Doğruluk ve Gerçeklik

Peirce, bir şüphe ortaya çıkmadığı sürece tüm inançlarımızın doğru olduğunu düşünme eğiliminde olduğumuzu belirtir. Eğer şüphe ortaya çıkarsa, bir sorgulama başlar ve inancımız yeniden bir kesinlik / sabitlik kazandığında da sona erer. Bu andan itibaren inancımızın gerçekte doğru olup olmadığı ile ilgilenmeyiz. Bu bağlamda Peirce “doğru” ile neyi kastettiğimizi tartışmaya girişir. Doğru ve yanlışı inanç ve şüphe terimlerine dayalı olarak Peirce’ın yaptığı gibi tanımlayabiliriz.



Doğruyu, mutlak bir sabitliğe gitgide yaklaşan bir inanç olarak düşünülebiliriz. Peirce, eğer doğruluğu bundan farklı bir biçimde tanımlamak istersek varlıkları hakkında hiçbir şey bilmediğimiz şeyler hakkında konuşmaya başladığımızı ifade eder. Burada Peirce’ın neyi kastettiğini şöyle anlayabiliriz. Varsayalım ki tüm pratik yöntemlerle doğruluğuna karar verdiğimiz bir inancımız olsun. Hâla içimizdeki bir şüphe, bu inancın gerçekliğe uygun olmayabileceğini söyleyebilir. İnancımızla gerçeklik arasında bir fark olduğu halde, bizim elimizde bunu tespit edecek bir yöntem yoksa, Ockham’ın usturasına başvururuz. Peirce hakkında bir bilgi sahibi olamayacağımız şeyleri varsayarak düşünmenin boş yere varlığı çoğaltmak olduğunu öne sürer.

Guillelmus de Ockham 14. yüzyılda yaşamış önde gelen bir felsefeci ve mantıkçıdır. Açıklama yöntemlerine ilişkin olarak onun geliştirdiği bir ilke, daha sonra Ockham’ın usturası olarak anılmıştır. Bu yöntem ilkesine göre, aynı yetkinliğe sahip açıklamalar arasında daima daha yalın olanı tercih etmek ve varolanların sayısını gereksiz yere artırmamak gerekir.



Bir başka biçimde ifade edersek, Peirce’a göre inançlarımızın doğruluğuna, onları olgularla karşılaştırarak karar vermeyiz. Bunu zaten asla yapamayız. Sahip olduğumuz inançlardan ve kavramlardan bağımsız olarak bir olguyu kendimize sunamayız. Dolayısıyla ancak, mevcut bazı inançlarımızla diğer bazı inançlarımızı karşılaştırabiliriz. Tüm inançlarımız ve kavramlarımız, diğerlerine bir ölçüde bağımlıdır. Bir bakıma, inançlardan bağımsız saf ve dolaysız bir olgu yoktur. Bu durumda yapabileceğimiz en iyi şey, kanaatlerimizin olabildiğince sabit ve kararlı bir hale gelmesidir.

Ancak burada, bir başka soru karşımıza çıkmaktadır. Peirce’ın savunduğu bilimsel yöntemin temel varsayımı, bizim inançlarımızdan bağımsız, dışımızda ve kalıcı bir gerçekliğin olmasıdır. Az önce ifade edilen görüşler, bu varsayımla çelişiyor gözükmektedir. Peirce, bu sorunun farkındadır. Bir başka eserinde şöyle söylemektedir:

(...) bize göre mevcut olan her şey kendimizin görüngüsel bir dışavurumu (olmasına rağmen), bu o şeyin biz olmaksızın var olan bir şeyin fenomeni olmasına engel değildir, tıpkı bir gökkuşağının, hem güneşin hem de yağmurun birlikte bir dışavurumu olması gibi (“Some Consequences of Four Incapacities”, s.169).

Peirce’ın yaklaşımı, daha önceki yöntemleri tartışırken gördüğümüz gibi, diğer inançlarımızdan etkilenmeyen, saf ve dolaysız bir bilgi türü, saf, duyusal olanla karışmamış bir görü ortaya koymak değildir. Peirce böylesi bir kesinliğin olamayacağını düşünmektedir. Onun aradığı, inançların kesinliğinden çok inançların iyileştirilmesi ile ilgilidir.



Ancak, böyle bir yaklaşım içerisinde “doğruluk”, tam olarak ne anlama gelmektedir. Doğruluğun ne olduğuna baştan karar verip inanç ve şüpheyi doğruluğa göre tanımlayamadığımıza göre, doğruluğu nasıl tanımlayabiliriz?

Peirce’ın verdiği birkaç tanımı burada analım:

“Tüm araştıranlar tarafından nihaî olarak üzerinde anlaşılma kaderini haiz olan kanaat bizim doğrulukla kastettiğimiz şeydir.” (“How to Make Our Ideas Clear”, s.268) [Doğru] “... şüphe tarafından sarsılamaz bir inanç halidir.” (“What Pragmatism Is”, s.279)

Görüldüğü gibi Peirce’ın yaklaşımında doğruluk, inanç ve şüphe cinsinden tanımlanmaktadır. Doğru bir inanç, sabitlik kazanmış bir inançtır. Ancak buradaki sabitlik, geçici bir sabitlik değildir. Şüphe tarafından sarsılamayacak mutlak bir sabitliktir. Herhangi bir konuda araştırma yapanların, azimli bir biçimde bilimsel yöntemi izlerlerse, nihaî olarak üzerinde anlaşacakları inançtır.

Tüm bu söylenenler itibariyle, doğruluğun bir tür ideal olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü araştırmacılar, şu an için hangi konuda uzlaşmış olurlarsa olsunlar, bunun değişikliğe uğrama olasılığı bulunmaktadır. Öte yandan, sahip olduğumuz bazı inançların doğru olması da olanaklıdır. Hangi inancın bu statüye sahip oldu- ğu ise kesin değildir.

Doğruluğun bir başka özelliği ise kamusal, yani paylaşılabilir olmasıdır. Doğruluğu tek tek bireyler değil, sorgulama ya da araştırmayı yapan topluluğun (bilim cemaatinin) çabası belirlemektedir.



Peirce’ın bu yaklaşımı, pragmatizmin ruhuyla son derece uyumludur. Doğruluk inançlar cinsinden tanımlanmakta; inançlar ise belli davranış eğilimlerini gerektirmektedir. Bu durumda doğru inancın, inançtan hareketle sergilediğimiz davranışın, bu davranışın sonunda arzu ettiğimiz şeye ulaşmamızı sağlayan inanç olması gerekir. Peirce’ı n düşüncesi tam olarak bu yöndedir. Önümdeki bardakta duran sıvının su olduğuna inanıyorsam, onu içtiğimde belli bir tat hissedeceğimi ve susuzluğumu gidereceğ imi beklerim. Bardağı ağzıma götürüp sıvıyı içtiğimde o tadı alıyorsam ve susuzluğum geçiyorsa, arzum tatmin olmuş demektir. Sonuç olarak, arzularımı tatmin etmemi sağlayan bu inanç, doğru bir inançtır. Öte yandan, genel olarak doğruluktan bahsettiğimizde, Peirce doğruluğun, araştırmacı ve sorgulayıcı cemaatin beklentilerini karşılayan ve uzun vadede şüphe duyulmayan inanç olduğunu söyleyecektir.

Doğruluğun anlamını bu biçimde belirlemek, gerçekliğin ne olduğuna dair bir görüş belirtmek üzere önümüzü açmaktadır. Peirce’a göre gerçeklik, herhangi birinin, onların ne olduklarını düşünmesinden bağımsız olarak şeylerin sahip oldukları özelliklerdir.



Bu tanım “doğru” görünmektedir. Öte yandan, bize neyin gerçek olup olmadığı konusunda bir ölçüt vermemektedir. Peirce, az önce ifade ettiğimiz doğruluk anlayışından hareketle, gerçekliğe ilişkin bir başka tanım daha vermektedir. Bu yaklaşıma göre gerçeklik, doğru kanaatin öyle olduğunu söylediği şeydir. Doğru kanaat ise, daha sonra yapılan bilimsel araştırmalarca değişikliğe uğratılmayan kanaattir. Hal böyle ise, birisi çıkıp, gerçekliğin kanaatler cinsinden tanımlandığını, bu durumda ise gerçekliğin, Peirce’ın olduğunu iddia ettiğinin aksine bize bağımlı hale geldiğini öne sürebilir. Peirce, bu eleştiriye şu biçimde yanıt vermeye çalışır. Peirce’a göre gerçeklik, sonlu sayıda bireyin sorgulamalarından bağımsızdır. Öte yandan, sorgulama bilimsel olduğu ve yeterince uzun süre azimle sürdürüldüğü sürece sorgulama içerisinde kendisini açar. Peirce’a göre bilim, gerçekliğin ölçütüdür. Ancak burada, bilimsel etkinliğe başlamadan önce belirlenmiş bir ölçütten söz edilmemektedir ki böyle bir belirleme, Peirce’a göre olanaklı değildir. Peirce, sadece söz konusu ölçüte doğru ilerlemenin yolunu bildiğimizi söylemektedir. Ampirik sorgulama, bizi ideal bir doğruluk ve bilgi noktasına doğru götüren yoldur.

Burada sorulması gereken sorulardan birisi, Kant’ın da kastettiği biçimiyle bizim bilgimizin dışında kalan bir kendinde şeyin Peirce için bulunup bulunmadığı- dır. Peirce, bu konuda Kant’tan farklı düşünmektedir. Şeyler, oldukları haliyle kendilerini sorgulamaya sunarlar. Bu varlık anlayışına eşlik eden bilgibilim anlayışı ise şu ilke ile ifade edilebilir: Eğer bir hatayı keşfetmek imkânsız ise, hatanın olduğunu söylemek de imkânsızdır. Bu son ilkeyi anlamlandırmak ise Peirce’ın anlam kuramına girmemizi gerektirmektedir.



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı