Ravendi (Ebü'l-Hüseyin İbnü'r-Râvendi) Kimdir?

Ravendi, Fars İslam âlimi, filozof ve yazardır.



İslam topraklarında yaşamış dehri filozoflardandır. Dehriyyun, İslâm felsefesindeki materyalizm anlayışıdır. Onun görüşlerine göre madde sonsuzdur. (Ezeli ve ebedidir) Yani yoktan var edilmemiştir, yaratılmamıştır. Her şey zaman içinde kendi kendine var olmuştur. Dolayısı ile bir yaratıcı yoktur. Zamanın kendisi Tanrı'dır. Birey çok çalışarak peygamber olabilir.



İran’ın Ravend kentinde doğdu, İsfahan’da öldü. Adı kimi kaynaklarda İbn Ravendi olarak geçer. İslam inançlarına aykırı düşünceler ileri sürdüğünden “zındık” diye nitelenmiş, yaşamıyla ilgili bilgi verilmemiştir. Önce Şii inançlarını benimsedi, Şii kelâmı konusunda çalışanlar için kaynak niteliği taşıyan yapıtlar yazdı, sonra Anadolu-Yunan filozoflarım inceleyerek kendine göre bir atom anlayışı geliştirdi. İslam düşüncesinde Dehriyyun (Maddecilik) adıyla anılan çığırın kurucusu olan Ravendi, yalnız maddenin (heyûlâ) gerçekliğine inanmayı savundu. Bütün felsefe sorunlarına maddeci ve us ilkelerine dayak bir yöntemle çözüm arayan Ravendi, evren, Tanrı, insan, bilgi, yaratılış, us, ölüm ve tin konuları üzerinde durdu.

Horasan’ın Merverrûz şehrine bağlı Rîvend köyünde dünyaya geldi. Ancak muhtemelen İsfahan’ın köylerinden Râvend’de doğduğu yolundaki yanlış bir rivayetten dolayı Râvendî nisbesiyle tanındı. İbnü’l-Cevzî onu Rîvendî olarak anan müelliflerin ilkidir (el-Muntaẓam, VI, 99). Hayatının en önemli dönemini Bağdat’ta geçirdi. Buraya gelişinde Mu‘tezile fikir çevreleriyle yakın temas kurduysa da daha sonra bu çevreyle arası bozulunca bir kısmı Şiî karakterli, bir kısmı mülhidlik sayılan görüşleri yüzünden aleyhinde şiddetli bir kampanya başlatıldı. Birbirinden çok farklı fikir akımlarının katıldığı bu kampanya sebebiyle İslâm düşünce tarihinde İbnü’r-Râvendî adının ilhâd kavramıyla âdeta özdeşleşmiş olduğu görülmektedir. İbnü’r-Râvendî’nin ölümü hakkında 243 (857) ile 301 (913-14) yılları arasında değişen farklı tarihler verilmektedir (Mes‘ûdî, VII, 237; İbnü’l-Cevzî, VI, 99; İbn Hallikân, I, 94; Yâfiî, II, 144; Keşfü’ẓ-ẓunûn, II, 1423).

Henrik Samuel Nyberg, geç tarihlerin doğru olduğunu kabul etmiş (Hayyât, neşredenin girişi, s. XXXI-XXXIV), Paul Kraus bunun aksini savunmuş (Abdurrahman Bedevî, s. 146 vd.), Georges Vajda da Kraus’a katılmıştır. Abdülemîr el-A‘sem ise Mes‘ûdî’nin verdiği erken tarihi kabul etmiş görünmektedir (Târîḫu İbni’r-Rîvendî el-mülḥid, s. 312). İbnü’r-Râvendî ile aynı dönemde yaşamış olan Mu‘tezile âlimi Ebü’l-Hüseyin el-Hayyât (ö. 300/913 [?]) el-İntiṣâr adlı reddiyesinde ondan söz ederken geçmiş zaman kipini kullanır, fakat ölümüyle ilgili bilgi vermez. el-İntiṣâr’ın 269’dan (882-83) sonra yazıldığı anlaşılmakta, burada İbnü’r-Râvendî’nin tartışmalara konu olan Kitâbü’d-Dâmiġ adlı eserinin adı geçmemektedir. Buna göre müellif Kitâbü’d-Dâmiġ’i 269’dan sonra yazmış olmalıdır. Ayrıca İbnü’r-Râvendî’nin, Basra’da iken kendisinden on yaş büyük olan Müberred’den Kitâbü’l-Muḳteḍab’ını okuduğu, bu eserin ise 269’dan sonra yazıldığı yolundaki bilgiler de onun bu tarihten sonra öldüğünü göstermektedir. İbnü’r-Râvendî’nin, Abbâsî’nin işaret ettiği üzere seksen yaşına ulaşmış olması daha güçlü bir ihtimal olarak görünmekte, dolayısıyla Kâtib Çelebi’nin verdiği 301 (913-14) tarihinin doğruluğu ağırlık kazanmaktadır (Ess, XXVII [1978], s. 8-9).



Ravendi’nin düşünce dizgesinde eski İran inançlarıyla uzlaştırılmak istenen bir anlayış görülür. Ona göre inancın kaynağı ustur, usa aykırı gelen düşünceler bile usun ürünüdür. İnsan usunu gerektiği gibi kullanamadığından tutarsızlıklara sürüklenmiştir. Bir doğa varlığı olan insan yaratılmamıştır, onda doğaüstü bir nitelik de yoktur. Doğaüstü sanılan varlıklar duyu verilerinden oluşmuştur. Yapı bakımından insanla özdeş olan evrende doğaüstü bir güç bulunamaz. İnsan bir us varlığıdır, bu nedenle bütün davranış ve eylemlerinde us ilkelerine dayanması gerekir.

Us, insanda, zamanla oluşan, biçimlenen doğal bir yetidir, bütün gerçeklerin ve doğruluğun ölçüsüdür. Usla bağdaşmayan bir düşünce, bir kanı saçmadır. Peygamberlerin işleri us ilkelerine aykırı düştüğünden birer kandırmacadır. Usun düzenli çalışması gövdenin sağlıklı oluşuna bağlıdır. Bu durum da usun doğal bir gelişme sonucu oluştuğunu, gövdeden ayrı bir varlık olmadığını gösterir.

Genç yaşta Bağdat’a gelen İbnü’r-Râvendî buradaki Mu‘tezile kelâmcılarıyla önceleri iyi geçinmiş, hatta eleştiri ve tartışma yeteneğiyle onlar arasında saygın bir yer edinmiştir. Fakat daha sonra Mu‘tezile aleyhine tavır koymasında, Câhiz’in Fażîletü’l-Muʿtezile adlı eseriyle âdeta resmîleştirdiği bu mezhepteki Şiî aleyhtarlığının rolü olmuştur. Josef van Ess’e göre, özellikle Sümâme b. Eşres ve Bişr b. Mu‘temir’in Halife Me’mûn’un Merv’deki sarayında bulunmalarından itibaren Mu‘tezile mezhebi Horasan’da da örgütlenmeye başlamıştı. Bağdat Mu‘tezilesi’nden farklı olarak Horasan çevresi muhtemelen bir Şîa-Mu‘tezile ittifakını temsil ediyordu. İbnü’r-Râvendî ise Bağdat’ta bir Mu‘tezile kelâmcısı olarak isim yaptığında bile Şiîliğe sempati duyuyordu. Ebü’l-Hüseyin el-Hayyât, İbnü’r-Râvendî’nin Mu‘tezile ile iyi ilişkilerinin son döneminde insanların mallarını kendisine haram sayan bir akımın görüşlerini gençlere telkin ettiğini, küfür ve ilhâdının sonradan ortaya çıktığını yazmaktadır. Hayyât’a göre bu gelişme üzerine Mu‘tezile onu dışlayınca kendisini kabul edecek başka fırka bulamadığı için Râfizîler’e katılarak onların riyâset doktrinlerini destekleyen Kitâbü’l-İmâme’yi kaleme almıştır (el-İntiṣâr, s. 77). Hayyât’ın sözünü ettiği akımı benimseyenler, herhalde Bağdatlı zâhidler olarak andığı bir kısım Şiî zâhidleridir (a.g.e., s. 72-73) ve bu grup, nübüvvet ve imâmet konusunda sapık ve aşırı görüşlere sahiptir. Nitekim İbnü’n-Nedîm, İbnü’r-Râvendî’ye Fesâdü’d-dâr ve taḥrîmü’l-mekâsib başlıklı bir eser nisbet etmektedir (el-Fihrist, s. 217). Yozlaşmış bir toplumda mal edinme ve biriktirme gayretlerini kendilerine yasaklayıp zühd hayatını seçmek suretiyle yozlaşmaya karşı tavır alan Mu‘tezilî-Şiî zâhidler, Hayyât’ın yer aldığı Bağdat Mu‘tezile çevresi tarafından aşırı bir grup olarak algılanmış olmalıdır. Bilhassa Ebû Hafs el-Haddâd adlı bir Şiî zâhidin İbnü’r-Râvendî’nin bu yoldaki düşüncelerini yönlendirdiği tahmin edilebilir; zira bu kişi Hayyât’ın belirttiği gibi İbnü’r-Râvendî’nin hocalarından biriydi. Hayyât onun hocaları ve selefleri arasında Ebû Îsâ el-Verrâk, Ebû Şâkir, Nu‘mân, İbn Tâlût gibi müfrit Şiî kelâmcıları da saymakta, İbnü’r-Râvendî’nin Mu‘tezile’ye saldırmasının temelinde bunların intikamını alma duygusunun yattığını söylemektedir (el-İntiṣâr, s. 73, 103-104). Bu kişilerin gerçekte zındık (senevî) ve mülhid oldukları, Müslüman görünüp asıl inançlarını gizledikleri yolunda yaygın bir kanaat vardı (İbnü’n-Nedîm, s. 401).



O dönemde Horasan yöresinin Tâhirîler’in yönetimi sebebiyle Şiî fikirlerin gelişmesine uygun bir ortama sahip olmasına karşılık Bağdat hilâfetinin Şiî-Râfizî aleyhtarı bir tavrı benimsemiş olması, iki bölgenin ilim ve fikir adamları arasında bir kutuplaşmaya yol açmış ve başlangıçtaki Mu‘tezile-Şîa uzlaşmasını zedelemiştir. Nitekim Câhiz’in Fażîletü’l-Muʿtezile adlı bir eser yazarak Şiî fikirlerine saldırması söz konusu kutuplaşmanın bir neticesi sayılabilir. İbnü’r-Râvendî, Şîa lehine bu tavra karşı tepki gösterirken Mu‘tezile’ye ait bütün alâka ve sempatilerinin yok olduğunun işareti olan Faḍîḥatü’l-Muʿtezile’yi yazacak kadar ileri gitmiştir.

Bilgi sorununu duyu verilerine dayanarak açıklayan Ravendi’ye göre, yaşanan olayların dışında bilinecek bir varlık yoktur. Bilgi duyularla sağlanan izlenimlerin us ilkelerine göre düzenlenmesiyle biçimlenir. Dinlerin bilgi diye niteledikleri veriler, duyularla kazanılmadığından gerçek değil, birer boş sanıdır. Bu nedenle dinsel alanın bilgi sorunuyla bağlantısı yoktur.

Dinlerin gerçek bir varlık olarak niteledikleri Tanrı soyut bir kavramdır, insan düşüncesinin zamanla oluşmuş bir ürünüdür. Evrende tanrısal bir nesne, tanrısal bir erk yoktur. Tann’nın gerçekliğini ileri süren bütün peygamberler de birer insan olduğundan, yanlış ve usla bağdaşmayan sanılara kapılmışlar, var olmayanı var olan gibi göstermişlerdir. Tanrı olmadığı gibi tanrısal kayra, cennet, cehennem, yargı günü, ölümden sonra dirilme, geleceği önceden bilme, fal hepsi gerçek dışıdır. Ölüm doğal bir olaydır, gövdeyi kuran özlerin dağılmasıdır. Bu nedenle ölümsüzlük de söz konusu değildir. Evrende her nesne değişir, dağılır, yeniden birleşip bütünlenebilir. Olduğu gibi kalan, ölümsüz olan yalnız evren denen bütündür.

Ravendi’ye göre tin de gövdenin doğal yaşama gücüdür, bağımsız bir varlık, bir töz değildir. Bu konuda dinlerin ileri sürdüğü düşünceler yanlıştır. Tin olmadığına göre tinsel evren de yoktur. Yaratılış olayı da insan düşüncesinin ürünüdür, çünkü ne yokluktan varlık, ne varlıktan yokluk çıkar.

Ravendi’nin, özellikle din çevrelerinde, büyük bir tepkiyle karşılanan düşünceleri İslam Maddeciliği’nin gelişmesine olanak sağlamış, us ilkelerine dayalı görüşlerin yayılmasını kolaylaştırmıştır. Aristotelesçilik, Platonculuk, Yeni-Platonculuk ve Tinselcilik gibi felsefe akımlarının karşısına, eleştirici bir yöntemle, çıkan Ravendi, Demokritos’tan kaynaklanan Atomculuk’un İslam ülkelerinde tutunmasına katkıda bulunmuştur.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı