Anselmus'un Ahlak Felsefesi ve Ahlak Anlayışı

Anselmus’un kendi başına bir ahlak anlayışı ortaya koyup koymadığı sorusu tartışmalı bir sorudur. Onun bir ahlak teorisi üretmediğini ileri sürenler, çalışmalarının felsefi olmaktan çok dinî olduğunu; dolayısıyla da bağımsız bir ahlak teorisi oluşturacak düşünceler üretmediğini söylemektedirler. Ne var ki Anselmus’un düşüncelerinde ahlak felsefesi temelinde irdelenebilecek epeyce malzeme bulunmaktadır. Doğal olarak bu malzemelerin gerçekten ne anlama geldiğini ve nasıl irdelenmesi lazım geldiğini iyi bir şekilde kavramak için öncelikle onun hakikat anlayışına bakmak gerekir.



Diğer pek çok konuda olduğu gibi, Anselmus’un hakikat hakkındaki görüşleri de Augustinus tarafından etkilenmiştir. Tıpkı Augustinus gibi Anselmus da hakikatin bir başlangıcı ve sonu olmadığını dile getirmektedir (De Veritate 1). Böyle başı ve sonu olmayan bir hakikat de elbette hakikatin kendisi olan Tanrı’yla özdeş olmaktadır. Evrendeki her şeye ilişkin olarak kurulabilecek önermelerin tümündeki hakikat en kesin bir şekilde Tanrı tarafından bilinmektedir. Bu yüzden de bu önermelerdeki hakikat ebedidir ve Anselmus hakikati önermelerdeki doğruluk (rectitudo) temelinde anlaşılır hâle getirmektedir. Anselmus gibi gerçekçi bir filozofun hakikati sadece önermelerdeki doğrulukla ilişkilendirmesi elbette düşünülemez. Doğruluk aynı zamanda irade, düşünce, eylem ve şeylerde de söz konusudur.

Doğruluk, herhangi bir duyunun nesnesi olmadığı için de “sadece akıl tarafından algılanabilir” olarak tarif edilmektedir. İçinde yaşadığımız dünyayı yöneten tek bir hakikat vardır ve o da Tanrı’dır. Bu bakımdan önermelerin doğruluğu veya önermelerdeki hakikat düşüncenin hakikatine, düşüncedeki hakikat şeylerdeki hakikate, şeylerdeki hakikat de Tanrı’ya yani mutlak hakikate dayanmaktadır. Bu açıklamadan sonra Anselmus’un Tanrı kanıtlamasında anlatmaya çalıştığı durum daha net olarak kavranılır olmaktadır (Maurer, 1982: 55).



De Veritate adlı eserinde (12) belirttiği gibi hakikat (veritas), doğruluk (rectitudo) adalet birbirleriyle değiş tokuş edilebilir kavramlardır. Buradaki adalet teriminin Anselmus için özel bir önemi bulunmaktadır. Zira adalet, iradenin doğruluğu ile yakından ilgilidir. İrade düzgün (dürüst) bir yönelim içindeyse doğruyu/hakikati bulan bir eylem ortaya çıkmış olmaktadır. Dolayısıyla iradenin özgürlüğü doğruluk veya dürüstlükle yakından ilişkilidir. İradedeki bu özgürlük ise, doğruluğu veya dürüstlüğü sadece kendisi için isteme durumudur.

Anselmus’a göre iradenin üç anlamı vardır. İrade her şeyden önce isteme gücü veya yetisi anlamına gelmektedir. İkinci olarak irade, isteme gücünün eğilimi veya etkilenimi olarak anlaşılabilir. İradenin üçüncü anlamı ise isteme eylemidir. Bu eylemlerden bir tanesi, kendisi bir yargı (judicium) olan tercihte bulunma veya karar almadır. Burada devreye bilgi girmektedir. Zira herhangi bir şeyi tercih edip etmeme, aklın işleyişine uygun bir eylemde bulunmayı gerektirmektedir. Bu bakımdan seçme ve irade ile akıl arasında bir paralellik söz konusudur (Maurer, 1982: 56-57). İrade bu bakımdan bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte o, herhangi bir güç değildir. İrade her zaman ahlaki olarak doğru kabul edilen şeyleri tercih etmek için kullanılan bir güçtür. Anselmus’a göre elbette her zaman ahlaki
olarak düzgün tercihlerde bulunmayabiliriz. Ancak irademizdeki bu özellik her zaman yerinde durmakta ve bizi bir sonraki eylemimiz için uyanık olmaya çağırmaktadır. Gene de irademiz her zaman günahı da tercih edebilir.



Burada Anselmus dikkat çekici bir durumu işaret etmektedir. İrademizin şu veya bu tercihte bulunması ve günahı bile seçebilmesi, onun özgürlüğüyle bağlantılı olarak düşünülmemelidir. Zira günah işleme ile özgürlük arasında bir bağ kurulabilseydi, Tanrı ve meleklerin özgürlüğünden söz edemez duruma düşmüş olurduk. Oysa Anselmus’a göre Tanrı, herkesin sahip olduğu özgürlükten daha büyük ve mükemmel bir özgürlüğe sahiptir. Bu yüzden Anselmus, ünlü eseri De Libertate Arbitrii (Seçme Özgürlüğü Hakkında)’de özgürlüğü “iradenin, bizzat doğruluğun kendisi için doğruluğu devam ettirme gücü” şeklinde tarif etmektedir. Bu yüzden gerçek anlamda özgür bir insanın bencilce bir harekette bulunması, doğrudur diye bencilce bir tercih yapması düşünülmeyecek bir davranıştır (Maurer, 1982: 57).

Anselmus’un ahlak anlayışı, büyük ölçüde ilahi dayanakları olan bir anlayış sergilemektedir. Anselmus, Tanrı’nın hüküm sürdüğü insan aklına boyun eğerek özgür bir iradenin gerçekleşebileceğini düşünmektedir. Akıl, zaten en başından itibaren ilahi egemenliği kabul ettiğinden özgürlüğün de ilahi otoriteye uygun bir biçimde ortaya çıkması kaçınılmazdır. Anselmus’a “Skolastisizmin Babası” adı verilmiştir. En yoğun tartışmalarda bile aklın ve düzgün düşünmenin önemini yansıtan bir ciddiyet içinde olmuştur. En büyük özelliği ise Augustinus’tan devraldığı anlayışla inşa ettiği Tanrı kanıtlaması olmuştur.



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı