Aristoteles'in Ruh Anlayışı

Sofistlere kadarki Yunan felsefesinin ağırlıklı olarak doğa incelemelerine dayandığı, Sofistlerden itibaren ise insanın, gerek düşünmesi, gerek eylemesi gerek ahlaksal ve toplumsal yaşantısıyla felsefenin başlıca inceleme alanlarından biri hâline geldiği belirtilmişti. Sistematik bir düşünür olan ve felsefenin her dalında önemli öğretiler geliştiren Aristoteles’in insanın eylemleri, oluşturduğu sosyal ve siyasi yapılar üzerine düşünmemiş olması elbette bahis konusu edilemez.



İnsan eylemleri ve toplum, site, devlet gibi insani yapılar üzerine geliştirilecek düşünceler, hiç kuşkusuz belli bir insan anlayışı tarafından öncelenmelidirler. Gerek Platon gerek Aristoteles insanı her şeyden önce ruhsal bir varlık olarak düşünmekteydiler. Platon’a göre ruh (psykhe), en çok bize ait olan şeydi kendisinde ruh bulunmayan herhangi bir şeyin iyiliğinden ya da kötülüğünden söz etmek mümkün değildi. O hâlde ahlaki bakımdan iyiden ya da kötüden dem vurulan her yerde, mutlaka bir ruh ya da ruhsallık söz konusu idi. Aristoteles bu genel anlayış bakımından Platon’dan farklı düşünmemekteydi. İnsanın eylemlerinin ve toplum ya da devlet gibi insani yapıların anlaşılabilmesi için önce insanın ne olduğunun belirlenmesi, insan her şeyden önce ruh olduğu için insan ruhunun çözümlenmesi gerekmekteydi.



Aristoteles, kendisinden önceki düşünürlerin, özellikle de Platon’un ruh anlayışını başlıca iki yönden eleştirmiştir. Hatırlanacağı üzere Platon, ruhun üç parçadan meydana gelmiş bir yapı olduğunu düşünmekteydi. Aristoteles’e göre bu tutum, ruhun birliğini tam olarak kavrayamamaktan doğan bir yanılgıdır. Ona göre ruhun farklı parçalarından değil, farklı yetilerinden, güçlerinden (dynameis) söz etmek daha doğrudur. Aristoteles, kendisinden önceki düşünürlerin ruhun bedenle olan özlü ilişkisini de yeterince kavrayamamış olduğunu iddia etmekteydi. Ona göre ruhun bedenden bütünüyle ayrılıp kendi başına bir yaşam sürebileceğini düşünmek doğru değildi. Böylece Aristoteles, Platon’un pek bel bağladığı ruh göçü öğretisine daha baştan kapıları kapatmaktaydı. Aristoteles, bedeni ruhun kendisini dile getirdiği bir araç olarak görmekteydi (Guthrie, 1999: 143-144). Aristoteles’in bu konudaki düşüncelerini madde ile form arasındaki ilişkiye dair görüşleriyle paralel biçimde düşünmek mümkündür. O da tıpkı Platon gibi, ruhu daima forma, ideaya benzer bir yapı olarak görmekte, bedeni de doğal olarak maddeyle eşleştirmekteydi. Nasıl ki form ile maddenin asla ayrı olmadıklarını, birbirlerine bağlı bulunduklarını iddia ediyorsa ruh ile bedenin de daima bir arada bulunduklarını savunmaktaydı. Bu tabloya bakıldığında Aristoteles, ruhu son kertede atomlarla açıklayan Demokritosçuların aksine, onun maddeden büsbütün farklı bir yapıda olduğunu kabul etmekte, bu bakımdan Platoncuların safında yer almaktaydı. Ama Platoncuları n aksine onu bedenden ayrı görmemekte, madde ile form arasında kurduğu ilişkiyi ruhla beden arasında da kurmaktaydı. Aristoteles’e göre ruh, bedenin edimselleşmesinden, bedende gizil olan ruhsallığın açığa çıkmasından başka bir şey değildir. Öte yandan Aristoteles, tıpkı Platon gibi ruhu bir hareket ilkesi olarak görmüş ve maddenin hareketini forma bağladığı gibi bedenin hareketini de ruha bağlamıştır. Bu özellikleriyle ruh, bedenin hareketinin kaynağı, bedenin nihai nedeni ve gerçek tözü olmaktaydı (Copleston, 1997: 64). Bu anlayışta beden ve ruh, Platon’daki gibi iki ayrı töz değil, ama tek bir tözün ayrılmaz ögeleridir. Öte yandan ruh, hareket ilkesi olmasının yanı sıra bilmeye yetili tek yönümüzdür ve bu özelliğiyle akıl sahibi varlıklar olmamızın da nedenini oluşturur (Ross, 2002: 158-159). Ama bilme ve düşünme ruhun sadece bir yönüdür ve bu yön insana özgüdür. Oysa Aristoteles, ruhu sadece insana özgü bir şey olarak görmemekteydi. Ona göre canlı olan her varlık, bir ruh ve bir bedenden oluşan bir birliktir ve insanlarda olduğu gibi bitkilerde ve hayvanlarda da ruhsallık vardır. Bitkiler ve hayvanlar yapısal olarak insandan çok farklı olduklarına göre onlardaki ruhsallık insandaki gibi bir ruhsallık olmasa gerektir. O hâlde bitkilerde ve hayvanlarda ruh nasıl bir görünüm kazanır?



Bitkiler ve hayvanlar üzerine yaptığı incelemeler Aristoteles’in doğa araştırmalarında önemli bir yekün tutar ve Antik çağda bu alanda belki en ayrıntılı çalışmaları yapmış düşünür de odur. Aristoteles canlılar âlemini, evrendeki amaçlılığın, erekselliğin en açık biçimde görüldüğü alan olarak görmekteydi (Weber, 1993: 81). Canlıların kendi başlarına hareket edebiliyor olmaları, Aristoteles’i onlarda da bir tür ruhsallık bulunduğunu düşünmeye sevk etmiştir. Aristoteles ruhsallığın doğa alanındaki görünümlerini birbirleri üzerinde yükselen üç aşamaya ayırmış ve bu aşamaları bitkilerden insanlara kadar tüm canlılara uygulamıştır. Bu anlayışa göre ruhun kendisini ilk belli ettiği düzey beslenme ve üreme gibi temel işlevlerdir. Tüm canlılar beslenmeye ve üremeye doğal bir eğilim duyarlar ve bu yüzden bitki gibi basit ve aşağı canlı türlerinde ruh sadece beslenme, üreme gibi işlevlerle kendisini açığa vurur. Ama bu işlevler daha karmaşık yapıdaki gelişkin canlılarda da bulunur ve ruhun daha üst düzeydeki özelliklerinin de taşıyıcısı olur. Aristoteles buna “besleyici ruh” ya da “beslenme ruhu” (to threptikon) adını verir.

Bunun hemen üzerinde duyum özelliği bulunur ki bu hayvan ve insan gibi üst düzey canlılarda bulunur. Göz ve kulak gibi duyu organlarının işlevlerini de içeren gelişkin formda bir ruhsallıktır. Ruhun bu ikinci düzey dışavurumuna “duyusal ruh” ya da “duyum ruhu” (to aisthetikon) denir. Duyusal ruh, beslenme ruhundan bağımsızdır ama daima onunla birlikte bulunur. Bir insanın ya da hayvanın duyusal ruha sahip olup da beslenme ruhuna sahip olmaması düşünülemez. Ruhun en üst ve en gelişkin formu olan “akılsal ruh” ya da “akıllı ruh” (to dianoetikon) ise sadece insana has bir ruhsallıktır. Gerçi Aristoteles’e göre hayvanlarda da ilkel düzeyde de olsa bir akıl bulunur. Örneğin; bir köpek sahibini tanır, kendi adını bilir. Hatta Aristoteles’e göre hayvanlar geçmiş deneyimlerinden sonuçlar çıkararak bu sonuçlara göre eyleyebilir. Ama hayvan, örneğin bir masaya baktığında karşısında herhangi bir nesne durmaktadır ve hayvanın masayla olan ilişkisi hiçbir zaman önünde duran masanın ötesine geçmez. Hayvan tek tek masaların tümünde birden ortak olan masa tümelliğine, kavramına sahip değildir. Oysa Aristoteles’e göre düşünce, kavramların, tümellerin bilgisiyle başlar. Bu yüzden düşünce, sadece insana has bir ruhsallıktır ve onu diğer canlılardan ayırır (Jones, 2006: 352-359). Aristoteles’e göre insan, bu özelliğiyle doğanın izlediği nihai erektir. Doğa bitkiler ve hayvanlardan geçerek insanda bir anlamda, şaheserini meydana getirmiş olur (Weber, 1993: 82). Nasıl ki duyusal ruh daima beslenme ruhu ile birlikteyse ve onun tarafından taşınmaktaysa akılsal ruh da daima duyum ruhuyla birliktedir ve onu gerektirir.



Aristoteles bitkilerde ve hayvanlarda da ruh bulunduğunu düşünmekteydi. Beslenme ruhu, bitkilerde, hayvanlarda ve insanlarda ortak olarak bulunurken duyusal ruh hayvanlarda ve insanlarda, akılsal ruh ise sadece insanlarda bulunmaktadır.

Aristoteles ruhun akılsal yanıyla da uzun uzadıya ilgilenmiş, bu konuda önemli görüşler ileri sürmüştür. Ona göre ruhun akılsal yanı da kendi içinde edilgin (pasif) akıl (nous pathetikos) ve etkin (faal) akıl (nous poietikos) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Edilgin akıl, bedensel duyularımız, algılarımız, izlenimlerimiz yoluyla sonradan elde ettiğimiz bilgilerimizi içerir. Daima bedenle bir arada olan ve başlangıçta tıpkı şekilsiz ilk madde gibi biçimlenmemiş, boş durumda bulunan edilgin akıl, beden yok olup gittiğinde yok olacak ölümlü bir yapıdır. Etkin (faal) akıl ise Tanrı’yı, tanrısal olanı, özü, soyut kavramları, tümelleri kavramamızı sağlayan saf akıldır. İşte bu akıl bedenden, bir biçimde, ayrı düşünülebilir ve bedenin bir işlevi olarak görülemez. Maddi olmayan, ölümsüz, duyulardan ve algıdan bağışık bir yapıdır. Ruhtan önce de mevcuttur. Bütün bu özellikleriyle faal akıl, tanrısal aklın bir parçası, uzantısı gibi görünmektedir. Nitekim kimi yorumcular Aristoteles’in faal aklını Tanrı ile özdeşleştirmiş ve insan akıllarının tümünü tek bir tanrısal aklın uzanımları olarak görmüşlerdir (Weber, 1993: 84).

İnsan kendisinde bulunan bu ölümsüz, tanrısal akıl sayesinde hayvanla Tanrı arasında bir yerde durmaktadır. Bedeniyle doğanın ve hayvanlar dünyasının bir parçasıyken kavramsal ve soyut olanı düşünmesine imkân veren faal aklı ile de doğadan ve hayvanlar dünyasından ayrı bir yerde durur. Aristoteles’in ahlak anlayışına konu olan insan, işte böyle çift yönlü bir varlıktır. Aristoteles’in akıl anlayışını aynı zamanda bir teorik-pratik akıl ayrımı doğrultusunda incelemek de mümkündür. Soyut disiplinlerle metafizik, matematik ya da geometri ile ilgilenen teorik aklın tersine pratik akıl, eyleyen, eylemde bulunan varlık olarak insanın ahlaki davranışlarını atfettiğimiz yapıdır. Teorik aklın ilkesi düşünce iken pratik aklın ilkesi arzu, istek ya da istemedir (irade). Düşünce bize bir şeyin arzu edilir ya da edilmez bir şey olduğunu söyler ve arzumuz da o şeyin peşinden koşar ya da o şeyden geri durur. Aristoteles insanın eylemlerinin, temelde böyle bir süreçle ortaya çıktıklarını savunmuştur (Arslan, 2007: 227-228).



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı