Augustinus'un Etik (Ahlak Felsefesi) Anlayışı

Augustinus’un Tanrı ile karşı karşıya kalınan yer olarak belirlediği memoria, aynı zamanda Tanrı’nın yüceliğinin övülmesi için de bir zemin karakterdir. Tanrı’yı, illuminatio eşliğinde araştırma işi aynı zamanda hakikati arama eylemidir.



Dolayısıyla insan hayatı bir yerde hakikatin, yani Tanrı’nın aranması etkinliğidir. Augustinus da, tıpkı öteki Ortaçağ filozoşarında olduğu gibi Tanrı’yı düşüncesinin merkezine yerleştirmekte; O’nunla ilgisi bakımından da diğer varoluşlar merkezin etrafındaki yerlerini almaktadırlar. İnsan, Augustinus’a göre, ruh ve bedenden meydana gelmiştir. Burada, ruhun ne tür bir varoluş sergilediği önem kazanmaktadır. Ona göre ruh, tinsel özellikleri olan bir tözdür. Bu tinsel yapısı ona bizzat ölümsüzlüğü vermektedir. Ölümsüzlük ise, ruhun ilahi hakikatten aldığı payı ve onunla kurduğu ilişkiyi anlatmaktadır.

Augustinus’a göre evren, bizzat Tanrı’nın inayeti ve iyiliği ile yaratılmış olduğundan güzeldir. Bu durum Platon’un dünyası için de aynı şekilde geçerlidir. Gerçi orada Demiurgos, ilkelere olan sımsıkı bağlılığıyla eylemini gerçekleştirdiği için dünya, estetik bir nesne olarak ortaya çıkmıştı. Buradaki güzellik ise doğrudan Tanrı’nın zihninde belirginlik kazanmaktadır. İşte tam bu yüzden Augustinus için insanın akılsal ruhu, güzelliğin ve dolayısıyla iyinin peşinden gitmek zorundadır. Zira bu eylemi gerçekleştirebilecek ve bu iyiyi tüm varoluşuyla takdir edebilecek başka bir yeti yoktur.



İnsanın akılsal ruhunun ilahi hakikatten pay almasında aynı zamanda bir çekim, bir cazibe durumu da söz konusudur. Zira, sadece akılsal ruh değil; fakat aynı zamanda diğer pek çok varoluş da bu hakikatten pay almaktadır. Augustinus’a göre, bu pay alma bakımından herşeyi ve herkesi birarada tutan; merkezdeki Tanrı’ ya yönelten en önemli kavram sevgidir. Evrendeki her şeyin bu sevgi sayesinde bir arada bulunması ve aralarındaki değişik ilişkiler, ortaya bir tür güzellik çıkarmaktadır. Bu güzellik, hiç şüphesiz en güzel olan Tanrı’nın bir yansımasıdır. İşte bu güzelliğin doğasını araştıran ve bu güzellikten yola çıkarak her şeyin nedeni
olan ilkeye gönüllü eğilimin neliği ile ilgilenen disipline etik adı verilmektedir.

Cicero’nun Hortensius adlı eserindeki bir cümle Augustinus’un bütün felsefesine yayılmıştır: “Hepimiz kesinlikle mutlu olmayı isteriz.” Mutluluk, Augustinus’un eserlerinin tümünde merkezde yer almaktadır. De Vita Beata’da (Mutlu Hayat Hakkında) Augustinus, mutluluğun hedefinin iyi olan olduğunu dile getirmektedir. Ne var ki, insanın içindeki bu iyinin pay aldığı en iyi Tanrı’nın bizzat kendisidir ve tam da bundan dolayı, bitimsiz mutluluk demek olan beatitudo sadece Tanrı’da bulunmaktadır. Demek ki erdemli olmanın en önemli göstergesi, insanın sadece iyinin kendisi için en iyiyi arzulaması, amaçlamasıdır. Onu bir kez elde ettikten sonra insan artık başka herhangi bir amaç için çabalamayacaktır (Teske, 2009: :35-36).



Hıristiyan inancına göre (credo) insan, işlediği ilk günahtan dolayı bu dünyaya düşmüştür. Dolayısıyla akılsal yetilerini düzgün bir şekilde kullanamayacak durumdadır. Buna iradesi de dahildir. Bununla birlikte iradesi, en iyiyi amaç olarak edinmek bakımından kaçınılmaz bir şekilde gereklidir. Kendi başına bırakılmış bir irade, tutkularının esiri durumdadır. Augustinus’a göre insanın seçme özgürlüğü (liberum arbitrium) elbette vardır. Ancak insan, bu özgürlüğü, yapması gerekli olan şeyleri yapmak adına kullanamaz. Çünkü insan, ilk günah sayesinde özgürlüğünü kaybetmiştir ve onu yeniden elde etmek için mutlaka Tanrı’nın inayetine gereksinim duyacaktır. Bu gereksinimin şekillendiği ilk aşamada, yukarıda sözünü ettiğimiz sevgi yer almaktadır. Bizzat kendisi sevgi olan Tanrı, bu özelliği sayesinde insanları kendisine doğru çekmekte; böylelikle ahlaki olarak yapılması gerekli olanları yapma gücü insana verilmektedir.

Bu güç, elbette kendi başına bir anlam ifade etmemektedir. Nasıl insan aklı bir tür akılsal aydınlanma olmaksızın kendisinde bulunan ideaları keşfedemiyorsa, benzer şekilde bir tür ahlaki aydınlanmaya da gerek vardır. Zira, düşmüşlükten kaynaklanan bir zayıflık içinde bulunan iradenin, bu aydınlanma olmaksızın iyiyi amaçlaması olanaksızdır. Doğuştan içimizde bulunan ahlak yasası bize Tanrı tarafından verilmiştir. Bu yasanın farkına varmamız için gene Tanrı tarafından verilmiş bir bilincimiz bulunmaktadır. Bu bilinç, Tanrı tarafından belirlenmiş olan ve varoluşsal olarak O’nun altında olan bir bilinçtir. Dolayısıyla, ahlaki olarak neyi yapıp neyi yapmamamız gerektiğini kestirebilmek için Tanrı’nın zihnindeki ezeli-ebedi yasanın, yukarıda belirtilen bilincimizi bir şekilde aydınlatması zorunludur. Bu aydınlatma sonucunda ancak ilahi yasalar ruhumuzda yer etmiş olacaktır. Ahlaki aydınlatmanın ışığı Tanrı’dan geldiği ve basiret, metanet, itidal ve adalet gibi erdemler Tanrı’da bulunduğu için bu erdemlerin etkisi ruhlarımızda izler bırakmakta ve biz de bu izleri takip ederek erdemli davranışlar sergilemeye çabalamaktayız.



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı