Augustinus'un Tanrı ve Yaratılış Anlayışı

Augustinus’un bir diyalog hâlinde kaleme aldığı eseri Soliloquia’da iki temel karakter bulunmaktadır: Augustinus ve akıl. Akıl Augustinus’a sorar: “Neyi bilmek istersin?” Augustinus yanıt verir: “Tanrı’yı ve ruhu bilmek istiyorum.” Akıl yeniden sorar: “Daha fazlasını istemez misin?” Augustinus yanıtlar: “Hiçbir şekilde!” Augustinus’un buradaki yanıtı, onun felsefi anlayışının önemli bir kişisellik içerdiğini göstermektedir. Bu felsefi anlayış, aynı zamanda, kaçınılmaz bir şekilde dinle özdeşleşmiş bir etkinliktir.



Onun için önemli olan insani bilgeliğin doğasına ulaşmaktır. Bu amaç doğrultusunda hareket etmek, aynı zamanda hakikati arzu etmek anlamına da gelmektedir. Hakikate karşı duyulan bu büyük arzu, Augustinus için iman ile bilgi arasındaki ilişkiyi de gözler önüne sermektedir. Augustinus’a göre insan aklı, kendi başına bırakıldığında hakikate ulaştıran bir etkinlik gerçekleştiremez. Bu bakımdan aklın birincil ödevi olan bilmek, inanmaktan sonra gelmelidir. Augustinus, o dönemde etkili olan bir deyişi kullanmaktadır: “İnanmadıkça anlamayacaksın!” Dolayısıyla önce iman etmek, sonra da iman edileni anlamak için çaba göstermek gerekir. Başka kelimelerle dile getirilecek olursa, bilinmesi istenen şeye öncelikle inanmak, onun daha iyi bilinmesine neden olacaktır. Ancak bir kez imanın hakikatlerini kabul ettiğimizde akıl, inandıklarımızı daha iyi anlamak konusunda bize yardım etmek için müdahalede bulunur. On birinci yüzyılda Anselmus bu ideale kendi özdeyişinde şu klasik formülasyonu verecektir: fides quaerens intellectum (aklı arayan iman).



Demek ki aklı terbiye eden imandır ve imanın nesnesi de hakikattir. Hakikatin bir şekilde aklımızda ortaya çıkması, aslında Tanrı’nın da bizim içimizdeki varoluşunu haber vermektedir. Tanrı, Augustinus’a göre hakikatin kendisidir. Hakikatin aklımızda yer alması, onun aynı zamanda içimizdeki varoluşunu anlatmaktadır. Eğer hakikat içimizdeyse o zaman Tanrı da içimizde demektir. Bununla birlikte Tanrı, varoluşundaki özellikler nedeniyle bizi aşan bir yapıdadır. Bu yapı itibarıyla da bizi, akıllarımızı yönetmekte; doğru düşünmenin yollarını göstermektedir. Bu yüzden Tanrı’nın insan aklının ürettiği bir kavram olması imkansızdır. Zira eğer Tanrı aklın ürettiği bir yapı olmuş olsaydı o zaman Tanrı’nın değişikliğe tabi olması gerekirdi; ne var ki Tanrı değişmez bir varoluştur. Tanrı’nın değişmeyen bir varoluşa sahip olması, onun gerçek varlık olmasından kaynaklanmaktadır. Bir isim Tanrı’yı diğerlerinden daha iyi anlatır. Bu isim İncil’in “Exodus” (3:14) adlı kısmında Tanrı’nın kendisi tarafından bize bildirilmiş olan isimdir. Musa O’na ismini sorduğunda O şöyle cevap verir: “Ben neysem O’yum”. Bu cevap, Tanrı’nın, varlığın bizzat kendisi olduğu (Ipsum Esse) anlamına gelmektedir. Platon’un İdeası hiçbir şekilde tek tanrılı dinlerin Tanrı’sı ile özdeşleştirilemez. Bununla birlikte Platon’un felsefesinde de İdeanın, Varlığın kendisi olduğunu söylemek mümkündür. Aradaki söylem benzerliğinden hareketle Yeniplatonculuğun Augustinus’un felsefesi üzerindeki etkisini ve onun üzerinden Ortaçağ felsefesindeki ağırlığını tahmin etmek zor olmayacaktır. Varlığın kendisi olmak, hareketi meydana getiren iki karşıt durumdan birinin söz konusu olması demektir. Varlık’ta henüz meydana gelmemiş olan herhangi bir potansiyel durum olmadığından o, fizik anlamda bir harekete tabi değildir. Dolayısıyla Tanrı’nın Varlık olduğunu söylemek, aynı zamanda O’nun hareketsiz; yani varoluşu bakımından değişmez olduğunu söylemektir. O hâlde Tanrı’nın “Ben neysem O’yum” şeklindeki tarifi, O’ndaki Öz ve Varoluşun bir ve aynı olması anlamına gelmektedir (Maurer, 1982: 12).



Platon’un İdeası ile büyük bir benzerlik gösteren Augustinus’un Tanrı’sı ezeli ve ebedi bir varlıktır. Bu özellik onun en yüksek bir şekilde varolduğunu anlatmaktadır. Bundan dolayı ona benzeyen varoluşların ortaya çıktığı bir dünyadan söz etmek ve bu dünyayı da yaratılış ile ilişkilendirmek gerekir. Zira dünya ve onu algılayan ruh birtakım eksiklikler içermektedir ve bundan dolayı da yaratılmış olmaları gerekir. Yaratılmışların dünyası mutlak şekilde Tanrı’yı yansıtmakta ve onu ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu yansıtma durumu, Tanrı’ya yönelmişlik olarak anlaşılmalıdır. Dünya üzerindeki bütün varoluşlar birtakım eksiklikler içermektedir ve bundan dolayı da değişime tabidirler. Varolanların değişime tabi olmaları, onların varolmak için bir nedene gereksinim duydukları anlamına gelmektedir.

Varolanların kendilerinde akıl sayesinde keşfettiğimiz formlar, Augustinus’a göre, Tanrı’nın zihninde bulunan ezeli-ebedi ideaların geçici yansımalarıdır. Bu yüzden, Tanrı’nın bütün bir evreni ideaları aracılığıyla yarattığını söyleyebiliriz. Tanrı, evreni özgür iradesiyle yaratmıştır. Augustinus’un felsefesinde her ne kadar Yeniplatoncu özellikler bulunduğunu söylesek de, Yaratılış konusunda Yeniplatonculuğun kurucusu olan Plotinos’la anlaşamaz. Zira Plotinos, evrenin zorunlulukla Bir’den türediğini (emanatio=türüm) söylemektedir. Oysa Augustinus için böyle bir zorunluluk söz konusu bile olamaz. Tanrı’nın bir zorunluluktan dolayı eylemini gerçekleştirmesi düşünülemez bir durumdur. Zira O, daha üstünü veya daha iyisi asla düşünülemeyecek bir varlıktır. Bu düşüncesiyle Augustinus, Anselmus’un Tanrı Kanıtlamasındaki temel düşünceyi de üretmiş olur.

Türüm veya Südur (Grekçesi “proodos”, Latincesi “emanatio”) “tüm gerçekliğin bir ve ezeli-ebedi olan yetkin ve aşkın bir varlıktan zorunlulukla çıktığını öne süren metafizik bir öğreti”dir (Cevizci, 1999, Felsefe Sözlüğü: “türüm” maddesi.). Emanatio veya südur, görünen gerçekliğin yapısını ve kökenini, görünen her şeyin kendisinden türediği bir transendent ve mükemmel ilkeye dayanarak açıklama girişimidir. Bu açıklamanın dayandığı görüş Platon felsefesinde ilkece yer almaktadır. Bununla birlikte südurdaki yaratılış düşüncesi Platon’da bulunmadığından, mesele Plotinos’taki tek tanrılı inanç yoğunluğu dikkate alınarak ayrıca değerlendirilmelidir (Edwards, 1967, The Encyclopedia of Philosophy: “emanationism” maddesi).



Augustinus, önemli eserlerinden biri olan De Doctrina Christiana’da (I, vi. 6-vii.7) şunları dile getirmektedir:” ‘Deus’ kelimesi Latince bilen herhangi birisinin kulağına çarptığında, bu kişi, bütünüyle aşkın (excellentissimam) ve ölümsüz bir tür yapıyı (natura) düşünmeye zorlanır. Zira birisi tanrıların Tanrısı hakkında düşündüğünde... öyle bir şekilde düşünür ki, onun düşüncesi daha yükseği veya daha büyüğü olmayan bir varlığa ulaşmaya çabalar.” Tanrı, canlı ya da cansız tüm varolanların üstünde yer alan bir Varlık olduğu için onun bizzat yaşamın kendisiyle ilgili olması gerekir. Bununla birlikte kendi başına yaşam herhangi bir şey ifade etmez. Basit anlamıyla yaşamın kendisine bilgelik eklemlendiğinde tanrısallık artmaktadır. Ne var ki, insandaki bilgelik değişik koşullara göre hareketlilik göstermektedir. Oysa sabit durumdaki bir bilgelik diğer tüm bilgeliklerden daha yüksektir. O halde Tanrı, sahip olduğu durağan bilgelik, sayesinde bilgeliğin en yüksek halidir. Augustinus’a göre Tanrı’nın en gerçek özü onun sonsuzca varoluşudur. Bu yüzden O, en yüksek derecede varolandır (essentia). Bu haliyle Tanrı, değişmez ve kendi kendisiyle özdeş olan Varlık’tır. Bu yüzden bağımsız bir varoluşu bulunmaktadır ve O bir Yaratıcı’dır.

Fizik dünya olarak adlandırdığımız duyulanabilir nesnelerin dünyasında her varolan mutlak anlamda değişime tabidir. Bu yüzden değişime tabi olmayan, öncesiz sonrasız bir Varlığa kendi varoluş nedenleri olarak ihtiyaç duyarlar. Augustinus’a göre Tanrı, evreni hiçlikten akılla ve özgür iradesiyle yaratmıştır. Burada, Augustinus’un Manicilik döneminde sahip olduğu bir düşüncesini hatırlamakta yarar görmekteyiz. Maniciliğe göre karanlık kötülüktür ve maddi olan da, özü itibarıyla
kötüdür. Augustinus’a göre Tanrı sadece varolanları değil, aynı zamanda maddeyi de yaratmıştır. Başka bir deyişle Tanrı, sadece form ile madde arasındaki ilişkiyi kurmamış; aynı zamanda maddeyi de hiçlikten yaratmıştır. İşte sadece bu yüzden madde iyi bir şeydir. Zira, yukarıda da değindiğimiz gibi, Tanrı en yüksek iyidir (Summum Bonum). Tanrı’nın dışında varolan her şey Tanrı’dan gelmektedir. İyi şeylerin sadece en yüksek iyiden geldiklerini kabul edecek olduğumuzda, maddenin de iyi bir şey olduğunu söylemek gerekmektedir.



Dünya yaratılmış olduğundan zaman içinde bir başlangıcı bulunmaktadır. Bu anlayışını Kutsal Kitabın “Genesis” (I. 1) kısmındaki bir alıntı ile destekler: “Başlangıçta Tanrı yeri ve göğü yarattı.” Bu yaklaşım açıkça Hıristiyan dogmasına da uygun bir açıklama getirmektedir. Bununla birlikte, özellikle on üçüncü yüzyılda Aristoteles’in eserlerinin çevirileri ile birlikte gündeme gelen evrenin öncesiz-sonrası z olabileceği düşüncesi ciddi bir şaşkınlık yaratmıştır. Aristoteles’i Kutsal Kitap ile uzlaştırma çabaları o dönem filozoflarının üzerinde en çok durdukları konulardan biriydi. Dünyanın, yaratılış gereği zamanda bir başlangıcının olduğunu düşünen Augustinus’a göre, Tanrı dünyadaki her şeyi bir anda yaratmıştır. Bununla birlikte her şey aynı mükemmellikte ortaya çıkmadı. Bazıları mükemmel olarak yaratıldıkları hâlde bazıları da tohum veya embriyo şeklinde meydana getirildi. “İlk başta dünya oluşmakta olan şeylerin tohumları ile doluydu. Augustinus bunlara Plotinos üzerinden Stoalılardan ödünç alınan bir kavram olan köken ilkeler (rationes seminales) adını vermektedir. Bazı tarihçiler bu anlayışı modern evrim öğretisinin bir sezinlemesi olarak düşünürler. Fakat Augustinus’un, bir türün diğerinden tekamül ettiği düşüncesine sahip olan modern anlamda bir evrim kavrayışı yoktu. Augustinus’un anlayışında Tanrı, her bir türün seminal ilkesini maddeye, zaman içinde ve uygun koşullarda her biri olgunlaşabilsin diye yerleştirmiştir.” (Maurer, 1982: 15.)



Burada seminal ilkeler ile Augustinus’un anlatmak istediği şey, Tanrı’nın bütün bir evren karşısındaki gücünün büyüklüğüdür. Augustinus’ta Tanrı’yı her iş ve eyleminde mümkün olduğu kadar övmek en önemli görevdir. İnsanın ve diğer tüm yaratılmışların etkisini en aza indirgeyecek bu övme, onun bilgi anlayışında da geçerlidir. Ona göre keşfedilmesi gereken bir hakikatler dünyası bulunmaktadır. Bu dünyayı keşfedip kavrayan akıl olmakla birlikte, hakikatin gerçek varoluş nedeni bizzat aklın kendisi değildir. Buradaki asıl neden, akla kendi içindeki hakikati görme gücünü veren zihinsel illuminatio - aydınlanma’dır. Aydınlanmanın kendisi de açık ve kesin bir şekilde ilahi bir eylemdir.

Tanrısal Gerçekliğe Katılma

Tanrı, öncesiz sonrasız gerçeklikleri içinde taşır. Bu gerçekliklerin sağladığı kanıt, Tanrı'nın var olduğunun kanıtıdır. Biz, bilgi edinirken, tanrısal bilgiye katılmaktan başka şey yapmayız. Augustinus, Eflatun' un idealarını, tanrısal bilgelik düşünceleri olarak görür ve “ruh, gözdür, Tanrı da ışıktır “ der. insanoğlunun bu tanrısal gerçekliğe nasıl katıldığını kavramak pek kolay değildir. Bellekten kaynaklanan anımsama, tek başına, bunu sağlamaya yetmez. Plotinos'un yöneldiği ve bu dünyada elde edilecek olan amaç, yani Tanrı gerçekliğini doğrudan sezgi yoluyla görme amacı, ancak birkaç ayrıcalıklı insanın ulaşabileceği bir amaç olarak kalır. ölümlülerin çoğunun düşünceleri, evreni yöneten ulu düşüncelerle doğrudan ilişki içinde değildir; bu düşünceler, ulu düşünceler tarafın dan yaratılmışlardır ve kendilerini yaratılmış olarak bilip tanırlar. in sansı gerçeklik, tıpkı insan varlığının yaratılmamış varlığa, yani Tanrı'ya katılması gibi, tanrısal gerçekliğe katılmaktan başka bir şey değildir. Nitekim, bildiğimiz rasyonel sayılar da, tıpkı bunun gibi, sonsuz sayıların imgeleridir. İnsan zihninin düşünceleri de, bundan Ötürü Tanrı'nın bir bağışıdır. Aklın ışığı, Tanrı' dan gelen bir ışıktır; ama, Tanrı'da ki ışık değildir. Bundan ötürü, düşüncelerimizin hiçbiri, bize Tanrı'yı dolaysız olarak gösterip açıklayamaz; ama her düşüncemiz, taşıdığı olumlu içerik bakımından, Tanrı'ya uygun düşen ve Tanrı'da bulunan, ama bu düşüncenin dile getiremediği-bir biçimde bulunan bir şeyi belirir. Duyusal bilgiden yola çıkan ruhumuz, Tanrı Sözü'nün (Kelâm) aydınlatması sayesinde, tanrısal görünmezliklere kadar yükselir.



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı