İdealizmin Reddiyesi

Russell, felsefe alanında eğitim gördüğü dönemde, Leibniz’in ve Hegel’in metafiziksel görüşlerinden etkilenen bir idealizm anlayışı İngiliz akademisinde hakîm konumdaydı. Russell, A Critical Exposition of the Philosophy of Leibniz başlıklı doktora tezinde Leibniz’in mantık ve dil felsefesinin benimsenmesi, metafiziğinin ise reddedilmesi gerektiğini savunmuştu. 1900 yılında yayımlanan tezinde, Leibniz’in characteristica universalis olarak adlandırılan projesinden söz etmiş, felsefî sorunların Leibniz’in hayalini kurduğu bu ideal dil içerisinde çözümlenebileceğini düşünmüştü.



Russell, eleştirdiği idealist anlayışı içsel bağıntılar doktrini olarak adlandırıyordu. En uç noktasında alındığında bu yaklaşıma göre gerçeklik, tek bir birleşik nesne olarak tasarlanıyordu. Tüm nesneler birbirlerine doğaları ve varoluşları itibariyle bağlıydı. Eğer herhangi bir nesne, tek bir özelliğine bile hâlihazırda sahip oldu- ğu gibi sahip olmasa, bu tüm evrenin varlığını ortadan kaldırırdı. Her şey zorunlulukla ve bir bütün olarak mevcuttu.

Bu yaklaşıma öncelikle Moore karşı çıktı. “Refutation of Idealism” ve “External and Internal Relations” başlıklı makalelerinde, bu doktrine yönelik eleştirilerini sundu. Bu yaklaşımla ilgili olarak Russell da benzer bir sorun görüyordu. Sorun, bir nesnenin bilinebilmesinin nesnenin sahip olduğu tüm bağıntıların bilinmesini gerektirmesiydi. Russell’a göre bu durumda uzay, zaman, sayı ve genel olarak bilimin konusunu teşkil eden nesneler, tam olarak bilinemez hale geliyorlardı.



Bu doktrinin yerine Russell ve Moore, farklı biçimleriyle de olsa gerçekçiliği koyuyorlardı. Dış dünyanın, bizden bağımsız varlığını savunmaksızın, bilimden ve bilimsel ilerlemeden söz edilemeyeceğini düşünüyorlardı. Russell, felsefenin mantığı ve bilimi kullanarak karmaşık felsefî sorunları basit bileşenlerine ayırması gerektiğini savunuyordu. Genel olarak, metafiziksel önermeler bilgimize yeni bir şey katmamaktadır. Öyleyse, Ockham’ın usturasını kullanarak metafiziksel olan kesip atılmalıydı.

Erken dönem gerçekçi yaklaşımlarında gerek Moore, gerekse Russell, gündelik yaşamda karşımıza çıkan nesnelerin varlığına inanmamız gerektiğini düşünüyorlardı. Bunun yanı sıra, soyut nesneler olarak adlandırabileceğimiz sayılar, kümeler, bağıntılar da var kabul edilmeliydi. Son olarak da, düşüncemize konu ettiğimiz herhangi bir nesnenin bir tür varlığı olması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu tür nesneler arasında Pegasus, Fransa’nın günümüzdeki kralı gibi, gerçekte mevcut olmayan nesneler de vardı.



Russell ilk dönemlerde savunduğu bu çokçu ve aşırı gerçekçi yaklaşımı, zaman içerisinde terk etmiştir. Gündelik yaşamda karşımıza çıkan nesnelerin kurucu unsurlarına ilişkin görüşlerini, mantıksal atomculuk olarak adlandırılan bir kuram dahilinde ele almıştır. Matematiğin mantığa indirgenmesi projesinde, Peano’nun ve Frege’nin çalışmalarını ilerletmiştir. Mevcut olmayan nesnelere bir tür varlık atfetme zorunluluğunun, dilin mantığının doğru bir biçimde konulamamasından kaynaklandığını düşünmüş ve kendisinden sonraki analitik gelenek üzerinde, oldukça etkili olan belirli betimleyiciler kuramını geliştirmiştir.

Hazırlayan:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı