Husserl'in Ahlak Felsefesi Anlayışı

Husserl’in etik üstüne 1908-1914 yılları arasında verdiği dersler Etik ve Değer Kuramı Üzerine Dersler adıyla (Husserliana XVIII) yayınlanmıştır. Genellikle Husserl felsefesi tanıtılırken Husserl’in etiğine önem verilmez, bunun sebebi Husserl’in etik üzerine çalışmalarının 1990’lara dek yayınlanmamış olmasıdır. Oysa 20. yy’ın etiğinde çok etkili olan “değer kuramı”nı Brentano ve Husserl’in çalışmalarına borçluyuz. Nicolai Hartmann, Max Scheler gibi Marburg Fenomenoloji Okulundan felsefeciler Husserl’in fenomenolojik etik fikrini ve değer kuramını takip etmişlerdir. Husserl aksiyoloji ile etik arasında bir ayrım yapar. Aksiyoloji, değerler bilgisi anlamına gelir. Husserl’in etiğinin aksiyolojisine dayandığını söyleyebiliriz.



Aksiyoloji değer bilgisidir. Doğru değerler ile yanlış değerleri birbirinden ayırt etmeye yarayan normatif bir disiplindir.

Husserl’e göre değer nedir? Husserl tüm zihinsel fenomenleri üçe ayırır: doksik (bilişsel zihinsel fenomenler), duygulanımsal fenomenler (zihinde hissedilen heyecanlar), konatif fenomenler (istekler). Buna koşut bir biçimde, kuramsal, normatif ve pratik disiplinlerden bahsedebiliriz. Husserl’in başlıca tezi duygular ve heyecanları n değerlendirmeleri içerdiğidir. Aksiyoloji doğru duygular ve heyecanlar ile yanlış heyecan ve duyguları saptamamıza el veren normatif bir alt disiplindir. Aksiyolojinin Husserl’in duygular kuramının bir parçası olduğunu görmekteyiz. Etik aksiyolojiden daha fazlasıdır, zira etik yalnızca doğru değerlendirmelerle ilgilenmez, temsilin doğruluğunu (doksik öge) ve istemi (eylem yönünde çabalama) de hesaba katmak zorundadır. Yani etiği hem teorik bir boyutu vardır hem de aksiyoloji gibi normatif bir alt disipline dayanan pratik bir disiplindir. Böyle bir etiğin ideali, ahlaki olarak doğru eylem anlayışı nedir? Nesneyi değerlendirmenin bilgiden, ona yönelik eylemin ise değerlendirmeden kaynaklanmasıdır elbette. Husserl ahlâki eylemin bir istem edimiyle seçildiğini, bu tür istem edimlerinin de bir şeyin bilince “değerli” olarak sunulmasıyla harekete geçirildiğini öne sürer. Bu görüş uyarınca olumlu bir biçimde değerlendirdiğimiz şeyleri arzularız. Bununla birlikte değerlendirme edimlerinin kuramsal edimlerden farklı bir temeli olduğunu söylememiz gerekir. Değerlendirme, değeri hissetmedir; temsili ve nesneleştirmeyi varsaydığı hâlde, bir temsil veya nesneleştirme değildir.



Bu etik anlayışını felsefe tarihi içinde konumlandırmak onu daha iyi anlamayı sağlayacaktır. Husserl etik tarihini deneyci geleneğin duyguculuğuyla rasyonalist geleneğin entelektüalizmi arasında süregiden bir tartışma olarak görür. Kendi etik kuramının bu geleneksel karşıtlığı, iki karşıt görüşten de olumlu bazı ögeleri bünyesine katmak ve onların çözemedikleri sorunları çözmek suretiyle ortadan kaldırabileceğine inanır. Shaftesbury, Hutcheson ve Hume gibi İngiliz duygucuları etiği duygularda temellendirmeye çalışıyorlar, ancak bunun bir sonucu olarak da görececiliğe düşüyorlardı. Husserl şeylerin değer özelliğini duygularda hissettiğimizi söyleyerek onların tarafına doğru bir adım atmış olur. Hume da eğer bizde duygular olmasaydı dünyanın çıplak olgulardan ibaret bir dünya olacağını düşünmüştür çünkü doğada değerler yoktur. İnsanda duygu, arzu ve istem olmasaydı ahlâki bir dünya ortaya çıkmazdı. Hâlbuki Kant ahlâkı temellendirirken duyarlığa hiçbir rol vermez. Eyleme ahlâki değerini veren şey onun, duygulardan, eğilimlerden, arzulardan bağımsız olarak yalnızca akıl tarafından belirlenmesidir. Kant ahlakta nesnelliğe, yani ahlâki kuralların nesnel ve herkes için geçerli olmasına ulaşmanın tek yolunun ödevlerimizi kategorik buyruktan türetmek olduğunu savunur. Fakat Husserl bu kategorik buyruğa karşıdır.



Bunun sebebi Husserl’in ahlâk kurallarının nesnel ve herkes için geçerli olduğunu kabul etmemesi değildir. Etik normların koşulsuz geçerliliğinin kaynağının kategorik buyruk olduğunu reddeder o. Değerleri duygularda temellendirmek, eğer duygular kişiden kişiye değişiyorsa bizi rölativizme götürür. Bununla beraber, Husserl bir şeyin değerli olduğunun hissedilmesinin o şeyin özüne ilişkin yasalara dayandığını öne sürerek nesnel kıstaslara başvuruda bulunur. Duygular bize bir şeyi değerli olarak sunduğunda çoktan o şeyin özüyle bir ilişki kurulmuştur. Husserl’in etiğinin dünyayı değerlerle dolu bir dünya olarak açımlaması, bir nesneyi değerli olarak yargılamamızla harekete geçirilen eylemin sonuçlarını da ihmal etmemeyi gerektirir. Sonuçları n öngörülmesi nesnelerin değerlendirilmesinde bir rol oynayabilir. Husserl’in kategorik buyruğu, bir durumda elimden gelenin en iyisini yapmamı emreder. Kantçı bir bakış açısından böyle bir etiğin kendi sevgisine hizmet edeceği söylenebilir. Ama Husserl buna itiraz eder, ona göre kendi değerler etiği faydacılığın herhangi bir çeşidine indirgenemez.

20. yüzyılda Husserl’in değer kuramını takip eden pek çok düşünür bu kuramı Kantçılığa ciddi bir alternatif olarak görmüşlerdir. Ama bu kuram çeşitli sebeplerle gözden düşürülmüştür: Pozitivistlerin etik önermelerin anlamsız olduğu tezi, Heidegger’in değer kuramının özne nesne karşıtlığına dayandığı gibi felsefi eleştiriler yüzünden gözden düştüğü iddia edilebilir. Fakat siyasi bir açıdan baktığımızda da değerlere dayalı ahlâkın hiyerarşik bir dünya yarattığı saptanabilir. Tarihsel olarak incelendiğinde ise değerlere dayalı etikler muhafazakârlığa hizmet etmişlerdir. Herhalükârda etiğin 20. yy’da Sartre ve Levinas ile birlikte bir “sorumluluk” etiği olarak yeniden icadıyla birlikte değerler kuramına dayalı etik gözden düşmüş görünür.



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı