Boethius'un Varlık ve Bilgi Anlayışı

Boethius’un temel amaçlarından birisi, Platon ile Aristoteles’i uzlaştırmaktı. Bu deneme, kendisinden sonraki felsefe anlayışlarında da, ister üstü açık ister üstü kapalı bir şekilde olsun, devam etmiştir. Bununla birlikte bu pagan filozofların düşüncelerini bir araya getirme girişimi, başında yaratıcısı olan Tanrı’nın bulunduğu bir evreni ve o evreni yöneten aklı ve kurallarını daha iyi anlamak adına kullanılmıştır.



Dolayısıyla bu kaygıyı en kısa yoldan giderecek her türlü felsefi oluşum Boethius tarafından gözönünde bulundurulmuştur. Boethius evreni anlamaya çalışırken bütün varolanların üstündeki Tanrı ile biçimlenen bir gerçeklik düşünmüştür. Tanrı, ona göre, salt formdur. Aristoteles buna benzer bir ifadeyi Metafizik’inde kullanmıştır; demek ki Boethius bu konuda ondan yardım almıştır. Tanrı’nın salt form oluşu onun aynı zamanda saf varlık yani esse ipsum olması demektir (Wulf, 1951: 110). Varlığın bizzat kendisi olması O’nun İyi olması anlamına da gelmektedir. Boethius, Tanrı ile varolanlar arasındaki en büyük ayırımın varlık (esse) ve öz (id quod est) arasındaki ayırım olduğunu düşünmektedir.

Ona göre, Tanrı tarafından yaratılmış olanlar, çeşitli kısımlardan meydana gelmiştir ve bu kısımların hiçbiri kendi başına varlığını devam ettirebilecek türden yapılar değildir (Boethius, Liber De Hebdomadibus, II-V). Sözgelimi insan ruh ve bedenden meydana gelmiştir. İnsan ruhu, tıpkı bir kuşun kafeste durması gibi bedenin içinde hapis gibidir. Bu noktada, tıpkı Aristoteles’te olduğu gibi, Boethius için de insan ruh ve bedenden meydana gelmiş bileşik bir yapıdır. Bununla birlikte Boethius, hakikatin ruhun içinde bulunduğunu ve hakikatin araştırılması işinin ruhun içinde yapılması gerektiğini söylemiştir. Hakikatin aydınlatıcı ışığının beden ile ilişkisinden sonra zayışadığını belirten Boethius, öğrenme etkinliğinin, bu zayıflamış ışığın, ruhun bizzat kendi üstüne eğilmesi sonucunda yenilenmesi işi olduğunu ileri sürmüştür. Boethius bu konuda, Platon’un hatırlama (anamnesis) öğretisini takip etmektedir (Wulf, 1951: 112 ve Boethius, Consolatio Philosophiae, III, şiir II).



Duyularımızın insan aklını harekete geçiren etkiler ürettiklerini ve bu yüzden de duyulamanın önemli olduğunu düşünen Boethius’a göre, insan aklını boş bir levha (tabula rasa) olarak düşünmek imkansızdır. İnsan aklında, aklın ışığının zayıflamasından kaynaklanan bir karanlık ve bu karanlıktan dolayı saklı duran birçok kavram bulunmaktadır. İşte duyularımız, bu saklı kavramlarımızın ortaya çıkmasına neden olacak bir şekilde ruhumuzu harekete geçirecek türden bir duyusal etkileşim meydana getirmektedirler (Consolatio Philosophiae, V, şiir 5). Buradan hareketle, Boethius’a göre kavramlarımızın oluşmasında duyularımızın ürettiklerinden soyutlanan herhangi bir içerik olmadığını söylemek mümkündür. Kavramlarımız doğuştan sahip olduğumuz yapılardır ve bunlar daha önceki hayatımızda biçimlenmiş olan içeriklerdir (Maurer, 1982: 26). Buraya kadar ele aldıklarımızdan hareketle Boethius’un bilgi anlayışının Platoncu olduğunu söyleyebiliriz. Buradan hareketle Boethius’un tümeller tartışmasındaki konumu kısaca ele alındığında onun gene Platoncu çizgiyi koruduğunu dile getirebiliriz. Ona göre (Boethius, Commentarii In Porphyrium A Se Translatum) tümeller yalın anlamda akılda yer alan kavramlar değil, kendi başlarına kalıcılıkları ve varoluşları olan gerçekliklerdir. Kendi başına kalıcılığı olan her yapıda olduğu gibi tümeller cisimsiz varoluşlardır. Bununla birlikte bu maddesizlik doğaları gereği değil; fakat soyutlama sonucunda ortaya çıkmaktadır. Cisimsiz varoluş maddesiz olduğundan üç boyutlu uzama sahip değildir. Bundan dolayı, tümellerin bireysellerin dışında varolma olanakları söz konusu değildir. Bu durum iki şekilde geçerli değildir: Tanrı’nın zihninde idealar ve bizim zihinlerimizde kavramlar olarak. Dolayısıyla tümeller hem zihinde hem de zihin dışında varoluş sergilemektedirler.



Tümeller tartışması, Ortaçağın en önemli problemlerinden birini oluşturmaktadır. Porphyrios, Isagoge veya Aristoteles’in Kategoriler’ine Giriş adlı eserinde, aracılıklarıyla gerçeklik hakkında yargıda bulunduğumuz, düşündüğümüz cinsler ve türler hakkında üç soru sormaktadır. Buna göre 1. Bu cinsler ve türler gerçekten de doğada mı varolurlar; yoksa bunlar saf bir şekilde zihinsel oluşumlar mıdır? 2. Eğer bunlar gerçeklikler ise, maddi midirler yoksa maddi değil midirler? 3. Bunlar duyulanabilir şeylerden ayrımı varolurlar yoksa bunların içinde midirler? Bu sorulara verilen cevaplara göre filozoflar çeşitli saflarda yer almışlardır.

Bu ideaların ve bu kavramların birçok farklı düzeyde algılama ve kavrama yetileri bulunmaktadır. İnsanların içinde yaşadıkları düzlemde en yüksek yetiye akıl (ratio) denmektedir. Akıl dediğimiz yeti, bireylerde varolan tümel yapıyı, yani kavramı anlama ve temaşa etme yeteneğine sahiptir. Aklın üstünde anlama yetisi (intelligentia) bulunmaktadır. Bu, ilahi bir yetidir ve akıl ile onun altındaki yetilerin tümünün birden güçlerinin ötesinde yer alır. Tümel olanın özelliklerini aşarak saf formun (ideanın) içeriğini kavrar. Aklın altında imgelem (imaginatio) ve duyu (sensus) yer almaktadır. İmgelem maddi olmayan insan biçimini ifade etmekte; duyu ise maddi görünüm içindeki kılıkla ilgilenmektedir. İnsan ruhu, bedensel olan ile sınırlandırılmış bir yapı olduğundan ancak aklın sınırları içinde kalan bir etkinlik sergileyebilmektedir (Maurer, 1982: 26-27).



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı