heidegger’in felsefelerini yorumlayan eserler vermiştir. Husserl’in Fenomenolojisinde Görü Kuramı’nda Husserl’in fenomenolojisini Heideggerci bir açıdan değerlendirir.



Levinas’ı Heidegger’in yaklaşı- mında etkileyen şey Varlık ve Zaman’ın yaptığı bilinç felsefesi eleştirisi, insanın varlığını, özne-nesne karşıtlığının ötesine geçen bir biçimde, “dünyada olma”yı temel alarak çözümlemesi, duygulanımı varoluşsal bir tarzda, bir varlık deneyimi olarak yeniden düşünme girişimidir. Levinas’a göre Varlık ve Zaman’ın en önemli tezi, varlığın Dasein’ın varlığı anlamasından bağımsız olmadığıdır. Levinas 1930- 1940 arasında Heidegger’in düşüncesini tanıtan yazılar kaleme almıştır. Bunlar Husserl ve Heidegger’le Birlikte Varoluşu Keşfederken adlı eserinde bulunur. 1935’te Kaçış Üzerine Levinas’ın felsefi güzergâhını belirleyen soruyu ortaya koyar: Aşkınlı k mümkün müdür? Bu soru şu özgül tarzda sorulur: Ben’in kendinden çıkarak varlık deneyiminin ağırlığından kaçıp kurtulması mümkün müdür?

Levinas’ın düşüncesinin güzergâhı ilk kez 1935’te karşımıza çıkan aşkınlık sorusunun yeniden sorulması ve ona çeşitli yollardan yanıtlar aranması çerçevesi içine yerleştirilebilir. Levinas’ın Heidegger düşüncesine duyduğu hayranlık, Heidegger’in nasyonel sosyalist partiye üye olduğunu Alexandre Koyre’den duymasından sonra yerini bu düşüncenin ikliminden çıkma arayışına bırakacaktır. Bu arayış ikinci dünya savaşından sonra, 1947-48 yıllarında kaleme alınan Zaman ve Başka ve Varoluştan Varolana adlı kısa eserlerde belirgin bir biçimde kendisini gösterir. Bu eserlerde aşkınlık sorusu, bu kez “dışkınlık” (excendance, dışarı doğru aşkınlı k) terimi kullanılarak yeniden sorulur, eros yoluyla veludiyet (babanın doğurganlığı) aşkınlığı vücuda getirip somutlaştıran tecrübeler olarak okunur.



“Doğurganlık” bu metinde babanın doğurganlığı (fécondité de la paternité) kastedilerek kullanılan bir kavramdır. Bu biyolojik soyun devamıyla ilgili bir fikir değildir. Edinilmiş bir evlâtla, bir öğrenciyle ilişki de bu anlamda doğurganlığın koşulunu sağlayabilir. Babanın var olmadığı bir zamanda, çocuğun sahip olduğu imkânlarda sürmesi Levinas’a göre ben’in kimliğine, bedenine çakılı olduğu varlıktan çıkmasıdır. Levinas’ın “çocuk” kavramından “oğul”u anlıyor olması, doğurganlık anlayışında ataerkil önyargıların etkisi altında kaldığı için eleştirilmiştir.

Bütünlük ve Sonsuz’da aşkınlığın biçimsel ifadesi “metafizik arzu”nun mutlak başkayla kurduğu ilişkidir. Levinas bunu Descartes’ta bulduğu sonsuz fikriyle tarif eder. Bu ilişki başkasıyla yüz yüze ilişkide, yani etik ilişkide somutlaşır. Bu eserde Levinas özneyi içkinlikten aşkınlığa doğru bir hareket olarak anlatır. Ben’in aşkınlığını çeşitli başkalıklarla ilişkileri göz önüne alarak derece derece betimler. Bu ilişkiler içinde ben bütünden ayrılır, kendisini toparlayıp özdeşleşir, benin kimliği bu özdeşleşmeden ileri gelir. Başkalıklarla ilişkinin en son derecesi, başkasıyla etik ilişkidir. Bu ilişkide başkasının yüzü tarafından sorgulanan ben kendinden çıkar, bir daha geri dönmemecesine başka’ya gider. Ne var ki başkası karşısında kendini açıklayarak hesap verme sürecinde kendisini tekrar toparlayıp dile hakim hâle gelecektir. Yüzyüze ilişkideki aşkınlık hareketi, radikal başka’nın bütünlükte erimesiyle başarısızlığa uğrayabileceği için Levinas yine veludiyete dönecek ve bu kez veludiyete etik bir anlam katarak bu ilişkinin bütünlüğe direnen bir ilişki olduğunun altını çizecektir. Hegelci sonsuz, devletin bütünlüğünde somutlaşırken Levinasçı sonsuz bütünlüğe direnen bir veludiyette somutlaşır.



Levinas bulduğu çözümden tatmin olmamış olsa gerektir ki 1974’te Olmaktan Başka Türlü veya Özün Ötesinde’de aşkınlık sorusunu bu kez yeniden ele alır. Bu kez veludiyet tecrübesi gözden tamamen kaybolmuştur. Bunun sebebi bazı yorumculara göre çocuğumla ilişkinin başkasıyla fazlaca özdeşlemeyi getiriyor olması dır. Olmaktan Başka Türlü’nün Bütünlük ve Sonsuz’dan pek çok önemli farkı vardır. Bunlardan en önemlisi, Levinas’ın dili, anlamı, ifadeyi, söyleyişi, duyarlığı, etik özneliği, etik ilişkinin yapısını yeniden düşünüyor olmasıdır. Bu kez aşkınlığın imkânı, “yerine geçme” (substitution) olarak düşünülen etik ilişkide somutlaşır. Etik ilişkide özne “biri-diğeri-için”dir. Etik Levinas’ın düşüncesinin başından beri belirleyici bir izlek olmadığı hâlde, güzergâhının sonunda Levinas etiğin filozofu, etiğin anlamını yeniden düşünen bir filozof hâline gelmiştir. Dahası, Levinas’a göre Tanrı fikrinin de anlamı başkasıyla ilişkide bulunur. Böylece Levinas Tanrı’yı felsefeye ontolojinin sorunlarıyla değil, etiğin muamması yoluyla sokar. Levinas’ta başkasıyla ilişki ben’in özdeşleşmeden kaynaklanan özdeşliğini veya kimliklenme/ kimliklendirmelerden doğan kimliğini kesintiye uğratan bir muamma oluşturur. Etik öznede kimlik aşınır, bozunur, geri plana düşer, önemsizleşir, parçalanır, fire verir; Başkasıyla ilişkinin muamması toplumsal, etnik, kültürel, milli kimliklerin ilişkisine indirgenemez. Başkasının yüzünde başkasının beni sorumluluğa çağırması, üçüncünün adalet ve eşitlik talebi ve Tanrı’nın O’luğu iç içe geçmiştir. Yüzle ilişkinin muammasında ne etik siyasetten ne de Tanrı etikten ve siyasetten ayrılabilir. Levinas’a göre etik, siyaset ve Tanrı’nın anlamı evrensel yasa ve kurallarla ilgili meselelere indirgenerek çözümlenemez, adalet her türlü evrenselliğin tekillikle sınanmasını gerektirir.



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı