Albertus Magnus'un Bilgi Felsefesi ve Bilgi Anlayışı

Albertus Magnus da asıl olarak Platon ile öğrencisi Aristoteles arasında bir uzlaşma aramıştır. Bu uzlaştırma arayışının en yoğun olduğu nokta, her iki filozofun da bilgi anlayışıdır (Maurer, 1982: 156). Bununla birlikte Albertus Magnus’un bir Platoncu olmaktan çok bir Peripatetik olduğunu söylememiz gerekir. Daha doğru bir ifadeyle dile getirilecek olursa, Albertus Magnus kendisini bir Aristotelesçi olarak görür. Bu anlayışı, kendisinden sonra felsefe sahnesinde yer alacak öğrencisi Thomas Aquinas’ı da derinden etkilemiştir (Marenbon, 2007: 232-233). Gene de ondaki Yeniplatoncu unsurları hesaba katmaksızın bütün bir felsefesini sağlıklı bir şekilde değerlendirmenin olanağı yoktur.



Hem Platon’un hem de Aristoteles’in bilgi anlayışlarındaki en temel kavram ruh kavramıdır. Albertus Magnus, “ruhun kendisini dikkate alacak olursak Platon ile, bedeni canlandıran form olarak ruhu ele alacak olursak da Aristoteles ile hemfikiriz” demektedir (Maurer, 1982: 156). Bu yaklaşımlar içinde elbette, gerek Platon’un gerek Aristoteles’in yorumcularının düşünceleri de önem taşımaktadır. Aristoteles yorumcuları içinde en önemlisi olarak karşımıza çıkan İbn Rüşd, Albertus Magnus’un felsefesinde önemli bir kimlik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bazı eserlerinde İbn Rüşd’e karşı olmasına rağmen bazı eserlerinde tam bir İbn Rüşdçü olmaktadır. Özellikle, Aristoteles’in De Anima’sından hareketle dile getirilen etkin aklın bütün insanlarda ortak olup olmadığı sorunu, burada önemli bir hareket noktası olarak belirmektedir.

Albertus Magnus, insanın ruh ve bedenden meydana geldiğini söylemektedir. Ruhun bedenle olan ilişkisi doğal bir ilişkidir. Bununla birlikte, ruhun özü diyebileceğimiz yapı göz önüne alındığında, ruhun cisimsiz bir töz olduğu açıktır. Bu yüzden ruh kendinde tamamlanmış ve maddeden bağımsız bir karakterdedir. Bu yüzden Albertus Magnus, ruhun yalın anlamda akıldan ibaret olduğunu ileri sürmektedir. Ruh, duyu organlarını kullanarak fizik dünya ile bir ortaklık kurmaya çalışmaktadır. Bu durum, ruhun maddi olana bağımlı biçimde iş gördüğü gibi bir yanılsama üretebilir; ne var ki akıl özü gereği maddeden ayrıdır (Maurer, 1982: 157).



Ruh, hemen yukarıda dile getirdiğimiz gibi ruhsal bir töz olduğundan yalın anlamda bir formdur. Başka kelimelerle ifade edecek olursak, ruh Tanrı’nın özel bir yaratmasıdır ve bundan dolayı onun içeriğinde maddi olana yer yoktur. Ruhun özel bir çeşit madde barındırdığı düşüncesi, daha önce dile getirdiğimiz gibi, Bonaventura tarafından ileri sürülmüştü. Albertus Magnus bu düşünceyi kesin bir dille reddetmiştir (Maurer, 1982: 157).

Albertus Magnus’a göre ruhta iki kısım bulunmaktadır. Bunlardan ilki edilgin, ikincisi de etkin olandır. Her bir ruhta bu şekilde etkin ve edilgin akıllar bulunmaktadır. Yukarıda dile getirdiğimiz gibi, Albertus Magnus, etkin aklın bütün insanlar için ortak olmadığını, her insanın bizzat kendi etkin aklına sahip olduğunu düşünmektedir. Bu etkin akıllar Tanrı’nın aklından türemiş olan akıllardır. Bu yüzden, etkin akıllar, aracılıklarıyla bizim anlama ediminde bulunduğumuz ilkeleri aydınlatan ışıklardır. Bu ışıklar, doğal olarak, en ilahi ışık olan Tanrı’nın ışığından pay alan yapılardır.



Ruhta aynı zamanda bir de edilgin akıl bulunmaktadır. Bu akıl, ruhun maddi olanla iç içeliğinden dolayı bizde olan bir yapı değildir. Ruhta edilgin bir aklın olması nın nedeni, ruhun bilgiyi kabul eden bir özelliğe sahip olmasından başka bir şey değildir. Akıl, iki farklı şekilde bilgi elde etmektedir. Albertus Magnus’a göre, fizik ve matematik nesnelerin bilinmesi, aklın duyular ile imgeleme dönmesi sonucunda ve bir tür soyutlama ile mümkündür. Bununla birlikte metafizik veya ilahi nesnelerin, bilgisi duyular üzerinden ve soyutlama gerçekleştirilerek elde edilemez. Soyutlama aracılığıyla elde edilen bilgi, Tanrı’nın aydınlatıcı yardımı olmaksızın gerçekleştirilemez. Yani, etkin akıl, tek başına, fizik dünyanın gerçeklerini bilemez. Böyle bir bilme için mutlaka Tanrı’nın kendi ışığı ile aydınlatılmış bir etkin akıl gereklidir (Maurer, 1982: 158; Marenbon, 2007: 234).

Albertus Magnus’a göre bilgi, duyulanabilir nesnelerden ilahi aydınlanmaya doğru giden bir süreklilik göstermektedir. Bu süreklilik içinde etkin aklın işlevi, Tanrı’dan aldığı ışığı, fizik nesnelerdeki maddi olanı soyutlamak için kullanması- dır. Bu kullanımın gerekliliği, ruhun bir beden içinde bulunmasından gelmektedir. Ruh, bu dünyaya ilişkin bilgiyi ancak duyular aracılığıyla elde edebilir. İnsanın nihai amacı, gerçekten aydınlanmış bir akla sahip olmaktır. Bu, aynı zamanda Tanrı sal ışıkça kutsanmış bir akıl anlamına da gelmektedir. Zira ancak bu kutsanmışlı k aracılığıyla akıl, Tanrı’nın bilgisine yükselebilir ve ancak o bilgi aracılığıyla insan kendi bitimsiz mutluluğunu elde edebilir (Maurer, 1982: 159).



Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı