|
Felix Gouattari Kimdir?
(1930-1992)
Düşüncelerinde ruhsağaltımı ve siyaset konuları üzerinde etkin bir
biçimde duran, özellikle Gilles Deleuze ile birlikte yaptığı ortak
çalışmalarıyla tanınan Fransız ruhsağaltımcı ve felsefecisidir.
Guattari'nin Deleuze'den bağımsız yaptığı felsefe çalışmaları hem sayıca
yok denecek kadar azdır hem de Deleuze ile birlikte verdikleri özgün
düşüncelerin yanında felsefeye çok önemli bir katkıları olduğu
söylenemez. Bu nedenle Guattari'nin hemen bütün önemli düşünceleri
Deleuze ile girdikleri üretken işbirliği sonucunda ortaya konmuş
düşünceler olarak değerlendirmek olanaklıdır.
Burada Guattari'nin kendi düşünceleri olarak anılan her düşüncenin en az
onun kadar Deleuze'ün de olduğunu anımsatmakta yarar vardır. Deleuze ile
Guattari yeni düşünme, yazma, öznellik ve siyaset biçimleri yaratmak
amacıyla birlikte post-modern düşünce serüvenleri yaşamışlardır. Her ne
kadar post-modern söylemi, bir tür bilinemezcilik ve tutuculuk konumu
olarak gördüklerinden benimsememişlerse de kendi düşünme yordamları
çoğunlukla post-modern söylemin ilk örneklerinden biri olarak
gösterilmektedir.
Felsefe açısından bakıldığında, Deleuze ile Guattari geleneksel
felsefenin karşısında "gündelik yaşam felsefesi" diye adlandırılan
felsefe konumunun önünü açmaları bakımından da son derece değerli
düşünceler vermişlerdir. 1972 yılında yayımladıkları en çok ses getiren
kitapları Anti-Oedipe (Karşı Oedipus), modernliğin egemen söylemlerinin,
arzuyu bastırmak yoluyla ortaya faşist öznellik biçimleri çıkararak
devrimci hareketlerin önünü kesen kapitalist kuramların ve tasarımların
kışkırtıcı bir eleştirisidir. Bu yerleşik kapitalist duruma karşı
Deleuze ile Guattari, bireylerin baskıcı modern kimliklerin üstesinden
gelebilecek "arzulayan göçebeler" olarak konumlanacakları post-modern
bir var oluş biçimini savunmaktadırlar.
Deleuze ile Guattari kapitalizmin salt birey ile ilgilendiği için, buna
bağlı olarak da kilise, aile, okul ve düşünülebilecek her türden toprağa
bağlı grubun toplumsal düzenleme yoluyla dağıtılması. ya da
"yurtsuzlaştırılması" amacı güttüğünden, özü gereği şizofrenik bir dizge
olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak bununla beraber kapitalizm
işleyebilmek, kendi varlığını sürdürebilmek için birtakım toplumsal
gruplaşmalara gereksinim duymaktadır. Bu nedenle yeni aile, devlet gibi
gruplaşma biçimlerine, yani birtakım yeni toplumsallaşmaların yeniden
gövdelenmesine, yer yurt edinmesine belli ölçülerde izin vermektedir.
Bütün bu olaylar Deleuze ile Guattari'ye göre hepsi aynı anda ve hep
birlikte olmaktadırlar. Bu anlamda bütün kültürlerin yaşamı bir yandan
çökertilirken öbür yandan yeniden kapitalist bir biçimde
yapılandırılmaktadır. Bu aynı anda olmaktalıkla kendisini açığa vuran
ayrım, Deleuze ile Guattari'ye diyalektiğin tarihsel bakımdan
kaçınılmazlığını kabul etmeksizin toplumsal ve maddeci olabilecek
Marxçılık sonrası bir çözümleme olanağı sunmaktadır. Deleuze ile
Guattari'ye göre, toplumsal yaşamı köklü bir biçimde yurtsuzlaştıran
kapitalizm, daha doğrusu "uygar kapitalist makine", bütün öğeleriyle
tarihin sonuna gelindiğinin en temel göstergesidir. Kendi bedeninin,
emeğinin, özel yaşamının tek sahibi olduğunu düşünerek yaşayan
kapitalist bir birey icat edilmiştir. Söz konusu yurtsuzlaştırma
işleminin tam anlamıyla gerçekleştirilebilmesi için, kutsal olan ne
varsa -kuttörenler, gelenekler, görenekler vb.- hepsi de yok
edilmelidir.
Kapitalizmin şu ya da bu türden kutlu bir dizgeye, hele de inanç
dizgelenişine gereksinimi yoktur çünkü. Özerk birey ülküsünü bastıran
her şeyin kafasını uçuran kapitalizm, bu anlamda kendisine seçenek
oluşturabilecek değerde bir başka dizgenin yaşamasına izin vermeyecek
denli başlı başına "yetkin" ama savaşılması gereken bir dizgedir.
Deleuze ile Guattari bu durum saptamasının ışığı altında, kapitalizmin
gerçekliğinin tarihte bilinen en büyük "arzu bastırma hareketi"
olduğunun altını özellikle çizerek, bunun böyle olmasının başlıca
nedeninin kapitalizmin şizofrenik yapısında aranması gerektiğini
savunmuşlardır. Yurtsuzlaştırma harekâtı aralıksız süren bir yeniden
yurtlulaştırma ile birlikte yürütülürken, eski yerleşik biçimlerin
kodlarının acımasızca sökülmeleri söz konusudur.
Buna bağlı olarak devlet, aile, vatan hep başka biçimlerle yeniden
yapılandırılmakta, bütün bunlar yapılırken kapitalizmin genel bastırma
taarruzu kurallarla meşru kılınmaktadır. Kapitalist dizgenin "normal"
saydığı kişi, bu açıdan bakıldığında, toplumsal sınırlar içindeki
kafeste tutulması başarılabilen "nevrotik kişilikli" bir insan olmak
zorundadır. İnsanlar kendilerine çocukluklarından itibaren bir "ben",
kapitalist dünyayı istenen ve izin verilen sınırlar içinde
deneyimleyebilecekleri bir öznel konum edinmek zorundadırlar. Kız
çocukları babalarını kazanmak için anneleriyle, buna karşı erkek
çocukları annelerini kazanmak için babalarıyla bir savaşım içinde
olacaklardır. Son çözümlemede, "Oedipus" ve "Elektra" kompleksleriyle
biçimlenen çocuklar, yapıntı ama sahte bir suçluluk duygusuyla
kapitalizmin enkazları olarak dizgede kendilerine çok da bulunmayı
istemedikleri bir yer bulmak zorunda kalmaktadırlar.
Deleuze ile Guattari kapitalist dünyaya ilişkin bu ilk belirlemelere
dayanarak, Lacancı ruhçözümleme düşüncesinin sağladığı ışıktan da yardım
alarak, Karşı Oedipus adlı çalışmalarında bütünüyle siyasal içerimleri
gözetilerek oluşturulmuş bir arzu çözümlemesi sunmaktadırlar. Bu
çözümlemeye göre, arzu iki seçenek arasından ya birine ya da öbürüne
yönelmiştir. Ya kendini sürekli olarak olurlamaktadır ya da temele
iktidarı koyarak düzenin kurulup kollanmasını kendisine amaç
edinmektedir. 68'lerin devrim girişimine ilişkin ayrıntılı
çözümlemelerini ardalanda tutarak, işçi sınıfının Marx'ın
öndeyilediğinin tersine tarihsel misyonunu yerine getiremeyişi olgusu
üzerine odaklanan Deleuze ile Guattari, insanların anarşik anların
sağladığı özgürlüğe yönelmek yerine, öteden beri var olan baskıcı düzeni
yeniden kurmayı yeğlemiş olmaları gerçeğine parmak basarlar. Söz konusu
durum onlara göre bütünüyle Nietzsche'nin "efendi/köle (ahlâkı)"
ilişkisi için verdiği açıklamayı doğrulamaktadır. Bu bağlamda, hem Marx
sonrası hem de Freud sonrası bir konum olarak baştan sona Nietzscheci
düşüncede köklendirirler düşüncelerini. Bu yeni bakış açısından Deleuze
ile Guattari, "üretken arzu" diye yeni bir tasarım ortaya atarlar.
Marxçılığa göre hiçbir insan söylemi tek başına söylenecek son sözü
söyleyemez, bu nedenle üretim ile ideoloji arasında her zaman için bir
karşıtlık bulunduğundan, arzu konusunun da son çözümlemede üretim
ilişkileri bağlamına yerleştirilmesi gerekmektedir. Öte yanda
Freudculuğa göre bilincin her zaman dışardan, yani bilinçdışından
üretildiği için asla güvenilir olmayışı arzu için de aynen geçerlidir.
Deleuze ile Guattari'nin "üretken arzu" tasarımları bu anlamda hem
arzunun ilkece ideolojiye ait olduğunu ileri süren Marxçı anlayışı, hem
de arzunun bilinçdışı kaynaklı olduğunu vurgulayan Freudcu yaklaşımı
bütünüyle reddetmektedir, Söz konusu üretken arzu tasarımına en genel
anlamda Nietzsche'nin "erk istenci " anlayışının bir uzanası olarak
bakılabilir. Buna göre üretken arzunun erk isrenci "tepkici" bastırma
arzusuyla, yani köle zihniyetiyle dengede tutulur. Papazlardan
ahlâkçılara, gizemcilerden çilecilere değin bütün denetçiler üretken
arzunun etkin güçlerini kendisine karşı yöneltmenin peşindedirler.
Arzuyu arzunun kendisini denetlemek amacıyla kullanan denetçiler, bunu
yaparlarken her türden etkin arzunun dışavurumunun "suçluluk duygusu"
olarak yaşanacağı bir ruh hastalığı yaratmaktadırlar. Burada önemle
vurgulanması gereken, şizofreninin insanın üretken arzusunu
dışavurabilmesi için bir model olarak görülüyor olmasıdır. Dolayısıyla
Deleuze ile Guattari'nin şizofreniden anladıkları tedavi gerektiren bir
ruh hastalığı olmaktan çok arzunun üretkenliğini sürekli olurlayan etkin
bir şizofrenik var oluştur. Buna göre Marxçılığın öngördüğü gibi sınıf
savaşımı diye bir şey söz konusu değildir toplumda, çünkü yalnızca er ya
da geç herkesin bir köle olduğu tek bir sınıf vardır; o da kapitalizmin
kölelerinden bazılarının öteki kölelere hükmettiği kölelik sınıfıdır.
Böyle bir toplumsal durum içinde Deleuze ile Guattari'ye göre arzulayan
hiçbir bireyin kendi başına arzusunu doyuma kavuşturmak gibi bir yetisi
yoktur. Her birey iki kutup arasında bir yerlerde ama öyle ama böyle
kendi bulunduğu yerin tutsaklığını yaşamaktadır.Bu iki kutuptan ilki
devrimci ama toplum karşı olan "şizoid arzu'yken, ötekiyse toplumsal
olarak kodlanmış, üstelik de kendi bastırılışına gönül rızası gösteren "paranoid
arzu" dur. Açıkça görüleceği üzere Deleuze ile Guattari bu
açıklamalarıyla Marxçıliğın ya da Freudculuğun açıklama yapılarında
içerimlenen sınırlamalara düşmeden, gerek kapitalist toplum gerekse
ruhçözüınleme üstüne konuşabilmeye olanak tanıyan yepyeni bir sözdağarı
doğrultusunda açılimları bir hayli fazla olan bir dil oluşturmuşlardır.
Bu sözdağarının en önemli terimleri kısa tanımlarıyla şu biçimde ortaya
konabilir: [Makiııeler] Lacancı özne tasarımından kaçınmak amacıyla
tasarlanmış, fiziksel, düşünsel ya da duygusal akışın herhangi bir
noktasında belli bir yapıyı terk eden ya da bu yapının içine giren
şeyler. Sözgelimi bebeğin ağzı ağız makinesi iken annenin memesi meme
makinesidir. Bu iki makine atasında hep bir akış söz konusudur.
(Organları olmayan beden] Artaud'dan alınma bir deyiş. Hükümet ya da
üniversite gibi her türden örgütlü yapıya verilen ad. Organları olmayan
bedenler ile arzulama makineleri aynı şeyin iki farklı durumuna karşılık
gelirler; her ikisi de akışı denetleyen örgütlü üretim dizgesinin
parçalarıdır. Organları olmayan bedenler, arzunun özgür dışavurumuna ket
vuran güçlerdir. Arzulama Makineleri Organları olmayan bedenlerle
bağlantılı, kendisini üretken arzulara adamış olan makineler. [Paranoyak
makine] Organları olmayan bedenler tarafından tanınmayan arzulama
makinelerine verilen ad. [Kaydedici makine] Organları olmayan bedenlerin
etkisindeki arzulama makinelerine verilen ad. [Sociur] Bir toplumu
oluşturan organları olmayan beden: yabanıl toplumlardaki yeryüzünün
bedeni, barbar toplumlardaki despotun bedeni, kapitalist toplumlardaki
sermayenin bedeni gibi.
[Göçebe özne] Anlık kararlara, anlara bağlı olarak yaşayan, bir arzulama
makinesi olarak olanaklarını sürekli değiştirme ve yerine yenilerini
koyma yetisi taşıyan özne. Deleuze ile Guattari'nin oluşturdukları
"göçebe düşünce"nin karşılığını, yalnızca toplum ile siyaset konularında
değil, doğrudan yazın ile sanat alanlarına ilişkin düşüncelerinde de
görmek olanaklıdır. Nitekim sanat yapıtları başlı başına bir "arzulayan
makine" olduğunu ileri süren düşünürler, ressam olsun yazar olsun bütün
büyük sanatçıların, içlerindeki arzu kımıltıları ile akışlarının ne
pahasına olursa olsun peşine düşmekten kendilerini alıkoyamayan özel
doğada insanlar olduklarını belirtmektedirler. Sanatta "biçem" diye
adlandırılan da bu kımıltılar ile akışların peşinden nasıl gidildiğinden
başka bir anlamı yoktur. Deleuze ile Guattari'ye göre başta yazın olmak
üzere bütün sanatlar bu anlamda tıpkı şizofreni gibidirler; sanat
deneyimi önceden belirlenmiş belli işlevleri ve amaçları olan ussal bir
izlence doğrultusunda belli anları peş peşe yaşamak değil, sonunda ne
olacağı baştan kestirilemeyen serüvenlerle dolu bir süreçtir. Sanat,
geleneksel düşüncelerin savunduğunun tersine, Deleuze ile Guattari'ye
göre bir anlatım biçimi olmaktan çok arzunun önü alınamaz bir biçimde
çoğalttığı, üretken akışına dur denilemeyen bir üretim biçimleri
çokluğudur. İki düşünürün "Kapitalizm ve Şizofreni" genel tasarısı
altında ortaklaşa yaptıkları öteki önemli çalışmalar şunlardır: Kafka
Minör Bir Yazına Doğru (Kafka: pour une litterature mineure, 1975),
Köksa p (Rhizome, 1976), Bin Yayla (Mille Plateaux, 1980), Felsefe
Nedir? (Qu'est-ce que la Philosophie?, 1991). Guattari'nin Deleuze'le
tanışıp yola koyulmadan önceki başlica yapıtları arasında ise
Prychanalyse et Transversalite (Ruhçözümleme ve Yoldan Çıkma , 1972), La
Revolution moleculaique (Moleküler Devrim, 1977) L'Inconsıcient
machiniqaı (Makineleşmiş Bilinçdışı, 1979) sayılabilir.
KAYNAK
Felsefe Sözlüğü; A. Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü. Hüsrev
Yoksal; Bilim ve Sanat Yayınları
|