Bonaventura (Giovanni Fidenza)'nın İnsan ve Bilgi Anlayışı

Bonaventura’ya göre madde ile zihinsel formun biraraya gelmesi sonucunda birey ortaya çıkmaktadır. İnsan, bütün yaratılmış olanların arasında en soylu olanıdır. İnsan, Bonaventura’ya göre, yaratılışı gereği kendisinden daha yüksek bir tözsel forma kayıtsız kalamaz. Bu, şu anlama gelmektedir: İnsan, en başından itibaren kendi nihai amacı olarak Tanrı’ya yönelmiştir. Tanrı, insanın hayatından belli bir düzeyde memnun kalması için ona, doğayı kullanma yeteneği sağlayan bütün akılsal donanımı vermiştir. Evrenin yaratılışındaki her bir şey, Tanrı tarafından, insanın evrene konmasından önce insan için yeterli ortamı sağlayacak düzeye getirilmiştir (Aspell, 1999: 123).



Bir bireysel insan, cisimsel bir beden ile zihinsel ruhun tözsel birleşimi sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bu birlik, akılsal ruh insan bedenini harekete geçirdiği sürece doğaldır. Ruhsal madde ile formdan meydana gelen insan ruhu, kendi başına bireyleşir ve formel olarak maddeyi yetkin hale getirir (Aspell, 1999: 123). İnsani ruh Tanrı tarafından yoktan varedilmiştir. Bu tarz bir bileşim, Tanrı tarafından yaşam verilmiş, dolayısıyla yaratılmış olanın zorunlu bir sonucudur (Maurer, 1982: 143). Başka bir deyişle insani ruhun yaşamı Tanrı’nın yaşamından pay almak demektir.

Bonaventura, insani ruhun bileşik bir yapı olduğunu dile getirirken ünlü bir Yahudi filozofu olan İbn Gebirol’ün Fons Vitae (Hayatın Kaynağı) adlı yapıtından esinlenmiştir. Aslına bakılacak olursa Bonaventura, ruhsal maddenin insani ruhun bileşenlerinden birisi olmasını, İbn Rüşd’ün Aristoteles yorumuna karşı çıkarken kullanmaktadır. İbn Rüşd’e göre etkin (nous poietikos) ve edilgin (nous pathetikos) akıllar bütün insanlarda bir olan birer kozmik tözdür. Böyle bir yorum, insanların bireyselliklerini ölümden sonra taşıyamayacakları anlamına gelmektedir. Bonaventura’ya göre, eğer zihinsel (veya akılsal; zira o dönemlerde zihin veya akıl arasında şimdi olduğu gibi kesin bir ayırıma henüz gidilmemişti.) ruh sayısal olarak bütün insanlar için bir olursa, o zaman insanın hayvandan farkı kalmazdı. Her bir bireysel insanın diğerinden ayrılmasının nedeni, her bir insanı bir bireysel insan haline getiren ruhudur. Bu bakımdan, eğer bütün insanlar için sadece tek bir ruh olmuş olsaydı, bütün insanların aynı şeyleri düşünmeleri gerekirdi. Oysa, Bonaventura’ya göre, bütün insanların düşünceleri birbirinden farklıdır ve bu da her bir bireysel insanın bireysel formu olarak farklı bir ruha sahip olduğunun en açık bir kanıtıdır (Aspell, 1999: 123).



İnsani ruh, kendi içinde bulunan ve kendisine bireyleşme imkanını veren ruhsal madde aracılığıyla değişime uğramaktadır. Ruhtaki değişim, aslında ruhun yeni nitelikler kazanması anlamına gelmektedir. Bu yüzden, Bonaventura’ya göre insani ruh sadece etkin olmamalı; bir kısmıyla da edilgin bir duruma sahip olmalıdır. Böyle bir değişim, elbette evrendeki hayatın bir yansıması, o hayata bir katılım olarak da değerlendirilebilir. Bu bakımdan, Bonaventura insani ruhu, “kendisinde varolanı, hayatı, aklı ve özgürlüğü barındıran bir form” (Bonaventura, Breviloquium, II, 9, 1; akt. Aspell, 1999: 124) olarak anlamayı tercih etmiştir. Bonaventura’nın bu tarz bir anlatım ile amaçladığı şey Aristotelesçi maddebiçimci teorinin ruhsal madde ile değişikliği olmuştur. Bonaventura bu konuda da elbette Augustinus, İbn Gebirol ve Aleksander Haliensis’in yardımlarını görmüştür.

Bonaventura’nın ve hatta ondan önceki filozofların biçimsel değişikliğe uğrattı kları Aristotelesçi maddebiçimci anlayış aracılığıyla ruhun birliği ve bağımsızlığı sağlanmış olmaktaydı. Bonaventura’nın bununla elde ettiği ise ruhun ölümsüzlüğü idi. Bütünüyle bireysel olan bir töz, kendi başına kalıcılığını sürekli bir şekilde sürdüren ve bedenden ayrı olarak varlığını devam ettiren bir yapı anlamına gelmekteydi. Ruhun ölümsüzlüğü, kendisinde elbette Platoncu bir içeriği barındırmaktadır. Bununla birlikte, Bonaventura, ruhun ölümsüzlüğünün, ruhun amacı, Tanrı’ya benzemesi ve etkin neden olması bağlamları içinde kalarak da anlaşılabileceğini düşünmektedir (Aspell, 1999: 124).

Ruhun amacı, kendi yetkin mutluluğunu sağlamak için en yetkin iyiye ulaşmak isteğidir. Hiç kuşku yoktur ki, böyle bir amaç, amacı taşıyanın mutlak anlamda ölümsüz olmasını beraberinde getirmektedir. Yetkin mutluluğun keyfini çıkarmak için de ruhun Tanrı’yı sahiplenme yetisinin bulunması gerekmektedir. Zaten ruhun imgesinde (imago Dei) yaratılmış olan ruh, Tanrı’nın bitimsiz yansıması demek olan yetkin mutluluğu kavramak adına kendi ölümsüzlüğünü sahiplenmiş olmalıdır.



Platon’dan beri bilinen bir şey olan ruh ile İdea’nın aynı kumaştan varolmuş olmaları dır. Bir yaratılmış hakikat (veritas creata) olan ruh, tamamen Tanrı’ya benzemek ister; bu yönde bir varoluş sergiler. Böyle bir benzemenin gerçekleşebilmesi için, ezeli-ebedi bir ölçünün (ratio aeterna) olması gerekir. Bu ölçü Tanrı’nın kendisinden başka bir şey değildir ve bu ölçü aynı zamanda bilginin de anahtarıdır.

Bonaventura’nın bilgi öğretisi Aristotelesçi ve Augustinusçu unsurları bünyesinde barındırır. Bu ifadeden anlaşılması gereken, ruhun bilgi elde etmek için hem duyuları hem de zihinsel etkinlikleri kullanmasıdır. Tıpkı Aristoteles’te olduğu gibi Bonaventura da insani bilginin başlangıcına duyulamayı koyar. Burada cisimsel bir organın maddi olanın içinde bulunan formu veya türü, nesnenin maddesinden ayrı bir şekilde algılaması söz konusudur. Bedenin hareket ettiricisi olarak ruh, geleneksel biçimde dile getirilen beş duyu organı (yani, görme, dokunma, koklama, işitme, tatma) aracılığıyla duyulamada bulunur. Bonaventura’ya göre, görme ve dokunmanın nesneleri dolaysızken diğerleri bir aracı ortama gereksinim duyarlar. İlk ikisi nesnenin kendisindeki özellikler iken diğerlerinin özellikleri zorunlulukla nesneyle birlikte değildirler (Aspell, 1999: 126).

Duyu algısı, maddi bir nesnenin duyulanabilir benzerliğinin ruh tarafından alımlanması değildir, duyu nesnesi tarafından harekete geçirilen ruhun, o nesneye ait yargısıdır. Bu yargı, hayvanlardakinden farklıdır. Tıpkı Augustinus’ta olduğu gibi ilahi aydınlanma, bilginin bu en alt düzeyine bile sızar ve işlevini yerine getirir (Maurer, 1982: 148-149). Duyusal bilgiden hareketle zihnimiz maddi şeyin yapısını bilir duruma gelir. Aristoteles’te olduğu gibi Bonaventura için de bu tür bilgi soyutlama aracılığıyla gerçekleşir. Başka kelimelerle ifade edecek olursak, Bonaventura, duyulanabilir nesnelerin bilgisinin akıl tarafından soyut bir şekilde elde edildiğini ileri sürer. Bunun için, elbette bir tabula rasa gereklidir. Üzerine hiç bir şey yazılmamı ş bir levhanın dolması için ruh kendisinden daha aşağıda bulunan maddi dünyaya yönelir ve duyulanabilir olanların anlaşılabilir içeriklerini soyutlar. Böylece akıl kendiliğinden, bütün tümellikleri içinde ilk ilkelere ulaşmış olur. Burada aklın hemen farkına vardığı şey, bütünün kısımdan daha büyük olduğudur. Bu ilke, aslında bir moral ilkeyi de hemen ardından insanlara hatırlatır; insan ebeveynine saygı göstermeli, onlara itaat etmelidir. Bu ilkeyi fark etmek de ancak Tanrı’nın ışığı aracılığıyla gerçekleşen aydınlanma sayesinde gerçekleşebilir (Aspell, 1999: 127)



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı