|
David Hume
Kimdir?
Deneyimden bağımsız edinilen bilginin olanağını yadsıyan, usçu
varlıkbilgisel kabuller için geçerli bir zemin olmadığını vurgulayan
İngiliz deneyci filozoftur.
Yalnızca felsefe alanında "nedensellik"
anlayışının en sıkı eleştiricisi olmasıyla ya da ahlak felsefesini
dayandırdığı "duygudaşlık" öğretisiyle değil, tarih alanında modern
tarih yazımına öncülük etmesiyle, iktisat alanında da çağdaşı ünlü
iktisatçı Adam Smith'i aratmayacak denli özgün düşünceleriyle de tanınan
Hume tam anlamıyla çok yönlü bir düşünürdür.
Hume varlıl bilgisi, bilgikuramı ve ahlak felsefesi alanlarındaki görüşlerini üç temel
eserinde toplamıştır: "A Treatise of Hııman Nature (İnsan Doğası Üzerine
Bir İnceleme, 1739-1740)"; "An Enguiry Concerning Human Unıderstanding (Insanın
Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, 1748)"; "An Enquiry Conarning the
Principles of Morals, (Ahlak İlkeleri Üzerine Bir Soruşturma, 1751)".
İlk
kitap, "İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme (A Treatise of Human Nature)"
hem Hume'un tüm bir felsefesinin özünü barındırdığından, hem de
neredeyse yaşamının her aşamasında, özellikle de akademik boyutunda,
Hume'un başına dert açtığından kendine özgü yazgısıyla ayrıca anılmaya
değer bir yapıttır. Kitabın ilk üç bölümünü Fransa'da bulunduğu süre
içerisinde (1734-1737) Descartes'ın da öğrenim gördüğü La Fleche
Kraliyet Yüksekokulu'nun kütüphanesinde kaleme alan Hume, İngiltere'ye
dönerek kitabı tamamladı ve uzunca bir uğraş verdikten sonra
yayımlatmayı başardı (1739-1740). Ancak kitap dönemin felsefe
çevrelerinden bırakın ilgi görmeyi birçok kesim tarafından da "dinsizlik"le
suçlandı. Her ne kadar Hume sonradan bu kitabın varlığını yadsıyıp toplu
eserleri içine almamışsa da bu "dinsizlik suçlaması"nın olumsuz
sonuçları Hume'un yaşamının akışını büyük ölçüde değiştirmiştir.
Nitekim, gerek 1744'te Edinburgh Üniversitesi'nin Ahlak Felsefesi
Kürsüsü'ne, gerekse 1752'de Glasgow Üniversitesi'nin Mantık Kürsüsü'ne
atanma başvuruları hep bu "dinsizlik suçlaması" gerekçe gösterilerek
geri çevrilmiştir.
Hume daha sonra "Moral and Polirical (Ahlâk ve Siyaset Üstüne
Denemeler, 1741-1742)" adıyla bir eser kitaplaştırdı. Hume'un bu "iade-i itibar"
arayışı bir nebze olsun sonuç vermişse de 1744 yılında Edinburgh
Üniversitesi tarafından reddedilen Hume doğduğu topraklardan bir
süreliğine de olsa "ekmek parası" için ayrılmak zorunda kalmıştır.
Kuşkusuz, Hume İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme'nin kendisini politik
nedenlerle yadsımak zorunda kalmışsa da felsefesinin özünü oluşturan bu
kitabın savunduğu düşüncelerin birçoğuna ömrünün sonuna dek sadık kalmış
ve bunları yeni kitaplarında kullanmıştır. Nitekim, yukarıda "üç temel
eseri" diye anılan kitaplardan ikincisi İnsanın Anlama Yetisi Üzerine
Bir Soruşturma ile üçüncüsü "Ahlak İlkeleri Üzerine Bir Soruşturma",
"İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme"nin (yani, "ilk temel eserin birinci
ve üçüncü bölümlerinin işlenip genişletilmiş halleridir. Son
çözümlemede, İnsan doğası Üzerine Bir İnceleme Hume'un felsefeden
anladığı her ne ise onu dizgeli bir biçimde ortaya koyduğu başyapıtıdır.
Hume'un bu kitaptaki ana amacı, tek tümceyle söylenecek olursa,
Newton'un "doğa felsefesi" nde ulaştığı yetkinliğe "ahlâk felsefesi"nde
varabilmektir.
Hume'un kendine özgü deneyciliğine gelindiğindeyse,
Hume'a göre deneyimlediğimiz şeyler hakkında izlenimlerimiz oluşur ve
zihnimiz bu izlenimleri düşüncelere/kavramlara (idealara) dönüştürür. Bu
şekilde zihnin içeriği izlenimler ve düşüncelerden/kavramlardan oluşur.
Bu ikisi canlılık bakımından birbirinden farklıdır. İzlenimler daha
canlıdır ve duyu deneyimi sırasında ortaya çıkarlar. Duyu deneyiminden
sonra arta kalan şey ise düşüncedir/kavramdır. Bir bakıma
düşünceler/kavramlar izlenimlerimizin kopyalarıdır. Hume
düşünceleri/kavramları yalın ve karmaşık olmak üzere ikiye ayırır.
Karmaşık olanlar yalın olanların birleşmesiyle oluşur ve bu sayede her
düşüncenin/kavramın yalın düşüncelerinin/kavramlarının edindiğimiz
izlenimlerden nasıl ortaya çıktıkları bulunabilir Her
düşüncenin/kavramın izlenimlerimiz sayesinde edindiğimiz yalın
düşüncelerden/kavramlardan oluşmasının mantıksal sonucu izlenim olmazsa
düşüncenin de kavramın da olamayacağıdır.
Hume bunu bir varsayım olarak
ileri sürmüş ve karşıt bir örnek izlenimlerimizden bağımsız bir
düşüncenin/kavramın varlığı gibi- verilemeyeceğine dair bir kanıt da
sunmamıştır. Hume'un, izlenimi herhangi bir düşüncenin/kavramın
varlığının zorunlu koşulu yapması, usçu filozofların zihinden bağımsız
olarak varlığını kabul ettikleri soyut nenlerin (şeylerin;
kendiliklerin), örneğin tümellerin, onun felsefesinde tamamen zihne
bağımlı olması sonucunu doğurur. Hume'a göre bir tümel, örneğin "iyi"
düşüncesi/kavramı, iyi kabul ettiğimiz şeyler hakkındaki
izlenimlerimizin sonucu olarak zihnimizin oluşturduğu
düşüncelerin/kavramların toplamının adıdır.. Hume'un izlenimi
düşünce/kavram için zorunlu koşul yapmasının bir başka sonucu da yine
usçuların deneyime önsel kabul ettikleri bilgi türlerini, örneğin
matematiği izlenimlere ve dolayısıyla zihne bağımlı kılmasıdır. Hume bu
kaçınılmaz sonucu şöyle açımlar: Öncelikle önermeleri kavramlararası
ilişkileri (relations of ideas) anlatanlar ve olgusal bilgi (matters of
fact) verenler diye ikiye ayırır (mantıksal önermeler ve deneysel
önermeler). Birinci grup önermeler aritmetik ve geometri gibi, Hume'a
göre yalnızca kavramlararası ilişkileri inceleyerek edinilebilecek
türdendir.
İkinci grup önermeler ise doğrudan deney yoluyla edindiğimiz
izlenimler ve düşünceler/kavramlar hakkında bilgi verir. Hume'un bu
ayrımı XVII. yüzyıl usçu filozofu Leibniz'in analitik ve sentetik
önermeler ayrımına çok benzer. Tek farkı Hume'un savındaki iki tür
önermenin verdiği bilginin de deneyimden geliyor olmasına karşın,
Leibniz'in savındaki analitik önermelerin deneyime önsel (a prion)
olmasıdır. Kavramlararası ilişkileri konu alan önermelerin doğruluk
değeri zorunlu olarak olduğu gibidir. Örneğin "100-20=80" aritmetik
önermesi zorunlu olarak doğrudur. Ama bunun yanında yalnızca
kavramlararası bir ilişkiyi dile getirdiğinden, boştur. Öte yandan
olguları konu alan önermelerin doğruluk değeri zorunlu olarak olduğu
gibidir diyemeyiz; olgusal önermeler yalnızca olanaklı (karşıtları da
olanaklı) olan durumları dile getirir. Örneğin "güneş batıdan batar"
önermesi doğru olmak zorunda değildir; güneş doğudan da batıyor
olabilirdi. Hume yaptığı bu ayrım yardımıyla bir yandan matematiksel ve
mantıksal bilgilerin doğasını deneyci bakış açısından açıklamaya
girişirken, öbür yandan insan bilgisi için vazgeçilmez gibi gözüken
nedensellik ve tümevarım türünden ilkeleri kabul ediş nedenimizin
olgulara dayandırılamayacağı gibi mantığa da dayandırılamayacağını
göstermiştir.
Nitekim mantık kavramlararası ilişkilerle ilgilenir ve
mantıksal doğrular zorunlu doğrulardır. Oysa, gerek nedensellik ilkesine
dayanarak herhangi bir A olayının A'yı izleyen herhangi bir B olayının
nedeni olduğunu kabulümüz, gerekse tümevarımsal bir çıkarımı kabulümüz
zorunluluktan değildir. Örneğin "Sokrates' in içtiği zehir ölmesinin
nedenidir" önermesi zorunlu bir doğru değildir. Nitekim Sokrates zehri
içmesine rağmen ölmeyi bilirdi de. O halde, Sokrates'in zehri içmesiyle
ölmesi arasında kurduğum bu nedensel bağ mantıksal değildir. Olgusal da
değildir çünkü bizim deneyimleyebileceğimiz Sokrates'in zehri içişi ve
ölüşüdür; zehri içişi ile ölüşü arasında olduğunu iddia ettiğimiz
nedensellik bağının deneyimleyemeyiz.
Benzer şekilde Hume tümevarımsal
çıkarımları da yadsımıştır. "Eroin bağımlılık yapar" gibi birçok eroin
vakasından yola çıkıp tümevarımsal olarak çıkarsadığımız bir sonuç da
zorunlu olarak doğrulanamaz. Milyonlarca eroin kullanıcısı bu maddeyi
kullanarak eroin bağımlısı oluyorsa da da karşıt bir örneğin her zaman
olanaklı oluşu, bizim "milyonlarca kullanıcıda eroin bağımlılık yaptı, o
halde eroin bağımlık yapacağının mantıkdışı olarak kabul etmemiz için
yeterlidir, Hume, bir yandan da dış dünyanın nesnel varlığının ve benlik
dediğimiz şeyin zihne bağımlı olduğuna ilişkin bir temellendirme
sunmuştur. Hume, gerek dış dünyadaki bir nesnenin kendiliği (özdeşliği)
tasarımımızın gerekse kendi benliğimizin kendiliği (özdeşliği)tasarımımızın
kendilik (özdeşlik) dediğimiz şeyin zaman içindeki sürekliliğini kabul
etmemize dayandığını, bunun ise yine ne olgusal ne de mantıksal olduğuna
işaret etmiştir, Eğer olgusal olduğunu kabul edersek, bir nesnenin
nesnel varlığının onu deneyimlemediğimiz zaman da devam ettiğini kabul
etmiş oluruz, Oysa bu kabul deneyci bakış açısına aykırıdır. Diğer
yandan mantıksal da olamaz çünkü her nesnenin kendiliğinin
(özdeşliğinin) zaman içinde korunduğunu söylemek için tümevarım yapmak
gerekir ki tümevarım mantıksal değildir. Aynı şekilde bir benliğin
kendiliğini zaman içinde korunduğunu da söyleyemeyiz. Kendi benliğimiz
söz konusu olduğunda bile geçmişte kalan bir zaman dilimine ait olarak
kabul ettiğimiz geçmiş benliklerimizin aynı kişi olduğumuzu ne mantıksal
ne de olgusal olarak garanti edemeyiz.
Hume yukarıdaki temellendirmeler
ışığında iki farklı şekilde yorumlanabilir. İlk olarak Hume'un
felsefesinin deneyci görüşler ışığında geleneksel bilgi edinme
yöntemlerimizin ne kadar güvenilmez olduğunu gösterdiği söylenebilir.
Bir de, ikinci olarak Hume'un deneyci ilkelerden yola çıkıp, usçu
varlıkbilgisi yapanların yanlışlarını bir bir sıralarken doğalcı bir
tutum takındığı savunulabilir. Bu ikinci Hume yorumu oldukça yerindedir,
çünkü Hume eleştiri oklarını yönelttiği tüm kavramların (nedensellik,
tümevarım vb.) insan doğasının vazgeçilmez parçaları olduğunu yadsımaz.
Hume'un amacı, bu şekilde, usçu varlıkbilgisini yıkmak ve yerine doğalcı
bir duruşu önermek olarak görülebilir. Bu yüzden kimi Felsefe
tarihçileri, Hume'un felsefesinin Locke ile Berkeley'den devraldığı
deneyci geleneğin bir devamı, İngiliz Deneyciliğinin en uç noktası
olduğunu olurlamakla birlikte, onun düşüncelerinin kuşkucu geleneğin
kıvamını bulmuş modern bir biçimi, daha da önemlisi Epikurs, Lucretius,
Hobbes ve Spinoza'nın savunuculuğunu üstlendiği dogal geleneğin bir
uzantısı olduğunun üstünden atlanmaması gerektiğini dile getirmişlerdir. Hume'un ahlâk felsefesine gelindiğindeyse, onun bu alanda ürettiği
düşüncelerin bilgi felsefesinde ya da bilgi kuramında ortaya koyduğu
düşüncelerden ayrı tutulamayacağı açıklıkla görülmektedir. Hume'un
felsefesinin genel çizgisini oluşturan usçuluğun önkabullerinin
sorgulanarak yerinden edilmesi tasarısı ahlâk felsefesinde de iş
başındadır. Hume'a göre, us tek başına ne davranışlarımızı
yönlendirebilir, ne de ahlâk bakımından iyi olanla kötü olanı
birbirinden ayırabilir. Ahlâk alanının konusunu düşünceler değil
duygular oluşturur. Ahlak Yasasının odağında da us değil duygular,
tutkular ve arzular bulunmaktadır. İnsanı ahlâklı eylemeye iten güç bu
duyular, olgular ile tutkulardır; yoksa herhangi bir ussal güdüleme ya
da itelemeyle insanlar ahlâkça yerli yerinde eğliyor değildir. Hume'a
göre, gerek toplum yaşamının huzuru bulması, gerekse tek tek insanların
mutluluğu açısından en önemli ahlâk ilkesi "duygudaşlık ‘tır, İnsanın
kendi mutluluğuna odaklanıp kalmasından çok, diğer insanların mutluğunu
gözetmesi gerektiğine vurgu yapan duygudaşlık, başkasının duygularını
paylaşmanın, birlikte duygulanıp bir şeyi birlikte yaşamanın en doğal
yoludur. Hume için duygudaşlık her şeyden önce bir izlenimin bir
düşünceye dönüştürülmesidir. Bir başka insanın mutluluğunun
gözlemlenmesi yoluyla o insanın mutluluğunun düşüncesini de üretmiş
oluruz. Hume duygudaşlığı her insanda bulunan doğal bir eğilim olarak
insan doğasının ayrılmaz bir parçası olarak yorumladığından onu ahlâklı
eylemenin vazgeçilmez koşulu olarak görür. İnsanın belirli bir eylemi
ahlâk bakımdan onaylamasını ya da onaylamamasını sağlayan, onun ilkin
kendisiyle, sonra toplumla, en sonunda da tüm insanlıkla kurduğu
duygudaşlık ilişkisidir.
Hume'un ahlâk felsefesine en büyük katkısı olarak genelde "olan"dan
"olması gereken"e ya da betimlemeden değer biçmeye/değerlendirmeye
geçişi olanaklı kılacak herhangi bir mantıksal uslamlamanın olamayacağı
yollu görüşü gösterilir. Ahlâk felsefesinde Shaftesbury'den bu yana
"ahlâk duygusu"nu başlangıç noktası olarak alan hemen her düşünür gibi,
Hume da soyut olandan somut olana dönme çağrısını yinelemektedir.
Tıpkı bir bilgi kuramcının da bilgi felsefecisinin görevinin inancın
ruhbilimsel düzeneklerini ya da işleyişini betimlemek olması gibi, ahlâk
felsefecisinin üzerine düşen görev de onaylama ile onaylamamanın, uygun
görmenin ya da görmemenin ruhbilimsel düzeneklerini ya da işleyişini
betimlemektir.
Aydınlanma dönemi ile felsefesinin en büyük düşünürlerinden biri sayılan
Hume, gerek metafizik düşünceye getirdikleri eleştirilerle, gerek dinsel
boş inançlara vurduğu darbelerle, gerekse usçuluğun temellerini sarsan
düşünceleriyle felsefece düşünmenin tarihinde silinmeyecek izler
bırakmıştır. Kendinden sonra gelen hemen her filozofu az ya da çok
etkilemekle birlikte, Stuart Mill ve Immanuel Kant üzerine etkileri daha
bir belirgindir. Özellikle, felsefede ondan sonra hiçbir şeyin aynı
kalmadığı düşünülen Kant, Hume'un kendisini düşünsel bir silkinmeye
yönelttiğini, kendisini dogmatik uykusundan uyandırdığını dile
getirmiştir. Gerçekten de, Kant'ın ortaya koyduğu düşüncelerin çoğu,
Hume'un su yüzüne çıkardığı değme felsefe sorularına birer yanıt
niteliğindedir. Hume'un diğer önemli yapıtları arasında şunlar
sayılabilir:
Edinburgh'daki kütüphane yöneticiliği sırasında tam sekiz yılda
hazırladığı The History of England (İngiltere Tarihi, 6 cilt,
1754-1762); The Natural History Relegion (Dinin Doğal Tarihi , 1757);
Ölümünden kısa bir süre önce tamamladığı özyaşamöyküsü The life of David
Hume Writtten by Himself (Kendi Kaleminden David Hume'un Yaşamı , 3
cilt, 1777); çok önceleri bitirmesine karşın, Kilise'nin yeni bir
hışmından korkan dostlarının uyarıları üzerine hasır altı ettiği ve
ancak ölümünden sonra yayımlanabilen çalışması
Dialogues Concerning Natural Relegion (Doğal Din Üstüne Söyleşmeler ,
1779).
KAYNAK
Felsefe Sözlüğü; Bilim ve Sanat Yayınları
|