Fenomenolojik Yöntemin Keşfi

Mantıksal Araştırmalar’ın 1901 yılında yayımlanması Husserl’i Göttingen Üniversitesi’nde doçentlik konumuna getirmiştir. Göttingen o yıllarda matematik çalışmaları için bir merkezdi. Ancak Göttingen’de Husserl matematik ve mantık üzerine çalışmaktan çok öznellikle ilgili sorunlara ilgi duymaya başlar ve fenomenolojinin nasıl bir yöntem olabileceğini araştırmaya girişir.



Bu yöntem araştırması sürecinin en büyük keşfi “fenomenolojik redüksiyon”dur. Fenomenolojik redüksiyon gündelik hayatımızda içinde bulunduğumuz doğal tavrı n aşılması, düşünümsel bir tavıra geçilmesi anlamına gelir. Fenomenolojik redüksiyon epistemolojik bazı normları koyar. Örneğin, tikel bir bilime veya sağduyuya ait “doğal” bilginin fenomenolojik çözümlemelere girmemesi gerektiği ısrarla vurgulanmıştır. Başka deyişle, Husserl bu bilgi türlerini askıya alan, devre dışında bırakan bir usul olmadan fenomenoloji yapamayacağımızı söyler. Bu usule de “fenomenolojik redüksiyon” veya epokhe der. Epokhe bize belli bir türde araştırma yaparken bazı bilgi türlerini kullanmamayı öğretir. Yeterince temellendirilmemiş oldukları hâlde doğru kabul edilen veya üstünde uzlaşılan açıklamaların yasaklanması kendi gözlerimizle görmenin ve gördüğümüzü ifade etmenin yolunu açar. Husserl bu kanaatleri devre dışı bıraktıktan sonra bilinç yaşantılarına geri döner ve bu yaşantılarda bilince belirenin belirişine odaklanır. Bu belirişte beliren ta kendisi olarak verilir.



Epokhe, bilindiği gibi, şüphecilikte her türlü yargıdan kaçınma anlamına gelir. Husserl’in kullandığı anlamda epokhe her türlü yargıdan kaçınma anlamını taşımaz. Epokhe nesneye yönelirken anlayışımızı çarpıtacak olan öncel kabullerden kaçınmamızı, doğal tavırdan çıkmamızı sağlar.

Peki örneğin algı yoluyla bilincimde beliren maddi ve fiziksel bir şeyin, örneğin şu gölün bir serap olması olasılığı yok mudur? Elbette vardır. Algı bir dizi belirişin birliğidir. Algıladığım sürece bu belirişler çoğalmaya devam eder. Aslında onları tüketemediğim hâlde birliklerini bir özdeşleştirme sentezi sayesinde kurabilirim fakat bu sentez, tam da beliriş tüketilemez olduğu için uygun olmayacaktır (inadequate). Sonraki bir belirişin bu sentezin meydana getirdiği nesneye aykırı düşmesi imkânı vardır. Bu yüzden Husserl’e göre algıdan her zaman şüphe edilebilir. Buna karşın, bilincimdeki yaşantıların varlığından şüphe edemem. Bir korku duyduğumdan şüphe edemem çünkü bu korku bana dolaysız bir kesinlikle verilmiştir. A priori görü yoluyla bilincime verilen hakikatler de apodiktik bir kesinlikle verilmişlerdir. Başka bir deyişle, nesnel olarak geçerli ve zorunlu olarak doğrudurlar.

Husserl’in yaptığı fenomenolojik çözümleme esasında yönelimselliğin çözümlenmesidir. Bu çözümleme yönelinen her neyse onun nasıl kurulduğunun, özünün ne olduğunun ortaya çıkarılmasını hedefler. Fenomenolojinin temel kavramlarından biri olan “kurma” (constitution) şeylerin bilince kendilerini göstermelerini gerçekleştiren sürecin adıdır. Nesnenin kuruluşu nihai olarak zamanın kuruluşu sorunsalına geri döner.



Husserl’in Zamanın İçsel Bilinci Üzerine Dersler’i 1905’te asistanı Martin Heidegger tarafından yayınlanır. Husserl bu eserinde bilinçten bağımsız bir nesnel zaman olduğu tezini askıya alır, devre dışı bırakır. Bunun anlamı, bundan sonra yapılacak çözümlemelerde nesnel zamana başvurulmayacak olmasıdır. Böylece Husserl zamanın bilince nasıl belirdiğini incelemeye girişir, yani bilincin akışına içkin olan zamana döner. Her yaşantının (cogitatio) özüne ait bir zaman vardır; bu devre dışı bırakılmış olan nesnel zaman değil, yaşantının kendisine ait zamandı r. Husserl’in yola çıktığı fenomenolojik veri, içinde nesnel zamanın da ortaya çıktığı zaman yaşantıları, bunların anları, özgül içerikleridir. Yaşanan şimdi, kendinde ele alındığında, nesnel zamanın bir noktası değildir. Nesnel zamanı fark edebilmek için deneyimlenen nesnelerin birbirini takip etmesi gerekir. Örneğin saatte akrep ve yelkovanın sürekli farklı konumlar aldıklarını görürüz ya da dijital saatte sayıların yerini başka sayılar alır veyahut güneşin doğup gökyüzünde tepeye çıktıktan sonra yavaş yavaş battığını izlerim. Nesnel zamanın bizim için varolabilmesinin şartı, öncelikle şeylerin bize belirmesi, başka bir deyişle, yaşanan içeriklerden kurulmasıdır.

Herhangi bir şeyin bilince belirmesinin imkânı, yalnızca bilincin o şeye birlik veren bir sentez yapması değildir, aynı zamanda da bilincin bir birliğe sahip olması dır. Bilincin birliği nasıl kurulur? Husserl’in bu soruya verdiği nihai yanıt, bilincin birliğinin zamansallaşmayla kurulduğudur. O hâlde bilinç en derin katmanında bir zamansallaşma hareketidir.

İçsel zaman yönelimsellik sayesinde kurulur. Yönelme yalnızca bilincin yalnızca şimdide kendisine verilene yönelmesi değildir, eğer öyle olsaydı yalnızca şu anda, şimdide yaşıyor olurduk ne bir geçmişiz olurdu ne de bir geleceğimizin olacağı bilgisi. Zamanı kuran iki yönelimsellik daha vardır: Geri yönelim (retention) ve ileri yönelim (protention). Geri yönelimi hatırlamadan ayırt etmeliyiz, geçmiş, geri yönelim sayesinde geçmiş olur ve eğer geri yönelim yoksa geçmişi tekrar şimdiye çağıran, onu tekrar zihne mevcut kılan hatırlama yönelimi de söz konusu olamaz. Her şimdiki an yaşanır ve yerini başka bir an alır ancak az önce yaşadığımız an basitçe yok olup gitmez, bilinç bir başka şimdiyi yaşarken de ona geri yönelim kipinde yönelmeye devam eder. O anın da geri yönelim içinde yaşanmış olduğunu düşünürsek, şimdideki bilincin geçmişini dönüşmüş bir tarzda koruduğunu, hatta bir kuyruklu yıldız gibi arkasından sürüklediğini fark ederiz. Aynı biçimde her şimdinin bir ileri yönelimi de vardır, yani şu andan sonra bir başka anın yaşanacağı öngörüsü mevcuttur bizde. İşte bilincin en derin katmanı, bir nehir gibi akan zamanın bu hareketidir ve şeyler onun yatağında bilince verilir, bilinç tarafından kurulur, anlamlı bir biçimde deneyimlenirler. Husserl bir andaki ilksel bir izlenimden yola çıkmış, fakat düz bir çizgi gibi aktığını düşündüğümüz zamanın aslında ne kadar karmaşık bir harekete sahip olduğunu göstermiştir. Bu ilksel izlenim diyelim ki bir notanı n çıkardığı bir ses olsun. Diyelim ki her anda farklı bir nota bir ses çıkarıyor. Yalnızca bu farklı sesleri duysaydık ve geri yönelim ile ileri yönelim kabiliyetinden yoksun olsaydık hiçbir zaman bir şarkı dinleyemezdik. Bilincin esasında zaman olduğu, bir nesnenin zamansal olduğu ve içsel zaman bilincinde kurulduğu fikirleri çok yankı uyandırmıştır. Aslında Husserl’in Bergson’la aşağı yukarı aynı zamanlarda fiziğin ölçülebilir zamanından farklı, daha temel “orijinal” bir zamanı, bilincin zamanını düşündüğünü görmekteyiz. Bu düşünceler arasındaki birinci fark, Husserl’in çözümlemesinin yönelimsellik fikrine dayanıyor olmasıdır.



Mantıksal Araştırmalar’ın yazılmasından sonra gelen süreçte yönteme ilişkin bazı kararlar verilmiştir. Örneğin dış dünyanın varlığına ilişkin tüm varsayımlar askı ya alınmadan özlerin bilgisine ulaşılamayacağı, bilincin yapısının ancak bilinç edimleriyle yönelinen nesneler birbirinden ayırt edilmek suretiyle incelenebileceği gibi kararlardır bunlar. Bunlar Ideen’in yolunu açarlar. Ideen bilincin ideal, özsel yapılarıyla ilgilenir, bunlara “transandantal” bir statü verir. Husserl fiziksel ve maddi bir gerçekliğin varolduğunu ispatlamak veya göstermekle hiç ilgilenmemesi onun Ideen’deki konumunun “aşkın idealizm” olarak düşünülmesine yol açmıştı r. Doğal tavır dış dünyanın gerçekten var olduğu inancıyla hareket eder, fenomenoloji ise belirişlerin dünyasına odaklanır; şeylerin nasıl değişmez bazı yapılarıyla algılandığını açımlar. Bunlar bilinç tarafından kurulduklarına göre “gerçeklik” de bizim belirişlerin bir kısmıyla kurduğumuz ilişkinin bir karakteristiği hâline gelir.



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı