İslam Felsefesi Nedir?

Müslümanlık disiplini içinde gelişen felsefe.



İslam felsefesi, ortaçağ Hıristiyan felsefesi gibi, çeşitli uluslardan düşünürlerin Müslümanlık disiplini içinde düşünmelerini dile getirir. Antik Çağ Yunan felsefesini Suriyelilerden öğrenen İslam düşünürleri, Hellenistik felsefeyi Arapçaya çevirmekle işe başlamışlar ve düşüncelerini Yunan felsefesinin Müslümanlıkla uzlaştırılması yolunda geliştirmişlerdir. Bu bakımdan temel yapısı tanrıbilimci uzlaştırıcı ve eklemecidir. Müslümanlığın daha ilk yıllarında dinsel dogmalar ve bu dogmalarla kurulan toplumsal düzen yetmemeye başlamıştı. Kutsal kitabın açık anlamlarından gizli anlamlar çıkarılması (Ar. Tasavvuf), yeni koşullara uygun bir hukuk (Ar. Fıkıh), düşünsel bir eleştiri, tartışma ve din felsefesi (Ar. Kelam), kutsal kitabı yorumlama (Ar. Tefsir) ve kutsal kitabın boşluklarını peygamberin söz ve davranışlarıyla doldurma (Ar. Hadis) gerekleri duyuldu. Ancak bütün bu düşünsel çabaların amacı dindi ve bilim dini yetkinleştirmek için bir araç olarak kullanılıyordu. Gerçek amacı bilim olan ve dini kimi yerde bir araç, kimi yerde de bir zorunluluk olarak ele alan İslam felsefesi, Abbâsîler çağında başlayan Helenistik çevirilerle doğdu. İlk çeviricilerden El Kindî, Plotinos’un ünlü dokuzlularını çevirmiş ve Aristoteles’i Yeniplatoncu öğelerle karıştırarak sunmuştu. İlk Arap ve Müslüman düşünürü sayılan El Kindî (Ölümü: 872) usçudur, tanrıyı kanıtlama(Ar. Alburhan)’ya ve ona yaklaşmaya çalışmıştır. İslam doğa felsefecileriyle tartışmış ve onlara karşı çıkmıştır. El Kindî uslamlama (Ar. Alistidlâl) yoluyla kanıtlıyor ve bilinen özellikler (Ar. Al-Havass)’den daha az bilinen özellikleri, ilinek (Ar. Al’ârâz)’lerden öz (Ar. Al-zât)’ü çıkarsamaya çalışıyordu. Tümeller (Ar. Al-küllîyât)’i gerçek saymıyor ve onların iç düşünme (Ar. Al-murâkaba)’nin ürünleri olduğunu ileri sürüyordu. Ona göre tümeller duyulur (Ar. Al-mahsüsât) şeyler değil, anlakalır (Ar. Al-mâlûkât) şeylerdir. El Kindi, usu da üçe ayırmaktadır: Önce insan ruh (Ar. Al-nefs)’unun dışında sonsuz ve eylem hâlinde bir us (Ar. Al-akl bilfiil), bir de sonsuz ve kendiliğinden işleyen bir us (Ar. Al-akl- al-faal) var. İnsan ruhunda bulunan güç halindeki us bunların etkisiyle gelişip edinilmiş us (Ar. Al-akl al-mukteseb) oluyor. İnsan usunu oluşturan bu uslar, tanrılık uslardır. El Kindi, meşşâî okulunun kurucusudur. Onu bu yolda Ahmed Serakhsi, Ebû Ma’şer Belkhi, Fârâbî ve İbni Sinâ izlemişlerdir. Bununla beraber İslam felsefesinde, eski Yunan’da olduğu gibi, bir doğa felsefesi de gelişmiştir. Sokrates’ten önceki Yunan ve Hint felsefelerinin etkisiyle oluşan İslam doğa felsefesi, özgür düşünceli mûtezileciliğin bilimselleşmesidir. Ve tabiiyyün, dehriyyün, İslam atomculuğu, bâtınîlik, ihvân-üs-safâ gibi felsefesel akımları kapsar. İslam doğa felsefesinin (ki buna genel olarak tabiiyyün deniyor) kurucusu Ebû Bekr Zekeriya Râzi (841-926), Fransızlar Rhazes ya da Al Rhazes diyorlar)’dir. Razi, deney ve tümevarım (Ar. Al-istikrâ) yöntemlerini kullanan, bilginin sadece duyularla elde edildiğini savunan İslam felsefesinin ilk görgücüsüdür. En çok bağlandığı düşünürler Yunanlı Anaksagoras’la Empedokles ve İranlı Mani’ymiş. Bedensel hastalıkların, aynı zamanda, ruhsal nedenleri olduğunu ileri sürecek kadar çağını aşmış bir düşünürdür. Yetkeler, onun hekimlik kitabı’nı psiko-somatik hekimliğin ilk yapıtı sayarlar. Felsefesinde tanrı, boşluk (uzay), süre (zaman), ruh ve özdek olmak üzere beş temel öğe vardır. Fizikte ışığın bir ortamdan başka bir ortama geçerken kırıldığını göstermiştir. Kimyada basit cisimlerin özelliklerini saptamış, yerçekiminin varlığını tanıtlamak için deneyler yapmıştır. Razi, meşailiğin büyük düşünürleriyle (özellikle El Kindi, Fârâbî, İbni Heyzem, İbni Hazm) olduğu kadar mütezilenin büyük düşünürleriyle de (özellikle Câhiz, İbni Keyyâl) kıyasıya çatıştığı için yalnız kalmış ve İslam felsefesinde bir gelenek kuramamıştır.



Bundan sonra İslam felsefesinde, gene eski Yunan’da olduğu gibi, Platon ve Aristoteles etkileri egemen olmuştur. İslam felsefesinin iki büyük okulu, meşâiyye ve işrâkiyye bu etkilerle oluşmuştur. Meşâilik Platon-Aristoteles uzlaştırılması, İşrâkilik Platon-tasavvuf uzlaştırılmasıdır. Bu arada İslam disiplini, Câbir İbni Hayyân gibi çok büyük bir hekim-düşünür yetiştirmiştir ki kimya biliminin babası sayılır. Cabir, bilginin duyularla elde edildiğini ve daha sonra derece derece ussal bilgiye erişildiğini ileri sürmüştür. Hayvandan insana yükselişi, karanlık (Ar. Zulmânî)’tan ışık (Ar. Nûrânî)’a çıkış olarak niteler ki bunda ışıkçılığın ilk izleri görülmektedir. Cabir’e göre bilgi elde etmek için görünenden görünmeyene doğru uslamlama ve yorumlama yoluyla yürümek gerekir. İslamsal Aristoculuk, meşaiyye okulunda özellikle Fârâbî (870-950) ve İbni Sinâ (980-1037)’yla gelişmiştir.

Farabi, Aristoteles mantığına dayanan usçu bir metafizik oluşturuyor. Aristoteles’i, Plotinos’un da yardımıyla, İslam diniyle uzlaştırmaya çalışmaktadır. Ne var ki böylesine bir uzlaştırmayla yetinmemektedir, İslam dinini de bilimle uzlaştırması gerekmektedir. Din (Ar. Şeriat)’le özgür felsefe (Ar. Hikmet)’nin ve kimi yerde de gizemsel bilgi (Ar. Mârifet)’nin uzlaştırılması hemen bütün İslam düşünürlerinin başlıca uğraşıdır.

İbni Sina da görgücülükle usçuluğu bağdaştırıyor ve bu bağdaştırma işinde doğabilimsel İslam felsefesinin kurucusu Razi’yle Farabi’den yararlanıyor. Ne var ki İbni Sina bu görgücü-usçu (Fr. Empirico-Rationaliste) alandan usaaykırıcı (Fr. İrrationaliste) bir alana kaymakta ve meşailikten işrakiliğe geçmektedir. Bilimleri de şöyle sınıflandırmaktadır: 1. Özdeğine bağlı biçimlerin bilimi, ki doğa bilimleridir. İbni Sina bunlara aşağı bilimler diyor; 2. Özdeğinden tümüyle ayrılmış biçimlerin bilimi, ki metafizik ve mantıktır, İbni Sina bunlara yüksek bilimler diyor; 3. Özdeğinden ancak zihinde ayrılan bilimler, ki matematiksel bilimlerdir, İbni Sina bunlara orta bilimler diyor. İbni Sina, tüm bilgilerimizin sezgiyle elde edilen açık ilkelerden çıkarsama yoluyla oluştuğu kanısındadır. Bilgi sürecinin duyum ve algıyla başladığını kabul etmekle beraber gerçek bilginin ussal olduğunu ileri sürüyor. İbni Sina çağını pek aşan bir görüşle cisimlerin kendi iç güçleriyle devindiğini savunuyor. Bu iç güçe özgüç (Fr. Autodynamisme) anlamında Ar. Al-kuvvet al-nefsiye demektedir. İ. H. İzmirli, İbni Sina’nın, Batı skolastiğinden çok önce, varlıkbilimsel kanıt (Fr. Preuve Ontologique)’ı ilk ileri süren düşünür olduğunu söylemektedir. İslam felsefesinde İbni Sina, meşailikten Eşrailike kol atmaış bir düşünür olmakla beraber, başlıbaşına bir okuldur. El Cüzcânî, Behmenyâ, İbni Zeyle, Ebû Abdullah Mâsumî, Meymûn bin Necip al-Vâsıtî, ünlü ozan Ömer Hayâm, Ebül Maâlî, Ebül Abbas Zevkerî, Abdürrezzak et Türkî, gibi ünlü düşünürler İbni Sina okulu’ndan sayılırlar. Fahrüddin Râzî, Nasireddin Tûsî, Seyit Şerif Cürcânî gibi önemli düşünürlerin de onun etkisinde oldukları bir gerçektir.



İslam felsefesinde imân felsefesi’nin kurucusu Gazzâlî (1058-1111)’dir. Meşailiğe hücumlarıyla ve Eş’ariliği geliştirmesiyle ünlüdür. İslam felsefesinin ilginç, ama en gerici düşünürlerinden biridir. Denilebilir ki Felsefe, onun ve onun güçlendirdiği Eş’arilik yüzünden Arap yarımadasından Batı’ya göçmek zorunda kalmıştır. Tüm felsefe ve filozoflara düşman olan Gazali gerçekten çok ilginç şeyler söylemektedir: Örneğin tanrının varlığını kanıtlamak için metafizikçilerin ileri sürdükleri tüm kanıtlar saçmadır diyor, çünkü bu kanıtların tümü fizikseldir (örneğin ilk kımıldatıcı kanıtı gibi), oysa metafizik fizikle açıklanamaz, özdekçiler ve doğabilimciler kendi sistemlerinde metafizikçilerden çok daha tutarlıdırlar. Göksel ruhun tikel varlıklara yayıldığı savı saçmadır diyor, çünkü bu doğayla tanrı arasında bir akım kurmak olur ki hem din anlayışına, hem de doğabilim anlayışına aykırıdır. Platon’la Farabi’ye karşı çıkarak, tanrı tümelleri bilirmiş de tikelleri bilmezmiş diyor, bunu ileri sürmek tanrıyı yadsımaktır.

Gazzali’nin ve Eş’ariliğin gerici ve ezici baskısı yüzünden Bat’ya göçeden İslam felsefesi (Meşâîyye) Endülüs Arapları arasında özellikle İbni Bacce (Ölümü: 1138) ve <İbni Rüşd (1126-1198) tarafından sürdürülmüştür. İbni Bacce, özellikle Ar. mütevahhid (yalnızmışçasına yaşayan insan) adını verdiği birbaşınalık kuramıyla ünlüdür. Kendisini böylesine yalnızlaştıran insanın (ki bu yalnızlaştırma gerçekte değil, düşünsel olarak yapılacaktır) kötülüklerden arınarak akl-al faal (Tanrı)’yla birleşebileceği kanısındadır. Bu konuda yazdığı yapıt bir çeşit ütopyadır Bu yapıtta yetkin bir hükümetin yönetimini tasarımlar. Örneğin bu yetkin yönetimde ne hekimler ne de hakimler (yargıçlar, kadılar) bulunmayacaktır (bulunacaktır N.), çünkü her ikisi de yetkin yönetim sayesinde gereksiz olacaktır. Antikçağ Yunan felsefesi bu düşünürlerce Batı’ya tanıtılmıştır. Özellikle İbni Rüşd, 12. yüzyılın başlarında Michael Scott tarafından Laitinceye çevrilince büyük coşkunluk ve hayranlık uyandırmıştır. İngiliz düşünürü Bertrand Russell, Felsefe Tarihi’inde şöyle der: ‘’İbni Rüşd, İslam felsefesinden çok Hıristiyan felsefesi için önemlidir. O, İslam felsefesi için ölü bir sondu, Hıristiyan felsefesi içinse bir başlangıç olmuştur’’. Bu arada İslam felsefesi disiplini içinde birtakım Yahudi düşünürler de yetişmiştir ki bunların en başında İbni Cebirol (Fransızlar Avencebrol diyorlar) gelir. Kamutanrıcıdır. Bir başkası İbni Me’mun (1135-1204), (Fransızlar Maimonide diyorlar)’dur.

Işıkçılığın kurucusu Şahabettin Sühreverdî (1153-1191)’dir, öteki Sühreverdi’lerden ayırmak için, Öldürülmüş (Maktûl) Sühreverdî adıyla anılmaktadır. Henüz otuz üç yaşındayken, Halep’te, bilgisini kıskananların dinsizlikle suçlamaları yüzünden, Selâtin Eyyubî’nin buyruğuyla öldürülmüştür. Arap ve Acem olmadığı kesinlikle bilinmekte, Türk soyundan geldiği sanılmaktadır. Çevresinde saygı ve kıskançlık uyandıran taşkın bir düşünce gücü vardı. Genç Sühreverdi, Işık düşüncesinde Platon’la Tasavvufu birleştiriyor. Gerçekte o da Tasavvuf yolunun yolcularındandır. Ama, Batınîler gibi, sözcüklerin gizli anlamlarını aramıyor. O, bir düşünce adamıdır. Gerçeğe, sözcük yorumlayarak değil, düşüncesini yoğunlaştırarak varmaya çalışmaktadır. Bunun için de, Tasavvufun sadece yönetiminden yararlanıyor. Ona göre felsefe, bir sezgi işidir (İlham, vahî, hads). Felsefe yapmak, Peygamberlik yapmak demektir. İnsan, özvarlığını (Nefsini) eğiterek, yavaş yavaş ve basamak basamak Işığa doğru yükselir, İnsan Işığa yaklaştıkça, Işığın aydınlığı artar. Sezgi yoluna bir kez girildi mi, gittikçe güçlenir insan. Her basamağın aydınlığı, insanı bir yukarıdaki basamağın aydınlığına çeker. Böylelikle, Işıklar Işığı’nın (Nûr’ül-envâr, Tanrı) her anlamı kapsayan büyük aydınlığına ulaşılır. Gerçek felsefe, mantık oyunlarına başvurmak değil, böylesine bir sezgi merdivenine tırmanabilmektir. Anlamlar âlemi (Âlem-i mânâ), sözcüklerle anlatılamaz ve mantık oyunlarıyla tanıtlanamaz. İnsanlar ona, bir başlarına ulaşabilirler. Felsefe, onlara, sadece bu yolu göstermekte yardımcı olabilir. İşte, Şehabettin Sühreverdi, Işık Heykelleri (El heyâkilün-nûr) adlı yapıtında bu yolları göstermektedir. Sühreverdi’ye göre ruh ve beden diye bir ayrılık yoktur, bunlar aynı şeydir. Bütün cisimler gibi beden de yoğun bir karanlıktır. Bu karanlık, Işığa doğru yükseldikçe yoğunluğu erimeye başlar. Sonunda büsbütün aydınlanır, Işık âlemine girer. Bedenle ruh ayrılığı, sanıldığı gibi, bir öz ayrılığı değil, bir derece ayrılığıdır.



İşrâkîliğin ikinci büyük düşünürü İbni Tufeyl (Ölümü: 1185, Fransızlar Abentofal diyorlar), Hayy İbni Yakazan adlı yapıtıyla ünlüdür, on ikinci yüzyılda, Arap yönetimi altında bulunan Endülüs’te yaşamıştır. Hekim, filozof, ozan ve matematikçiydi. Usçu ve mantıksal bir gizemcilik geliştirmiştir. Işıkçılık (İşrâkîyye) okulu 13. yüzyılda yaşamış olan Şemsüddin Şehrizorî, İbni Kemmûne, Kutbüddin Şirâzî gibi düşünürlerce sürdürülmüş ve daha sonra bir tarikat halinde örgütlenerek, özellikle İran’da, günümüze kadar sürüp gelmiştir. Sühreverdi, bu tarikat bağlılarınca Şeyh-ül-işrâk adıyla anılır.

Bu arada İslam disiplini Abdullâtif Bağdâdî (Ölümü:1231), Ebül Berekât Bağdâdî (1076-1166), İbni Haldun (1332-1406) gibi bağımsız düşünürler yetiştirmiştir. Bunların arasında İbni Haldun çok önemlidir. Özellikle tarih alanında olayları anlatmak yerine olayları düşünmek gerektiğini ileri süren bu düşünür tarihsel olaylar’ın yerine tarihsel nedenleri’i koymakla tarih felsefesinin temellerini atmış oldu. Bugün birçok Batılılar, onda, Vico’nun, Spengler’in, Montesquieu’nün, Rousseau’nun, Sorel’in, Malthus’ün, Machiavelli’nin, Darwin’in, Nietzsche’nin düşünce tohumlarını buluyorlar. İbni Haldun, önce, evrensel değişme’yi sezdi: Tarih bilimiyle uğraşanları yanıltan, ulusların hal ve durumlarının, günlerin ve yüzyılların geçmesiyle değişmekte olduklarını unutmaktır. Bu değişme, Yüce Tanrı’nın bütün varlıklar için koyduğu bir yasadır. (Mukaddime, Zâkir Kadirî Ugan çevrisi, 1954 baskısı, 1. cilt, s. 70-71). İbni Haldun, sonra evrensel evrim’i yakaladı: Biz, varlıkları birbirine bağlı olarak görüyor ve varlıkların birinden ötekine geçişini, yetkin bir düzen içinde, izliyoruz. Maddelerden her biri, aşağıdan yukarıya doğru yükseldiği ya da yukardan aşağıya doğru alçaldığı zaman, kendisine yakın olan maddenin biçim ve kalıbına girmektedir. Yukarıya doğru yükselen madde, kendisinden aşağıda olan maddeden daha hafiftir. Bu hal, yıldızlar âlemine çıkıncaya kadar sürer. Varlıklara bak. Varlıkların, madenlerden başlayarak, yavaş yavaş ve tabaka tabaka biçimlenmiş olduğunu görürsün. Mâden, bitki ve hayvanların ana maddeleri ortaktır. Madenin en yükseği bitkinin en aşağısına bitişiktir. Örneğin, tohumsuz yetişen maden tohumsuz türeyen sebzelerle, hurma ve üzüm gibi bitkiler inci sedefiyle kabuklu sümüklüböcek gibi hayvanlara yakındır ve onların biçim ve kalıplarına girebilecek durumdadır. Bu gelişme, en aşağıdan başlayarak, maymun ve şebek gibi hayvanlardan geçip insana kadar yükselmiştir. İnsanın en aşağısı işte bu hayvanlardan başlamıştır. Benim gördüğüm budur. Doğrusunu Tanrı bilir. (Mukaddime, Zâkir Kadirî Ugan çevrisi, 1954 baskısı, 1. cilt, s. 241-247). İbni Haldun, toplumsallık zorunluluğu’nu da anlamıştır: Toplumsal yaşayış, insanlar için zorunluluktur. İnsan, yaşamak için, yaşama gereçlerini sağlamak zorundadır. Bu gereçleri tek başına sağlayamaz. Bir buğday tanesinin un olabilmesi, çeşitli hüner ve zeaatleri gerektirir. Üretim, üretime yetecek kişilerin bir araya toplanmalarıyla olur. Korunmak da öyle. (Mukaddime, Zâkir Kadirî Ugan çevrisi, 1954 baskısı, 1. cilt, s. 106-112). İbni Haldun, toplumsal olayların tüm kökünü ekonomik temelde ve üretim araçlarında görmektedir. Ona göre, ruhumuzu oluşturan da ekonomik koşullardır: Her kazanç ve mal, emek harcayarak elde edilir. Mâden, bitki ve hayvanlardan sağlanan kazanç da insan emeğinin ürünüdür. İnsanların çalışarak elde ettikleri para ve mal, ziraat ve sanayide harcadıkları emeğin değerinden ibarettir. Pazarlarda satın alınan buğdayda iş ve emeğin değeri açıkça görülmez. Oysa, buğdayın değeri, onu elde etmek için harcanan iş ve emeğin değeridir. Kazma vurulmamış kuyudan su çıktığını gördün mü hiç? Doğrusunu Tanrı bilir (Mukaddime, Zâkir Kadirî Ugan çevrisi, 1954 baskısı, 2. cilt, s. 349-355). Hüner ve sanayinin gelişmesi, toplumsal gelişmenin başında gelir. (2. cilt, s. 402). Bu gelişme, insanı düşünsel bilgilerle uğraşmaya yöneltir (s. 403). Ancak bu gelişmenin sonunda, toplumun çürüyüp dağılması da bir zorunluluktur. İbni Haldun’a göre Çoban toplumlardan Çiftçi toplumlara, Çiftçi toplumlardan da Sanayi toplumlarına geçilir. Sanayi toplumuna geçiş, bir gelişmenin sonucu olduğu kadar, bir çöküntünün de nedenidir. Çünkü toplumlar, artık çobanlık günlerindeki güçlerini yitirmeye. Bolluğun ve rahatlığın içinde gevşeyip çürümeye başlamışlardır. Toplumların ömrü de, insanların ömrü gibidir. İhtiyarlık ve ölüm, önlenmesi ve giderilmesi mümkün olmayan bir hastalıktır (2. cilt, s. 104). Tarihsel zorunluluğu yaşayan her toplum, kent yaşayışına girip sanayileştikten sonra kocayacak ve ölecektir. Bu sonuç önlenemez. Toplumun çöküntüsü iki alanda başlar: Bil ki, devlet iki temel üstüne kurulur. Bu temellerden biri ordu, öteki paradır. Bozgunluk bu iki temelin sarsılmasıyla belirir (2. cilt, s. 107). Devlet yıkılmaya yaklaştığında vergiler artar. Vergilerin artması da devletin yoksulluğunu önleyemez. Böyle bir durumda, kazanmaktan umut kesilmiş olacağından, pazarlardaki alış-veriş durur. Çöküntü, işler tümüyle çığırından çıkıncaya kadar devam eder (2. cilt, s. 68). İbni Haldun, İlmi Umran adını verdiği Sosyoloji biliminin de kurucusu sayılmaktadır.



İslam felsefesi, bir başka yandan, gizemsel açıdan da birçok düşünürler yetiştirmiştir. İmâm Gazâlî’nin başlattığı felsefesel tasavvufa Felsefei tasavvufiye adı verilmektedir. Bu alanda Muhyiddin Arabi, Sadreddin Konevi, Nâsır Tûsî, Molla Câmî İmam Rabbânî, Sadrettin Şirâzî, Feridüddin Attâr, Bâyeziti Bistâmî, Şeyh Bedrettin, Nâsır Hüsrev, İbrahim Ethem, Şakîk Belhî, vb. gibi birçok ünlü düşünürler yetişmiştir.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); "Felsefe Sözlüğü" Orhan Hançerlioğlu